RENKLİ GULLELER
HAFTANIN YAZISI

RENKLİ GULLELER

Kıvırcık saçlı, küçük kız yere çizdiği çizgiye basmadan, sekmeye çalışıyordu. Çok çalışmalıydı çünkü arkadaşları iyi oynayan çocukları takıma alıyordu. 

Herkes erkenden okula gittiğinden, sokakta oyun oynayacak kimse kalmamıştı. Bu arada toprak sahaya da gitmiş, bir yassı taş (mallik) bir de yuvarlak taş (holli) bulmuştu. Hollisini hiç kaybetmeyecekti. Çizgi oyununda çok lazım oluyordu. Taşın sahibini de oyuna almak zorundaydılar. Ancak o zaman takımlardan birine girebilirdi. 

Bir daire çizip holliyi içine koydu. Malliği sektirip, holliyi o daireden çıkarmaya çalışıyordu. Çizdiği hanelere malliğini atıyor, seke seke diğer sayıya doğru sürüklüyordu. Bir bacağı yorulunca, bir dahaki turda diğer bacağıyla sekiyordu. Mahalledeki çocuklar onun hem solak hem sağlak olduğunu henüz fark etmemişti. Süper güçleri var gibi hissediyor, içten içe seviniyordu.

İyi çalıştı ama yalnızlıktan da sıkıldı. Attığı başarılı atışları da gören olmamıştı. 

Yerdeki tozları havaya kaldıran bir rüzgar esti. Ortalık bembeyaz oldu. Kız, sağına soluna bakındı. Hiçbir şey görünmüyordu. Annesi çağırırdı mutlaka... Bekledi, onun sesini de duyamadı. Eve gitmek için arkasını döndü.

-Sen napıyorsun burada?

-Hiiiç... Eve gidiyorum. Oyunum bitti.

Kendi gibi kıvırcık saçlı, bir küçük oğlandı karşısındaki.

- Niye yalnız oynuyorsun?

- Herkes okulda.

- Sen gitmiyor musun? 

- Ben küçüküm.

- Ben de küçüküm. Beraber oynayalım mı?

- Ne oynayacaz?

- Bende gulle var bak...

Saçlarının içinden bir cam misket çıkardı. 

- Bir tane mi var?

- Başka da bulurum. Emmi oğullarımdan aldım.

- Çaldın mı?

- Çalmak ne demek?

- Habersiz almak...

-Habersiz aldım, yoksa vermezlerdi... Üstümü aradılar, bulamadılar. Saçımın içine sakladım çünkü.

-Haberleri olursa kızarlar...

- Kızmazlar. Ben küçüküm bikerem... 

- Seninki kırmızı. Benim de yeşil var. 

- Kızlar gulle oynar mı? Sen nerden aldın? 

- Toprak sahada buldum. Burda gulle, bulanın olur. Ama sadece yeşillerini alıyom. Başka renkte olanları başkası bulsun diye bırakıyom.

- Nasıl oynuyon?

- Günese tutunca, içinde parlak ışıklarla dolu şehirler görünüyor.

- Ben dağları, ay'ı, yıldızları da görüyom. Sarıda güneşler, beyazda gümüşler parlıyor. 

Çocuk, kıvırcık saçlarının içinden maviyi çıkardı. 

- Bak bununla da uçuyoruz.

Kız tuhaf tuhaf baktı. Kendi gibi hayal kuran bir çocuk... Daha önce böyle şeyleri başka birine söylese güler, alay ederlerdi. Belki de ondandı, hiç kimseyle konuşmadığı, konuşacak olsa da kekelediği... Bu çocuk da hayalciydi kendi gibi. İnanamadı. Onunla konuşurken kekelemiyordu üstelik.

Yine sert bir rüzgar esti geçti, çocuklar birbirlerine sokuldu korkudan. Oğlan, kızdan küçüktü. Kız hemen bir abla edasıyla oğlanın önüne geçti, rüzgârına siper oldu.

-Üşüdük, eve gidelim. Senin evin uzaktaysa sen de bize gel. Annengile haber veririz.  

