BEN ZEYTİN AĞACIYIM (Sokullu Külliyesi’nde)

 

   Otobüslerden indik,  etrafa bakınıyorduk. Genç bir hanım bize doğru gülümseyerek yaklaştı. 

-Hoş geldiniiz! Ben Tuğba... bugün size ben mihmandarlık yapacağım. Belediye başkanımızın selamlarıyla...

Grup liderimiz Şehamettin Bey:

-Öyle mii? Ne kadar güzel... Biz de aleykümselam diyoruz, sayın başkana. 

-Ben bu külliyenin restorasyonunda bulunan mimarım. Size burayı gezdirirken neler yaptığımızı da anlatacağım... 

-İyi o zaman... biz de zevkle dinleriz. 

   Grup, Tuğba Hanım’ın önderliğinde tarihi külliyeye doğru giderken, birden üşüdüğümü farkettim. Bütün gün ceketsiz dolaşmama izin veren güneş, etkisini kaybediyordu. Rüzgarla birlikte, kulakları çınlatan bir fısıltı duydum. İçim ürperdi, bütün vücudum titredi. Hemen otobüse döndüm. 

-Ayy üşüdüm, mantomu alacağım.

Şoförümüz hâlâ otobüsteydi. 

-Tabii... buyrun. 

Mantomu giyip gruba yetişmek için hızlandım. 

-Hey ssen... sen...

Fısıltıyı yeniden duydum. Durup etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Hızlanıp grubun arkasından tarihi binaya girdim. 

   2016’nın Aralık ayı idi. Edebiyat ve Sanat Akademisi’nin Dörtyol İlk Kurşun anma etkinliği için düzenlediği şiir yarışmasına katılmıştık. O zamana kadar birbirimizin şiirlerini, şiir yorumlarını siteden tanıyorduk ama şahsen tanışmamıştık. Bu “Dörtyol buluşması” merak ettiğimiz, hayranlık duyduğumuz şair ve yazarlarla tanışma fırsatı vermişti. Şimdi de Proğram dahilinde Payas’taki Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi’ni görmeye gelmiştik. 

   Tarihi binanın bedesten bölümündeydik. Kemerli kapıları olan dükkanlarda o gün yoğunluk yoktu. Normal çarşılara göre daha sessiz, gürültüsüz bir çarşıydı. 

   Tuğba Hanım tanıtım konuşmasını yaparken, sadece onun sesini duyuyorduk. 

   Genelde bu tip tarihi yapılara girdiğimde yaptığım gibi, sanki atalarımızın duvarlara sinmiş seslerini duymak istercesine kulağımı en yakın duvara dayadım. Taş duvarın soğuğu, yanağıma dokundu. İçim yine ürperdi ama çekilmedim, iyice dayadım kulağımı. Aradığım sesleri duymak ümidiyle...

-Hayırdır Seferi hocam... Ecdadın bıraktığı sesleri mi arıyorsunuz? 

-Sanki... onların da buralara dokunduğunu düşünmek bile güzel. 

-Bizi de cezbeden şey bu değil mi zaten?

Celil Bey de kubbenin altında biriken hatıraları kapmaya çalışırcasına binanın her karışını inceliyordu. 

Fısıltı, ara ara kulağıma geliyordu ama binanın taş duvarlarının kendine has kokusu, uğultusu da hissediliyordu. 

Tuğba Hanım merkezdeki büyük kubbenin altında gruba hitab ediyordu: 

-Yavuz Sultan Selim Mısır Seferi’ne giderken buradan geçmiş, bu geçiş sırasında bölgenin mecburi yol güzergahı olduğunu farketmiş ve bir kervansarayın yapılması gerektiğini düşünmüş. Fakat onun döneminde değil de Sultan 2. Selim döneminde Sokullu Mehmed Paşa, mimar başı Koca Sinan’a bu kervansarayı yaptırtmıştır. İçinde hanların, ahırların, hamamın, camiin olduğu kervansarayda ayrıca bedesten de bulunmaktadır. O sebeple “Külliye” özelliğindedir. Bedestende her sabah Ahi duası yapılırmış. Biz de restarasyondan sonra, sembolik olarak, hiç olmazsa haftada bir defa, perşembe günleri o dua merasimini yapıyoruz. Bu büyük kubbenin altında toplanırız, duayı yaparız. 

