NEYZENLERDE DENGE KAYBI

           Başlığı görünce"neyzenler neden dengelerini kaybetsinler ki!?" diye düşünmüş olabilirsiniz. Evet dostlar neyzenler ince bir çizgide yürürler ve eğer otokontrolleri yeterince gelişkin değilse musiki hayatları boyunca belirsiz zaman dilimleri içerisinde maddi veya manevi bir takım olumsuz etkilerle karşılaşabilirler. Bu etki, karşısına bazen sazındaki perdelerin tutarsızlığı olarak çıkabileceği gibi; bazen de rûhi durumunun getirisi olarak ve adına 'manevi resesyon' da diyebileceğimiz bir şekilde yansıyabilir. Aslında bu tür menfî duruma bir nevi 'musikide vertigo' da diyebilmek mümkündür. Konunun detaylarına kendi hatıralarımdan da bahisle sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kapsamlı cevaplar aramak üzere değineceğim. Bu anlamda sizleri fazlaca merakta bırakmamak adına yazıma geçmek istiyorum.

 
Kıymetli dostlar; bilinmelidir ki her sanat özeldir ve sanatların her bir dalı ancak yine kendi özellikleri içerisinde güzeldir. Bu noktada hiçbir ayrım yapmaksızın sanatların kendine has bazı zorluklarından söz etmek gerekmektedir. Malum ki sanat öğrenimi her şeyden önce 'içsel yaşamaya alışkın bir ruh' ve bu ruhun yansıdığı 'tutkulu bir kişiliği' gerektirir. Tabi ki bunun hemen peşinden de 'emek', 'azim', 'sabır' ve 'sebat' gelmektedir. Ayrıca bir sanatın öğrenilip geliştirilmesinde önemli bir yer tutan 'yetenek' kriterini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Aslında ana unsurlara sahip olan; yani içsel yaşayabilen ruh ve güçlü tutkuya sahip olan bir sanatsever, hayatı boyunca sanatına dair bir çok teknik bilgileri edinirken eğer azimli ise emek vererek çektiği meşakkatler neticesinde sabırlı olabilmeyi de öğrenebilmiş olacaktır.
 
Çoğunlukla zihin ile ilişkilendirilmeye elverişli olan sabır; 'sanat kapısının kilididir.' Bununla beraber, üretilen eserlere nüfuz ederek ona anlam ve derinlik kazandırmaya muktedir olan yegâne anahtar ise ancak ve ancak 'gönül' olabilir. Her bir sanatsever, gerek kişilik, gerekse gösterilen çaba dolayısıyla bazı gelişmeler yaşayarak bu kazanımları hayatının bir çok alanına serpiştirme fırsatı bulacaktır. Çünkü aşama aşama gerçekleşecek olan deneyimler ona yeni yeni kapılar açacak ve bu yolculuk, kendisini ve hayatı gerçek yüzüyle tanıma fırsatı bulmasına imkan tanıyacaktır. Bununla beraber yeri gelecek maalesef ki kendisini adeta bir labirent içerisinde sıkışmış gibi hissedip çıkış yolunu bulmakta zorluklar yaşayacaktır. Bu bakımdan sanatın her hangi bir dalıyla uğraşan birinin çıktığı bu zorlu fakat bir o kadar da zevkli ve renkli olan bu yolculuk, birtakım rûhi ve fizîki güçlükleri de beraberinde getirecektir. Bu noktada eskilerin deyimiyle "fem-i muhsin bir ağız" kavramına da ayrıca dikkat çekmek gerekmektedir.
 
Hani "kendisi himmete muhtaç dede, Nerde kaldı gayriye himmet ede." denir ya... Liyâkat sahibi bir ustanın bilgi ve birikimlerinden istifade etmek, yeni keşifler yapmaya aday olan sanatkarın elini muhakkak surette güçlendirecektir. Böylelikle kazanımların hem sanatının içerisinde, hem de kişiliğindeki yenilikçi ve olgunlaştıcı etkisini daha bir ayrıntılı görebilmek mümkün olacaktır.
Unutmamalı ki sanatların özgünlüğü sanatkarın 'özgürlüğününün ardından gelir. Yani önce "taklit sonra tahkik..." Ayrıca doğuştan gelen yeteneğin (istîdâd) sonradan kazanılan ya da geliştirilenden çok da farkı yoktur. Üretilen eserlerdeki somut ve soyut gerçeklik, sanatkarın maddi ve manevi gelişimini de görünür kılmalıdır. Aksi durumda hem sanatında hem de kendisinde büyük bir eksiklik görülmesi kaçınılımaz olacaktır.
 
