ESKİCİ HİKÂYELERİ- JEYYAA
HAFTANIN YAZISI

 

JEYYAA

   Saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Her bir tutamı ayrı ayrı fışkıran, makarna saçlı bir kadındı. Yeşil gözlerini, hep yere bakarken yakalıyordum. Doğrudan yüzüme bakmıyordu. Küçük kızlara olacak kıyafetler arıyordu. Genelde çocuk kıyafetlerini yardım derneklerinin sandığına atarım. Eğer dükkânda varsa da parayla satmam. İkinci el çocuk kıyafetinin değeri, sevimli bir gülümsemeden daha pahalı olabilir mi ki? O gün de “Sorun değil, öyle alabilirsiniz.” dedim. “Ödeyebilirim, param var.” dedi. “Ben çocuk kıyafetlerini satmıyorum, size özel değil, yanlış anlamayın.” dedim. Teşekkür etti, seçtiği birkaç pantolon ve tişörtü bir torbaya koyup verdim. Türkçe konuştuk ama memleketini sormadım. 

   Bugün de küçük kızıyla birlikte girdiler içeri. Kız beyaz tenli, çekik gözlü, kızıl saçlıydı. Anneye benzer tek yanı masum, ürkek bakışlarıydı. 

  -Selamün aleyküm abla.

  -Ve aleykümselam.

  -Ben... Karşıdaki hastaneye geldim de... Çocuğu bırakacak kimsem yok, sizde kalabilir mi biraz?

   -Oo... Çocuk... Sorumluluk... Ama... Burası bir işyeri ve... Müşteriler gelince ben ilgilenemem... Beraberinizde götürseniz... Doktorlar bir şey demez ki... 

  -Fizyoterapiye girecem... Sadece yarım saat... Resim yapmayı sever. Bir kağıt kalem verin eline... Resmini bitirene kadar gelirim zaten. 

Yapacak bir şey yok. Kadın haklı, fizyoterapiye ben de gitmiştim. Çocuk, gerçekten, beklerken sıkılır. Hem bırakacak kimsesi olmadan çocuk büyütmüş bir anneydim ben de...

  -Pekii... Kalsın o zaman. 

Kadın eğilip kızının yüzüne baktı. Anlamadığım dilde bir şeyler söyledi. Kız mızmızlandı, annesinin elini daha da sıktı. 

Ben:

  -Dışarı çıkalım, hastaneyi gösterin, onu terk edip gitmeyeceğinize ikna edin, dedim. 

 Birlikte çıktık. Bu defa Türkçe konuştu kızıyla:

  -Bak, ben oraya gidecem. Caddenin karşısı... Çok yakın, gördün mü? Sen bu ablanın yanında kal, beni bekle tamam mı? Resim yap. Biz o resmi eve gidince buzdolabına asarız, tamam mı?

  -Tamam...

Kadın, küçük kızın elini benim elime verdi, kız sıkı sıkı tuttu. Annesi binaya girene kadar ardından baktık. Sonra birlikte dükkâna girdik. Büro kısmındaki oturma grubuna geçti. Kahve masasının üstünde duran minik keklere, gofretlere, bisküvitlere baktı. 

  -Hangisinden istersen alabilirsin. 

  -İştemiyolum.

  -Ben vereyim, dedim. 

Elimi bisküvite uzattım, bakmadı. Gofrete uzandım bakmadı. Çikolataya dokundum yine bakmadı. Keke uzanınca baktı. Ben de küçük bir tabağa kek koydum, önüne bıraktım. Bir tanesini aldı, yemeye başladı.

  -Adın ne senin?

 -Jeyyaa

 -Jeyya mı?

 -Jeyya delil...Jeey-yaa

Bebekçe mi söyledi ismini yoksa gerçekte de öyle miydi bilemedim.

 -Anneannen, babaannen yok mu senin?

 -Vay.

 -Nerdeler?

-Anneannem vay, halam vay...

Acaba "Hala" ile "teyze"yi mi karıştırdı ki... Anneannenin yanında teyze olur. 

