"SON KUŞLAR" ÜZERİNE İNCELEME

“Yazı yazmak için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı.” (Balıkçısını Bulan Olta)

 

Kitabın Adı: Son Kuşlar

Yazarı: Sait Faik Abasıyanık

YKY 14. Baskı

  1. ve 3. Baskı: Varlık Yayınları, 1952-1965

102 sayfa

Okuma tarihi: Ekim 2022

 

 

Son Kuşlar

Yazar Hakkında Kısa Bilgi:

“Sait Faik Abasıyanık (d. Adapazarı, 23 Kasım 1906 – ö. İstanbul 11 Mayıs 1954)

23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İstanbul’da 11 Mayıs 1954’te 48 yaşında sirozdan yaşamını yitirdi. İlköğrenimini Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi’nde yaptı. İki yıl Adapazarı İdadisi’nde öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ailesi İstanbul’a yerleşince İstanbul Sultanisi’ne girdi. Onuncu sınıfta bir öğretmene yapılan şaka yüzünden sınıfı dağıtılınca Bursa Erkek Lisesi’ne geçti, 1928’de buradan mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde bir süre eğitim gördü. Ekonomi öğrenimi için İsviçre Lozan’a gitti. Kısa süre kaldı ve Fransa’ya geçti. 3 yıl Fransa’da Grenoble’da yaşadı. Eğitimini yarım bırakarak 1933’te İstanbul’a döndü. Kısa bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Babasının desteğiyle girdiği ticarette de başarılı olamadı. Daha sonra hiçbir işle uğraşmadı. Geçimini babasından kalan mirasla sürdürdü. Yaşamını Şişli’de Bulgar Çarşısı’ndaki apartman ve Burgaz Ada’daki köşklerinde annesiyle geçirdi.

(…)

Öykü, roman ve şiirlerini yaşamın hakkını vermek için yazdı. Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

Ölümünden sonra Burgaz Ada’daki evi müze haline getirildi. Annesi “Sait Faik Hikâye Ödülü” oluşturdu. Çağdaş edebiyata katkılarından dolayı Amerika’daki Uluslararası Mark Twain Derneği’nin onur üyeliğine seçildi…”

 

Kaynak: turkedebiyati.org

 

 

                              TABİATA VE İNSANA DAİR GÜÇLÜ BİR SES

                                             SAİT FAİK ABASIYANIK

 

          Bazı eserler ve yazarlar öyle bir kuşatır ki yüreğinizi, ona dair yazdıklarınıza uygun, içinize sinecek bir başlık koymakta zorlanırsınız. Yüreğinize dokunur. Hayallerinize, insanlığınıza, geleceğinize, sizi kuşatan tabiat anaya, insana, akıp giden günlük hayata, yanınızdan geçen insanlara, çocuklara, balığa, balıkçıya, toprağa, yeşile… Kısaca, etrafınızı kuşatan ne varsa onun yüreğiyle hayata attığı oltasına takılır ve her biri kucaklar sizi. Balığı, balıkçıyı, denizi, oltayı, aşkı, adaleti, en değerlisi de içten sevgiyi keşfedersiniz okuduğunuz satırlarda. Bazı yazarlar vardır, adından çokça söz edilmeyi hak eder.

            Durum öyküsünün usta kalemlerinden Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar adlı hikâye kitabındaki her hikâyesiyle sizi hayata, tabiata, insana güzel ve özenle bakmaya çağırıyor. Güçlü bir sesle, hakikate dikkat çeken incelikli, kimi zaman sizi silkeleyen bir bakışla, üslupla…

           “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” (“Son Kuşlar”, 13.s.)

 

           Sait Faik, böyle bir ses işte… Sadece edebi zevkimize hitap etmiyor. Bilincimize, sorumluluk duygumuza, geleceğe de seslenen güçlü bir ses… Her hikâyesinde hayatın ve insanın, doğanın gözümüzden kaçan, göremediğimiz değerli anlarını gözler önüne seriyor. “Bir de buradan bakın, bunu da görün, fark edin!” dercesine sesleniyor. Bazı şeyleri kendi deyimiyle “mesele” olarak görenlere dikkat çekiyor. İnsanı, balığı, gökyüzünü, kuşları, denizi, balıkçıyı, ezilenleri… Bunların her biri, onun için anlatılmaya değer. Onları seviyor ve kıymeti bilinsin istiyor.

 

           “Ben denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim.” (22.s. “Yaşayacak”)

             İnsanoğlunun hatalarını, ihmallerini, yalan dolanını gözler önüne serse de her şeyin ancak yine insanla güzel olabileceğini söyleyecek kadar da insanı kucaklayan bir bakışı var:

            

            “İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel…”

                                                                                                            (28.s. “Kendi Kendime”)

 

            Saygının, sevginin değerini öyle içselleştirmiş ki onları insanoğlunun yüreğine yerleştirmek için kalemiyle savaşıyor adeta. Hep bir şeyleri düzeltmeyi, ters giden şeylere çekidüzen verme derdinde, tasasında.