Sanatları genelde bu şekilde izah ettikten sonra bir de neyzenin neyi ile birlikte çıktığı yolculuk esnasında ne tür aşamalardan geçebileceğini ve ne tür etkilerle karşılaşıp onlar için nasıl önlemler alarak muhtemel denge kayıplarından kurtulabileceğinden bahsetmek istiyorum. Şüphesiz konunun hassasiyeti açısından dikkatli olmak gerekliliği vardır. Hayatın her alanında olduğu gibi bu yolda da dengede durmanın önemini göz ardı etmeden, edindiğim tecrübeleri, dilim döndüğünce sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
 
Malum ki ney denilince birçoğumuzun aklına ilk gelen şey nefesdir ve neyi diğer enstrümanlardan ayıran en belirgin özelliklerden biri de ses çıkarabilecek herhangi bir mekanizmaya sahip olmamasıdır. Daha önceki yazılarımızda değindiğimiz üzere neydeki seslerin oluşumu, nefesin ses kutusu da denilen neyin üst bölgesinde belirli şiddette kırılması neticesinde çeşitli frekanslarda sabitlenmesiyle gerçekleşmektedir. Ney sanatına yeni başlayan neyzenler eğer ellerindeki enstrüman doğru ses verebilecek bir düzeyde yapılmışsa, ney üflerken kolay kolay detone olmazlar. Bir bakıma onlar her ne kadar sesi oluşturan nefesin sahibi olsalar da duyulan sesler belirli bir süre kendilerinin değil tamamen neyin arzuladığı şekilde olacaktır. Bunun bir çok nedeni vardır. Bu nedenlerin en başında ise enstrümana hükmetmeye yetecek ölçüde çeşitli fiziki gelişimlerini henüz tamamlayamamış olmaları yatmaktadır. Gerçi usta neyzenler de yine yeni başlayanlar gibi neyin diliyle konuşmaktadırlar, fakat onlar artık ney üzerinde belirli ölçülerde hüküm sahibi olabildikleri için ne demek istediklerini ve nasıl söylenmesi gerektiğini iyice öğrenebilmişlerdir. Yani zaman içerisinde gelişen fizyolojik yapıları, dudak ve yanak kasları, nefes, tutuş pozisyonu ve parmakların işleyiş kabiliyeti gibi teknik gerektiren konuların üstesinden gelebilmişlerdir. Bu anlamda artık neyin derdine de ortak olabilmiş sayılabilirler. Bir başka deyişle bir neyzen yalnızca neyin sesini değil, kendi iç aleminin sesini de yeterince ve etkili bir şekilde duyup başkalarına da duyurabildiği anda gerçek manada bir sanatkar olabilmiş demektir. Çünkü duyulan her bir sesin incelik ve derinliği, adeta bir 'rezonans tablosu' gibi ulaştığı gönüllerde muhakkak surette sağlam ve etkin bir yer bulacaktır.
 
Hz. Mevlana: "Nerede bir dert varsa devâ oraya gider..." demiştir.
 
Bu anlamda güçlü bir etki için; ney neyzenin derdine; neyzen de neyin derdine ortak olabildiği zaman bir bütünlük ve kemâlat vukû bulmuş olacaktır. Bunu sağlayabilmek için neyzenlerin de diğer sanat dallarında olduğu gibi çetrefilli ve komplike bir süreçten geçmesi gerekmektedir.
 
Bununla birlikte neyzenlerin sanat hayatları boyunca gelişen fizyolojik yapıları, genelde sanatların özelde ise musikinin insan ruhuna olumlu ve derinleştirici etkisi ile hassaslaşan kalp ve duygu gelişimi neticesinde, ortaya daha bir algısı açık ve daha nahif bir yapıda kişilik çıkaracaktır. Özellikle neyzenlerin belirli bir ölçüde ve aralıklarla nefes alıp vermesi dahi psikolojik ve rûhi yapılarına olumlu yönde tesir etmektedir. Tabi hayatın her alanında olduğu gibi bu süreç içerisinde de belirli ölçülerin dışına çıkılmaması ve "ifrat-tefrit" dengesinin doğru kurgulanıp kullanılarak elde edilmesi zorunluluğu vardır.
 