   - Halanın çocukları var mı? Oynuyor musunuz beraber?

   - Hı hı... Feyide vay, Şanem vay, biy dee...Ajjaa bebek.

   - Feride... Sanem... Azra bebek...

   - Hı hı... 

   Bu defa isimleri bildim... Halanın çocukları büyük anneye "Anneanne" dedikleri için kız da öyle diyordur. Tek çocuk olunca böyle karışıklık olabiliyor.

   Bulmaca çözmek gibi, hoşuma gitti çocuğu anlamak. Çok sevindim. 

  -Deden var mı?

  -Vay... Dedemin şakalı vay. Bulaa kaday. (Kendi göbeğini gösterdi.) 

  -Okula gitmek için küçüksün. Kindergarten’a (Anaokulu) mı gidiyorsun?

  -Yeşim yapılan okula gidiyolum.

  -Resim yapılan okula... Güzeel.

Özel bir yere gittiğini düşündüm. Resimle, oyunla küçük çocukları oyalayan eğitim kurumları vardı. Temiz, beyaz bir kağıt çıkardım, içi boya kalemleriyle dolu kocaman bir de kavanoz getirdim. 

  -Hii... Ne kaday çok kalem ne güşeeel, dedi. 

  Büyük bir hevesle bir şeyler çizmeye başladı. Kâğıdın üstüne iyice kapandı, çizdiklerini bana göstermemeye çalışıyordu. 

   Bu arada bir kaç müşteriyle ilgilendim. Bir şeyler sattım. Sık sık başımı çevirip Jeyyaa’ya bakıyordum. Beni tanıyan bir müşterim:

  -Kim bu? Dedi.

  -Annesi fizyoterapiye gitti, kız onu bekliyor.

  -Yaani?.. Kim?

  -Vallaa ben de bilmiyorum. 

  -Hadi çocuğu sana bırakıp kaçtıysa...

  -Bakarız n’olacak bizim çocuğumuz olur.

  -Hangi milletten? 

  -Ne bileyim ben. Sormadım.

   Hangi milletten, nereli, adı ne... Hiç birini bilmiyorum. Burgu makarna saçlı, yeşil gözlü bir kadın... Gerçekten başıma iş de almış olabilirim. Saate baktım, annenin gelmesine daha vardı. Jeyyaa, resim yapmaya devam ediyordu. Birden kalemi bıraktı, bana baktı. 

   -Bitirdin mi?

Çekinerek gösterdi. Büyük bir suç işlemiş gibiydi. 

   Resim kâğıdının sol üst köşesini tamamen kaplayan bir el çizmiş. Geniş, tombul parmaklı, kocaman bir el... Elin altında, uzun sakallı bir dede... Kolunun birini havaya kaldırmış, havadaki kolunun eli, bileğinden kesik. Düşünmek istemediğim bir anlamı var bu resmin ama... 

   -Sen dedeni mi yaptın? Benzemiş mi biraz da?.. Niye eli yok? Çizemedin mi?

   -Eli val! Diye bağırdı. 

   -Çok büyük eli val, yaptım ya!.. Dedi.

   -Aa... tabi büyük, kocamaanmış dedenin eli... O kadar büyükmüş ki sığmamış bile...    

   Kâğıdın her boşluğunda, martı gibi uçuşan başka eller de vardı. Resmin sağ üst köşesinde küçük bir ev... Evin yanında minik bir kız çocuğu... 

   -Bu, sen misin?

   -Hı... hıı...

   -Anne-baba neredeler?

   -İşe gittiley.

   -Hımm... Resim yaptığın okulda da yaptın mı böyle resimler? 

   -Hı hı... “Aaa... Jeyyaa, Noel Baba’yı yapmış.” dediley.

   -Sakallı görünce Noel Baba sandılar dedeni...

   -Hı hı...

   -Sen demedin mi, “O, benim dedem” diye?

   -I ıh...