- Siz sobayı akşam yakıyonuz. Eve gitsek noolcek ki, gene üşürüz. Benim Hene Nenem var ateşin başında oturur, çocuklara masal anlatır. Seni oraya götürürüm ben.

- Yakın mı? 

- Bak.

İki kıvırcık, kafa kafaya verip kırmızı gulleye baktılar. Kırmızı renk, dalga dalga yanan bir ateş oldu. Ateşin başında dokuz-on çocuk oturuyor, buruş buruş dudakları kıpır kıpır eden bir koca karı da bir şeyler anlatıyordu.

- Böyle isim olur mu? Hene Nene...

- Olmuş işte... Hem de şiir gibi...

- Oraya nasıl gidecez?

- Kolay ki... İyice bak, sıcaklığı hissedersin. Sonra da beraber gideriz.

Dikkatlice bakıyorlardı ki birden bire ateşin yanında buldular kendilerini. Hene Nene, mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu. Kız, duyabilmek için iyice yanına sokuldu. Bilmediği bir dildi ama dikkatli dinleyince anlayabiliyordu. Yavrusunu kaybeden bir kadının, çocuğunu aramak için kuş olmayı dilediğini, kuş olunca da bütün dağı aradığını anlatıyordu. Her taşın dibine, her kovuğa, her koyağa bakıyor, göğüslerinde süt birikince de ya bir taşın çukuruna ya ırmağa akıtıyormuş. Kendi bebeğinin emmesi gereken sütten, dağdaki diğer bebekler nasipleniyormuş. "Süt Veren Allı Turna" masalı... Daha önce kendi dedesi de anlatmıştı. 

Üşüdüğünü hissetti, içi titredi. Nenenin yanına mı, ateşin yanına mı sokulacağını bilemedi. Dönüp kıvırcık oğlana baktı. O da sönmek üzere olan ateşi izliyordu. Nenenin sesi gittikçe uzaklaşmaya başladı. Ateş söndü, mağara soğudu. Kız, birden bire titredi. Etrafına bakındı. Hem soğuk hem karanlıktı. Üstelik çocuklar da Hene Nene de kaybolmuştu. Mağarada yalnız kaldığını görünce korktu. Yavaşça kalkıp dışarı çıktı. Belki dedesinin ve Hene Nene'nin anlattığı masal kahramanlarını bulabilirdi. Süt veren allı turnayı bulsa, onunla birlikte arasa yavrusunu. Bulamasa da onun yavrusu kendi olsa en azından bir annenin kucağına sığınabilirdi.

Yürümeye başladı. Uzaklarda bir ışık gördü. Işığın olduğu yerde yardım isteyeceği birileri de olurdu belki. O tarafa doğru yürümeye devam etti. Küçük bir kız için zorlu bir mücadeleydi. Yalnızdı, üşüyordu, çok da korkuyordu. 

Işığa yaklaştıkça bir ağaca doğru yürüdüğünü fark etti. Dalları göğe doğru uzanan ulu bir ağaçtı bu. Bulutların izin verdiği ölçüde güneş ışınları, çiy dolu yapraklara vuruyor, ağaç kristal gibi parlıyordu. 

Dedesinin masallarındaki ağaçları hatırladı. "Dünya beş direk üstüne kuruludur. Toprak, hava, su, ateş ve ağaç... Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Bizim asıl vatanımız topraktır. Yalnız ve kimsesiz kaldığında toprağa sığınabilirsin. Hava olmadan yaşayamayız. Yaşamak için o minicik nefesi almaya ve tekrar vermeye ihtiyacımız var. Suyun olduğu yerde hayat vardır. Şehirler de suya yakın yerlerde kurulmuştur. Ateşin varlığı da hem yuva olur hem ocak. Hem sıcaklık verir hem devamlılık... Ağaca gelince; ağaç doğanın annesidir. Kökünden dallarına, yapraklarının ucuna kadar bütün canlıları korur, kollar. Eğer bir gün bir yerlerde yalnız kalırsan en yakın ağaca sırtını dayayacaksın, ondan güç alacaksın, ona sığınacaksın." 