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri: "Mûsıkî hikmete dâir fendir / bilene bilmeyene rûşendir / nice esrârı var idrâk idecek / yer gelür sîneleri çâk idecek" der.
 
Yani kabaca ifade etmek gerekirse; bir ilim olarak adlandırılan musıki, ayrıca hem sırlı hem de herkesin içinde bir aydınlığa sebep olmaya muktedir bir ışık gibidir.
Efendimiz Aleyhisselatu Vesselâm: "Kur´an´ı seslerinizle güzelleştiriniz. Şüphesiz güzel ses, Kur´an´ın güzelliğini artırır." buyurmuşlardır.
 
Bu mânada etkili bir tesirin yolu da gayet net bir şekilde açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Demek ki bizlere düşen görev, bu ilimle meşgul olurken; doğru yönde, doğru ölçüde ve doğru yerde durmamız gerekliliğidir.
 
Sürekli kullanılan 'sağ beyin' (sezgisel) etkisi ile tabiri caizse belli bir derecede sağırlaşan 'sol beyin' (sayısal) hem zihinde hem de gönülde belli ölçülerde açıklıklar meydana getirmektedir.
Fârâbî ise musıkiyi: "Nazarî ve amelî yönleri olan ve melodilerin çeşitlerini, nasıl tertip edildiklerini daha tesirli ve dokunaklı olmaları için hangi hallerde bulunmaları gerektiğini bilmeye yarayan bir ilimdir." şeklinde izah etmiştir.
 
Bu sayede musıkinin sadece sezgisel değil aynı zamanda nazari yönlerinin de olduğunu ve bir bütün olarak ele alınması gerekliliğinin altını çizmiştir. Tüm bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki musıki kendi içerisinde; edebiyatı, tarihi, sosyolojiyi, felsefeyi ve psikolojiyi barındırmaktadır. Zira bu çok yönlülük insanlığın ortak mirası olan musıkiye olan rağbetin nedenini de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
 
İnsanın olduğu her yerde bir hata, bir eksiklik, bir kusur olduğu gibi neyzenler de neyzenlik hayatları boyunca bâzı yanlış yollar izleyerek bir takım dengesizliklerle yüzleşmek durumunda kalırlar. Yazımızın başında da kısaca değindiğimiz üzere adına 'manevi resesyon' dediğimiz şekilde bir durgunluk içerisine girip musıki içerisinde 'vertigo' yaşayabilirler. Aslında bunun birden çok nedenleri vardır. Kelime anlamı kısaca "Baş dönmesi" olan vertigo, tıbbi terim olarak; iç kulaktaki denge merkezinde bulunan kristallerin arka yarım daire kanallarına düşmesi sonucu oluşmaktadır. Bunun neticesinde de bir denge kaybı yaşanmaktadır. Biz konuyu "neyde dengesizlik" olarak işleyeceğimiz için tıptaki anlamını ehline bırakıp neyzenlik ile benzerlikler kurarak yazımıza devam edelim.
 
Musıki en başta ses ile alakalıdır. Ses ise malum ki tireşimler sayesinde oluşur. Bu titreşimler havada yol alarak belirli sinir yollarından geçerek beyne ulaşır ve bu sayede de duyum gerçekleşmiş olur. Bu noktada seslerin frekans değerleri ön plana çıkmaktadır. Çok titreşim tiz sesleri, az tireşim ise bas sesleri şekillendirmektedir. Bu farklılıklar da etkinin farklı boyutlarını ifade etmek için önem arz etmektedir. Titreşimler her ne kadar havada yol alıp kulak ve beyne ulaşıyor olsa da işin bir de oluşan frekanslardan etkilenen kalbi yönü vardır. Her titreşim aynı zamanda bir de enerji ortaya çıkarmaktadır ve aynı zamanda insanlar da seslerden bağımsız olarak belirli ölçülerde enerji yaymaktadırlar. Hani sıklıkla kullanılan "enerjisi yüksek", "elektrik alamadım" gibi ifadeler aslında sadece soyut bir örnekleme olmayıp bunun yanında bir gerçekliği de ifade etmektedir. İnsanın insana verdiği belirli güçteki enerji ile ortaya bir sinerji çıkmaktadır. Aslında burada asıl anlatmak istediğim ses freakansları ve enerjinin soyuttan somuta geçişini ve insanlar üzerindeki etkisini izah içindir.
 