             “Ne Mercan Usta’ya, ne kilimleri dokuyan ellere, ne yazmaları boyayanlara, ne kalıpları dökenlere, ne çeşmi bülbülleri üfleyenlere saygı duyduk. Saygı duymadık da ne oldu? Dünyayı birbirine kattık işte… Sofralarımızı, kapılarımızı, gönlümüzü kapadık. Kapadık da ne ettik? Dünyayı birbirine kattık.” ( 42.s. “Gün Ola Harman Ola”)

 

             Söyleyişteki ve bakıştaki inceliği, samimiyeti, güzelliği görebildiğinizi düşünüyorum. Sait Faik, sadece bir yazar değil; bakmakla yetinmeyip gören, duymakla yetinmeyip dinleyen ve sevgi sözcükleriyle yetinmeyip sevgisini sözcüklere işleyen bir güzel insan. Sadece yurdumun değil; dünyanın da insanı. Ağaçları kucaklıyor, denizi, bir köşede sessizce oturan bir garibanı, balığı, kuşu, dünyayı, hayatı kucaklıyor. Öyküleri; yüreğindeki saf, temiz sevgisinin, insancıl bakışının yansıdığı birer ayna. Mesela, “Balıkçısını Bulan Olta” adlı hikâyesinde yazarın bir çocukla olan diyaloğu ve ona gösterdiği yakınlık insanın içini ısıtıyor.

 

            “Kırlangıç Yuvasındaki Kadın” adlı hikâyesinde hayal gücünü çok etkili ve özgün bir kurguyla ortaya koymuş. Aslında bu öyküsü, bir bakıma, özgün kurgu ve anlatımın, özgürce hayal kurmaktan geçtiği mesajını verdiği bir öykü. Aşağıdaki satırlarda da bunu ifade ediyor:

 

            “İstersem kırlangıç yuvasına bir kadın oturtur, saçlarını taratırım. İstersem kırlangıç yuvasına ateşböceğinden bir avize takarım…” (94.s.)

 

            Kitabın arka kapağında yer alan ve Sait Faik’e ait olan şu sözler, onun edebi eserler konusundaki düşüncesine ışık tutuyor: “Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorlarsa neye yarar?”

 

             İşte Sait Faik, aslında hemen hemen her öyküsüyle bizleri onun ifadesiyle “yeni ve mesut” bir dünyaya götürmeye yardım ediyor adeta. Adalardaki (Sivriada, Burgaz Ada) gözlemlerini, biriktirdiği duygularını yansıtıyor. Okurlarıyla birlikte yürüyor, onlara hayattan kesitler sunuyor. Balıkçılarla, denizle, kuşlarla, çocuklarla, garibanlarla tanıştırıyor. Bir yandan iyi olmayanlara da işaret ediyor ve bizleri lafı dolandırmadan, en açık şekilde uyarıyor. Ama dostça ve yol arkadaşı gibi… Biz insanoğlunu, kötü yanlarımızla da yüzleştiriyor. Çevreci, toplumcu yanını görüyorsunuz “Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikâye” adlı hikâyesinde. “Son Kuşlar” da, yok olmaya başlayan tabiata, çevrenin korunmasına güçlü bir sesle dikkat çekiyor. Başarılı betimlemeleri ve içten üslubuyla yepyeni pencereler açıyor hayatımızda. İyi bir gözlemci ve iyi bir anlatıcı Sait Faik Abasıyanık. Bıkmadan, sabırla ve kararlı bir şekilde gösteriyor ters giden şeyleri ve gözümüzden kaçan güzellikleri.

 

          “Sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca, insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor…” (12.s. “Son Kuşlar)

 

             Sait Faik, yaşamın anlamını keşfettiği gibi, “ölüm” üzerine de düşünüyor ve bakın nasıl bir bakış açısı ortaya koyuyor: “Bir insan yüzüne doğuştan gelip oturmuş gülüş, üzülüş, düşünüş gibi şeylerin hiç uçmaması lazım. Uçtu muydu, sanki kişi ölmüştür. Yalnız ölünün yüzünde mana yoktur.” “Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur: Felaketlerin en büyüğü akıldır. Onu yarım yamalak bile olsa, bulduktan sonra kaybetmek, ölümlerin içinde en dehşetlisidir.” (16.s. “Bulamayan”)

 

            Aslında hemen her öyküsünde özgün ve insanca bir bakış, görüş, düşünce tarzı keşfetmek mümkün. Yeter ki siz de o incelikli bakışı, görüşü yakalamaya çalışın. Hayatla, insanla, tabiatla yolunuzun kesişmesine hazır olun. Denizle, balıkçıyla, bir çocukla, kısaca hayattan farklı kesitlerle… Bir de bakmakla yetinmeyip görmeye çalışarak… Farklı insan portreleriyle ve insana dair olan birçok şeyle buluşmak isterseniz Sait Faik’i okumaya hazırsınız demektir. Adalardan denize, denizden adalara… Bir portreden bir başka portreye yol alırsınız. Deniz kokan, balık kokan ve insanı kucaklayan hikâyelerle buluşmak ister misiniz?

 

            İyi okumalar…





Sevim KınalıEditör / Kadın / 11/25/2016