   Kocaman elli Noel Baba’yı görünce, çocuklara hediye verdiği için böyle yaptığını düşünüp sevinmişlerdir de... 

   Bir zamanlar, otistik oğlumla birlikte,  haftada iki defa Çocuk ve Genç Psikiyatri Destek Dairesine giderdik. Ayda bir de Pedagoji Programına dahil olurduk. Oğluma bol bol resim yaptırırlar, yap boz çözdürürlerdi. Acaba kızın “Resim yapılan okul” dediği böyle bir yer miydi? 

   -Dedenin eli neden büyük?

   -Küçük olsa acıtmaz, büyük olunca acıtıyoy.

   Aklımdan yüzlerce düşünce, aynı anda,  geçti. Birini yakalayıp soracağım ama hangisini sorayım? Alacağım cevaplardan da korkuyorum:

   -Dövüyor mu seni? Vuruyor mu pat pat diye?

Bunu sorarken elimle kendi yanağıma vuruyor gibi yaptım. 

   -Dedem beni dövmeş ki o şadece şeviyoy, “hiç kıpıldamaşşan acımaşş” diyo. 

   Dedesi Jeyyaa’yı seviyor ama kızın kıpırdamaması gerekiyor. Gözümün önüne gelen manzarayı kovmak istedim. Kızın gözlerine baktım, o çekik gözler  biraz daha çekildi sanki. 

   -Ne?.. Nasıl?.. Ah... Anneannen ne yapıyor?

   -Anneannem, “Piss kıj gene mi dedenin yanına geldin” diyo. Ama ben bi şii yapmıyom ki. Bana gene de kıjıyol... Onun elleyi de büyük... Dedemin elinden daha büyük, dedi.

   Aman Allahım!.. N’olur n’olur n’olur, düşündüğüm şey olmasın n’olur!.. Ve o zor soruyu sordum:

   -En çok... En çok... Nereni seviyor?.. Deden...

   İki eliyle ağzını kapattı. Bacaklarını sıkı sıkı birleştirdi. Kendini o kadar kastı ki kıpkırmızı oldu. 

   Her sakallıyı Noel Baba sanan pedagoglar, dedesinin tacizini, resimlerinde çizen kaç çocuğu anlamadılar acaba?

   Kıza dokunamadım benden de korkmasın diye. Ben de yetişkindim ve maalesef benim de ellerim büyüktü. Ne yapacağımı bilemedim. Bir an önce konuyu değiştirip dikkatini dağıtmalıydım:

   -Şimdi annen gelecek. O gelmeden sana dondurma vereyim mi? 

   Yüzü, saçlarının kızılı gibi kızardı, ıslak çekik gözleriyle bana baktı. 

   -Ama dondulma yiyince ateşim çıkıyoy.

   -Yavaş yavaş yersin, bir şey olmaz, dedim.

Buzluktan bir dondurma çıkardım. Çubukluydu ama bir kâsenin içine koydum.

   -Bekleye bekleye ye... Çok soğuk olmaz o zaman... Ateşini de çıkarmaz.

   -Tamam.

   Derin derin bir kaç nefes aldı verdi. Eliyle gözlerini ovuşturdu. Bir peçete uzattım, onunla, terini ve gözünde biriken yaşlarını sildi. Dondurmasını yemeye başladı. Bazen akıtıyor, pantolonuna damlatıyor, bana korkarak bakıyordu. 

   Biraz sonra annesi geldi. 

    -Zerya! Hadi gel kızım, ablayı fazla meşgul etmeyelim.

    -Zerya mı?.. Altın damlası... Ne güzel isim bu...

    -Abla çok sağ ol, sen olmasan ne yapardım... Çocuğu bırakacağım kimse yok diye çok geriliyordum, terapi de işe yaramıyordu. 

    -Bırak şimdi terapiyi... Daha büyük sorunlarımız var. Sen gel hele şöyle... Önce otur... Epey konuşacağız seninle... Duyacağın şeylerle düşüp bayılmanı istemem. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 19.06.2016