Güzel bir melodi duyduğumuz zaman bizlerdeki bıraktığı güzel etki ile bir hoşnutluk ve mutluluk psikolijisi elde ederiz. Bunun aksine çığlık, nâra gibi bizlerde tedirginlik uyandırıcı kötü bir ses duyduğumuzda psikolojik olarak olumsuz etkilenerek ürperir ve korkarız. Bununla birlikte sürekli güzel bir ses duyulduğunda dahi insanoğlu bundan rahatsızlık duymak durumunda kalacaktır. "Her şey zıddı ile kaimdir" sözünden hareketle çok yönlü olan insan için sürekli duyulan haz ve huzur dahi olumsuz etkiye sebebiyet vermektedir. Bu noktada sizlerle şahsımın başından geçen ilginç bir hatırayı paylaşmak istiyorum.
 
Hayatımın musıki ve ney ile dönüştüğü dönemlerde ney hocam Ömer Erdoğdular'ın tavsiyleri üzerine usta sanatçıları dinleyip onların sanat yönlerinden (ses ve tavır) istifade etmek üzere çalışmalar yapıyordum. Belirli periyotlarla farklı sanatçıları kendime örnek alıp çalışmalarımı bu yönde ilerletiyordum. Bu periyotların bir döneminde ise büyük sanatkar Tanbûri Cemil Bey vardı. Çeşitli icra kayıtlarını dinledikten sonra Her nedenseb Klasik Kemençe'siyle icra ettiği Acemaşiran Peşrev kaydına takılıp kalmıştım. Anlayamadığım(!) bir şekilde Tanburi Emin Ağa'nın bestesi olan bu eser ve Cemil Bey'in özellikle bu icrası beni derinden etkilemişti. Sürekli üst üste dinliyor ve günlerce etkisinde kalıyordum. Bu süreç aylarca sürmüş ve ben o an için bunun nedenlerini bilmeyerek farkında olmadan dalgınlaşıp yalnızlaşmaya ve kalp çarpıntısı ile yaşamaya başlamıştım. Bunun neticesinde de insanlarla diyaloglarımda çeşitli sorunlar oluşmaya başlamış ve büyük ölçüde içime kapanmıştım. Zaten belli bir derecede olan münzevi yapım o dönemlerde daha da fazlalaşmış ve çoğunlukla insan ilişkilerinden kaçınır olmuştum. İnsanlar bir şeyler söylemiş olsa, onları dinliyor gibi görünüp aslında duymadığımı ve anlamadığımı da onların "sana şunu demiştim", "sen de şöyle demiştin" gibi benim hafzalamda yer etmeyerek hatırlayamadığım bir çok konuyu sonradan fark edip anlayabilmiştim.
 
Süreç bu şekilde ilerlerken bir gün hocamı ziyaret etmek maksadıyla kapalıçarşıdaki dükkanına gitmiştim. Her zamanki gibi çay eşlikli sohbet ve nasihatlerinden istifade ederken kendimden bahisle içinde bulunduğum durumu izah etmiştim. Hocamın verdiği karşılık ise "bu aralar ne dinliyorsun" diyerek net bir şekilde olmuştu. Ben de Tanburi Cemil Bey dinlediğimi söylediğimde ise gülümseyerek "hiç Tanburi Cemil Bey bu kadar fazla dinlenir mi!?. Adamı çarpar yahu" demişti. Ve sonrasında da kendi başından geçen ilginç bir hadiseyi anlatmıştı. Onu da burada sizlerle paylaşmak istiyorum:
 
"Bir gün kalabalık bir sokak arasında yürürken tanımadığım biri koluma girip, beni çekiştirerek bir dükkanın içerisine sokmuştu. Ben o an adamın yüzüne bakıp "hayırdır kardeşim ne yapıyorsun!?" diyerek müdahale etmiştim. Zaten çok kısa bir zamanda gerçekleşen bu hadisenin ardından da adam kolumu bırakıp "hocam afedersiniz kusuruma bakmayınız. Ben sizin eski bir talebenizim. Vakti ile bir süre meşkinize devam etmiş ve sonra meşguliyetlerim dolayısıyla bırakmak zorunda kalmıştım. İsmim ... psikolog doktorum. Müsadenizle neden böyle davrandığımı izah etmek istiyorum. Yağmur dolayısıyla ıslanmamak için bir dükkanın balkonunun altında beklerken sizi gördüm. Islanıyor olmanıza rağmen siz bunun farkında değildiniz. Bense aslında biraz çekimser kalsam da sonunda müdahale etmeye karar verdim bu yüzden de kolunuza girip sizi buraya getirdim. Malum ki mesleğim biraz da bunu gerektiriyor...
 