Öyle yaptı... Ağacın gövdesine sarıldı. Başını dayadı.

- Ben niye geldim buraya? Sırf ortak hayaller kuruyor diye bir çocuğun peşine niye takıldım ki? Başka bir dünyanın başka bir hayalin çocuğu... Yanında masal dinlediğim ateş de çabuk söndü zaten. Hepsi birden kayboldu. Ben şimdi ne yapacağım? 

Belki bir dev, belki de orman perisine rastlarım. Belki korkunc bir ejderha da gelebilir. Ben de bu dağların masalı olurum o zaman. Keşke süt veren allı turna gelse, beraber arasak yavrusunu... Belki ben de kuş olurum. Evimin yolunu bulmam daha kolay olur o zaman. Bu düşünceler içinde uyuya kaldı. 

Biraz sonra bir kanat hışırtısıyla kendine geldi. Yanında dev gibi bir kartal duruyordu. Kanatları gümüş rengi... 

- Sen ne yapıyorsun burada?.. Dedi kartal.

- Kayboldum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Süt veren allı turnayı bekliyorum.

- Neden?

-O yavrusunu kaybetmiş, ben de annemi kaybettim. Belki bana yardım eder.

- Onu beklemene gerek yok, sen kendin de uçabilirsin.  

- Ben kuş değilim ki çok küçük bir kızım. Evimin yolunu da bulamadım zaten.

- Aç kanatlarını bak...

Kız gayri ihtiyari kollarını açtı. Kollarının gümüş renkli kanatlar olduğunu görünce çok şaşırdı. Eğilip ayaklarına baktı. Ayaklarının yerinde de pençeler vardı. 

-Aaa... Ben kuş mu oldum?

-Herhangi bir kuş değil. Sen bir kartalsın.

-Senin gibi mi?

-Benim gibi değil, sen küçük bir kartalsın. Uçabilmen için biraz talim yapman gerekiyor, uçmaz da yürürsen kanatların sana ağır gelir. Ondan, bir an önce öğrenmen lazım. Ağacın gölgesinde uzun süre uyumuşsun, vakit kaybetmişsin. 

-Kartal olduğumu bilsem uyumazdım. 

- Aç kanatlarını uçmaya çalış. Hadi bakalım.

- Nasıl yapacağım?

- Önce olduğun yerde zıpla, havada durmaya çalış. Kanatlarının kasları kuvvetlensin. Sonra koşa koşa gider kendini boşluğa bırakırsın.

Nasıl göründüğünü merak ediyordu. Aynaya benzer bir şeyler aradı. Gümüş renkli kartalın gözlerine baktı. Orada, o gözlerin içinde kıvırcık kafalı bir bebek kartal gördü. 

-Aaa... Çok güzel bir kartal olmuşum. Kendimi çok sevdim.Yaşasıın!

Kanatlarını açıp olduğu yerden sıçramaya başladı. Her defasında biraz daha yükseğe zıplıyordu. Her zıplayışta sevinçten çığlık atıyordu. 

- Yuppiii... Heeey yuppii... Hooop yaşasın!

Çok mutluydu, bu oyun hiç bitmesin istiyordu. Gümüş kartal bağırdı:

-Uç!

Küçük kız, koşa koşa gitti, kendini en yakın uçurumdan boşluğa bıraktı. 

Güneşin huzmeleriyle birlikte gümüş kanatları, ışıl ışıl parlamaya başladı. 

-İşte bu... Bu benim ışığım... Benim güneşim... Teşekkürler büyük kartal, ben büyüyünce seni bulacağım...

....

-Oynayacak kimse bulamadın mı?

Kız birden irkildi. Sesin geldiği yöne baktı. Öğlen güneşinin altında büyük bir heybetle duran dedesini gördü. Her zamanki gibi ak sakalından ışıklar saçılıyordu. Cevap vermedi. Elindeki gulleleri gösterdi, gülümsedi.

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 19.06.2016