Söylediğine göre hocam ise o an üzerine başına bakıp epey bir ıslandığını ancak fark edebilmiş... Sonrasında adam konuşmasına devamla: "Hocam sizin mesleğiniz biraz böyle insanı dalgınlaştırıyor. Sürekli musıki ile hemhâl olmak bir zaman sonra sıkıntılar doğurabiliyor. Bu yüzden müsadenizle acizâne size bir kaç tavsiyede bulunmak istiyorum... Hocam lütfen bir süre musıkinin dozajını düşürün. Bunun yanında sürekli düşünmeyi tetikleyecek tarzda ilmi ya da felsefi değil, sürükleyici ve hoş konular içeren romanlar okuyun. Bu, zihni açarak kalbin maruz kaldığı etkiyi nispeten azaltacaktır. Ayrıca kimsenin olmadığı bir deniz kenarı gibi bir yerde yüksek sesle bağırıp içinizi boşaltın... Bu da size fayda sağlayacaktır." dedikten sonra sohbetlerine bir süre daha devam etmişler ve hocam doktor talebesine teşekkür ederek evinin yolunu tutmuş.
 
Hocam Ömer Erdoğdular bu hatırasını aktardıktan sonra bana da "görüyorsun işte... sen de bu yolu izleyeceksin." dedikten sonra bir kaç kitap tavsiye etmeyi de ihmal etmemişti. Bense bunun üzerine denilenleri yapmaya gayret etmiş ve üzerimde bulunan o enterasan hâli azaltmaya çabalamıştım. Fakat her ne yapsam tam olarak faydası olmamıştı. Tavsiyelerden en çok zorlandığım konu ise roman oku(ya)mak olmuştu. Çünkü bir paragrafı okuyup alttaki paragrafa geçtiğimde, üstteki okuduğum paragrafın zihnimde izi bile kalmıyordu. Bir süre böyle devam ettikten sonra yine hocamın yanına gitmiştim ve hocam durumumu sormuştu. Bense kitap okuyamadığımı söyleyince kızmış ve elime üç tane kitap tutuşturarak "sakın bunları okumadan yanıma gelme" diyerek uğurlamıştı. Ben de bu durum karşısında her ne kadar zorlansam da verilen görevi yapmış ve bir kaç aylık bir süreç içerisinde de az çok kendime gelmiştim. Bu noktada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Yaşadığım bu hadiseden sonra tekrar aynı durumla karşılaşmak korkusuyla uzun bir süre o eseri dinlemeye çekinmiştim. Fakat sonrasında ve hatta işin garibi şu an bu yazıyı Tanbur Cemil Bey'in sürekli tekrar eden aynı icrası eşliğinde yazıyorum.
 
Bu noktada ayrıca yine hocamın yerli yerindeki bir nasihatini de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir gün birlikte meşkten dönerken Eminönü-Üsküdar vapurunda: "Bak hani musıki haram mı? helal mi diyorlar ya... Görüyorum ki sen bu aralar mesaini fazlaca bunun üzerine harcıyorsun. Bu yüzden de evini ve aileni ihmal etmen çok muhtemel görünüyor. Bak, işte böyle yaparsan musıki haram olur. Muhakkak surette itidalli ol ve kendini kontrol etmeyi bil." demişti.
Aslında meselenin büyük oranda 'sağ ve sol beyin' konusuna girdiğini de çeşitli araştırmalarım neticesinde sonradan öğrenebilmiştim. Musıki ile hemhâl kişiler maruz kaldıkları frekansların da etkisiyle sürekli işlek halde kalan 'sağ beyin'lerinin baskısı altında kalmaktadırlar. Bu da ister istemez onların hissi ve duygusal yanlarını güçlendirmektedir. Tabi bu etki doğal olarak 'sol beynin' arka planda kalmasına neden olup, rasyonalist bakış açılarının azalmasına ya da kaybolmasına sebebiyet vermektedir. Aslında bu sağ-sol beyin dengesizliği pek bir zarar vermiyor gibi görünse de ileriki aşamalarda şahsımın da tecrübe ettiği gibi büyük oranda zihin ve kalbin akamete uğrayıp üretkenliğin azalmasına da yol açtığı bilinmelidir.
 
Kutb'un Nâyi Niyazi Sayın Hocamız bir bir sohbetinde: "Neyzenler bu sanatlarının yanında muhakkak surette farklı uğraşlar da edinmesi gereklidir." demişti. Bu anlamda hocamızın yaptığı bu tavsiyenin ne derece önemli olduğunu ifade etmeye lüzum dahi yoktur.
Bahsi geçen konu (sağ-sol beyin) ehli olanlar tarafından çeşitli platformlarda son derece güzel bir şekilde izah edilmektedir. Kanaatimce bu konunun ayrıca araştırılıp uygulanması da bizler gibi bu etkilerden muzdarip olmaya aday kişiler için iyi bir netice verecektir. Buna somut bir örnek vermek gerekirse: Yaptığım araştırmalar neticesinde sayısal yönü güçlü olan neyzenler, ritm konusunda oldukça istikrarlı bir grafik çizmektedirler. Sözel yanı güçlü olanlar ise bunun aksine uzun uğraşlar vererek ritm duygusuna sahip olabilmektedirler. Bizler ise onların icralarındaki performanslarını gözlemleyerek hangi yönlerinin daha güçlü olduğunu algılayarak hangi yönleri zayıf ise diğer yönde de çalışılması gerektiğinin altını çizerek denge sağlanması noktasında yönlendirmeye çabalamaktayız.
 
Aslında normal şartlarda bizlerin üzerinde adeta bir açlık hissi gibi hangi yön güçlü ise diğer yönün baskısı oluşmaktadır. Bu yüzdendir ki musıki camiası içerisinde sayısal yönü oldukça güçlü olan doktor, mühendis, fizikçi gibi bir çok usta sanatkar yer almaktadır. Sağ ya da sol yönü güç kaybetmiş birinin onu tekrar aktif edebilmesi noktasında uzmanların bir çok tavsiyeleri mevcuttur. Bunlardan sol yön egzersizi için bir kaçı şöyledir: Bulmaca çözmek, zeka oyunları oynamak, kitap okumak vb. Sağ yön egzersizi için ise: Enstrüman çalmak, şarkı söylemek, resim çizmek vb.
Görüldüğü üzere denge her an ve her zaman bizler için gerekli ve olmazsa olmazlarımızdandır. Şöyle bir düşündüğümüzde kainatın yaratılışın gereği olarak, gezegenlerin konumları, doğa ve atmosferin işleyişi, insanın fiziki yapısı vs hep bir denge üzerine kurulmuştur. Bu anlamda bizlere düşen görev de ifrat ve tefritten kaçınmak olmalıdır.
 
Bu bilgiler eşliğinde soyut ve manevi kavramlarla aktarmaya çalıştığımız neyzenlik yolundaki zorlukları şimdi bir de teknik ve fiziki boyutları ile ele almaya çalışalım.
 
Yukarıda bahsettiğimiz üzere neyzenlerin öğrenim ve gelişim aşamalarındaki süreçlerinde bir takım fiziki gelişimler de yaşamaya başlarlar. Örneğin neyin aşiran (arka) perdesini kapatan baş parmakları diğer ellerinin baş parmağına oranla daha fazla açılmaya başlar. Başpareye üflemeye alışan yanak ve dudak kasları belirli ölçülerde gelişerek daha doğru nefes verecek şekilde uygun hale gelir. Diyafram kasları gelişerek doğru nefes kullanımı oluşur. Baş ve boyun kasları da gelişerek belirli bir konumda kalmaya alışır. Nota okumayı geliştirirler vs.
Neyzenler bunların yanında ayrıca musıkiye daha fazla vakıf oldukça da tavır, ton ve üslup geliştirirler. Bu noktada ise perde entegrasyonları gerçekleşmeye başlar. Zihin ve kalpte oluşan seslerini sazından verebilecek bir kıvama gelirler. Somut dengesizlik ise işte tam da bu noktada oluşmaya başlar. Yani bir bakıma manevi ve maddesel birliktelik kurgusu tamamıyla birbirine karışmaya başlar. Hatta bu öyle bir hâl alır ki iki notayı üflerken dahi bir tedirginlik ve bağ kuramama korkusu yaşamaya başlarlar. Perde kayma korkusu ile tabiri caizse tüm bilgi ve birikimleri yerli yerinden oynar. Bunu yaşamış olan dostlarım eminim ne demek istediğimi anlayıp bana hak vereceklerdir. Fakat işin güzel yanı, bu süreç de kalıcı olmayacaktır. Yine özverili bir şekilde gösterilen emek, gayret ve çaba; doğru çalışma prensipleri ile bütünleşerek burada devreye girerek bu süreç de atlatılacaktır. Hem zaten ondan sonra da artık usta neyzen olunabilme yolundaki en büyük adım da atılmış olacaktır.
 
Aslında bu sazın enstrümantal olarak icra edilmesi sanıldığı kadar zor değildir. Mesele büyük oranda sanat ve derinlikle alakalıdır. Somut bir örnek vermek gerekirse:
Yüzmeye yeni yeni başlayan biri, henüz suyun üzerinde dahi duramayacak derecede olduğu için kıyıdan uzaklaşıp boyunu aşacak yerlere gidemez. Daha doğrusu buna cesaret dahi edemez. Ne zaman ki biraz biraz yüzmeyi öğrenir, işte o zaman daha ilerilere giderek yeni tecrübeler edinmeye başlar. Hatta bunun hemen peşinden de dibe dalmaya başlayarak farklı heyecanlar ve gözlemlerde bulunmak ister... Önce az derinlik; sonra daha fazla derken, bu konuda da gittikçe ustalaşır. Bunun ardından da dipte yeni keşifler yapmaya merak salarak yeni güzellikleri temaşa etmek ister. İşte tam da bu noktada yaptığı hareketlilik denizin dibindeki tortuyu hareketlendirerek dibin görünülürlülük oranını düşürmeye başlar ve yüzücü pek de fazla bir şey göremeden tekrar su yüzüne çıkmak zorunda kalır...
 
İşte neyzenliğin ileriki aşamalarında karşılaşılması muhtemel olan durum da tam olarak buna benzemektedir. Mesele biraz da dipteki güzellikleri keşfederken denizi bulandırmadan bunu yapabilmektedir. Örneklemedeki tarifi düşünürsek; usta bir neyzen / yüzücü hem ney üflemeyi / yüzmeyi güzel bir şekilde öğrenebilmiş, hem de üflerken / yüzerken nelere dikkat etmesi gerektiğini de öğrenebilmiş kişidir. Bir çok kişi yüzmeyi bilir ama bir kısmı gerçekten de çok iyi bir yüzücü olur.
 
Yazımı bir sonuca bağlamak gerekirse:
 
Kişi yaşadığı hayat ile dünyasını her zaman bir dengede tutmak zorundadır. Kişisel bir takım maddi ya da manevi hırsları uğruna hem kendisinin hem de çevresinin dengesini bozmamalıdır. Hem zaten kolayca kendisini kaybetmeye alışmış birini de insanlar bir yere kadar arar fakat sonrasında kendi haline bırakıverirler... Bu durum neyzenlik için de böyle olmalıdır. Neyzenler de muhakkak surette gerek sosyal hayatları içerisinde, gerekse sanat hayatları içerisinde doğru bir dengeyi kurarak hayatlarına verimli bir şekilde devam etmelidirler. Sakın buradan az çalışılsın, az emek verilsin, boşa vakit harcanmasın gibi bir kanaat oluşmasın... Kesinlikle kastımız bu değildir. Her ne iş yapılırsa yapılsın, yeterince emek ve gayret gösterilerek en güzel ve en doğru şekilde yapılmaya gayret gösterilmelidir. Sadece bunu yaparken gerekli özenin gösterilmesi yeterli olacaktır. Unutmamalı ki her başarının ardında azim, arzu, sabır, ciddiyet, emek, gayret ve bunlara ilave olarak 'dengeli olmak' vardır.
 
Aktarmaya çalıştığımız her bir satır acizâne kendi tecrübelerimizin eseridir. Her insanda aynı şekilde tezahür eder mi etmez mi bu bilinmez fakat, bu tecrübelerin de gözardı edilmemesi umarım faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Varsa kusurumuz af ola, hatalarımız hakikate tevdi ola.
Selam saygı ve muhabbetlerimle.
 
Cemil Baştürk
 
10.06.2022





Cemil BaştürkGold Üye / Erkek / 8.08.2019