Şehamettin Bey;

-Buralar bakımsız ve harap durumdayken gelirdim, içim acırdı, üzülürdüm. Ortada çok önemli bir tarihi eser var, kıymetini niye bilmiyoruz diye kızardım. Bir gün oturdum, belediye başkanına bir manzum dilekçe yazdım. Eğer o dilekçem işleme girdiyse, restorasyondan kendime de pay çıkarabilirim diye düşünüyorum. 

Tuğba Hanım gülümsedi;

-Başkanımızın en büyük hayaliydi burayı yeniden hayata döndürmek. Siz dilekçe yazmasanız da o yapardı gene. Çünkü bir nevi bu çalışmayı yapabilmek için başkanlığa aday olmuştu. Ama yine de şiirinizi dinlemek isteriz. 

-Zevkle...

Tuğba Hanım anlatımına devam etti;

-Duvarlarda ve kubbede gördüğünüz Mimar Sinan’ın yaptığı harçlar hâlâ duruyor. Onları söküp yenilemedik. Onu aynen koruduk, sadece dökülen yerleri kendi harcımızla yeniledik. Eski ve yeni harc bir arada durur. 

Başlarımız yukarda, harita gibi duran eski harçları görebiliyorduk. Karşılıklı iki büyük kemerli kapının da ortasındaydık, hava cereyanında kaldık. Birdenbire üşüdük. Titremeyle birlikte o fısıltıyı bir daha duydum... 

-Hey sen... ssenn...

Tuğba Hanım konuşmaya devam ediyordu:

-Ayrıca camiin avlusunda bir de zeytin ağacımız var. Mimar Sinan, burayı yaparken o ağacın anıt ağaç olduğunu farketmiş ve kesilmesini engellemek için ağacı avluda kalacak şekilde bırakmış. Botanikçilerin araştırmasına göre ağacımızın yaşı bin üç yüz elli civarında imiş. Günümüzde bile zeytin üretmeye devam ediyor. Biz o kadar yaşın hürmetine, ayrıca yaşamaya devam etsin diye zeytinlerini topluyor, miktarı az da olsa yağ çıkarıyoruz. 

   Artık fısıltının nerden geldiğini tahmin ediyordum. Bir an önce ağacı görmek için can atıyordum. 

-Şimdi fazla cereyanda kalmayalım, ağacımızı da görelim...

Herkes ağacın olduğu yere doğru giderken son bir defa arkada kalıp şu kubbeyi bir daha dinlemek istedim. Tam ortada durup yukarı baktım. Dünyada tek başınaymışım gibi hissettim. Kollarımı iki yana açıp gözlerimi kapattım. 

-Ee Seferi ... duyabildin mi bir şeyler?

Zeynep, benim can arkadaşım, kardeşim, hatta ikizim... yıllar yıllar sonra ilk defa karşılaşmıştık. Hiç konuşmadan da anlaşabilen, aklımızdan ne geçiyorsa duyabilen iki can dost... 

-Bir yankılanma, belki uğultu var... ama geldim geleli net bir fısıltı duyuyorum. Herhalde o da zeytin ağacından geliyordur. Gidip bir de oraya bakalım. 

-Hadi bakalım... 

Gruba yetişmek için hızlandık. 

   Göz göz olmuş derin oyuklar, tümör gibi küçüklü büyüklü tümsekler, kıvrımlar, siyaha yakın koyu bir renk... 

   Karşısında nefes bile almadan öylece durdum. 

-Hey...sen... evet evet sen... ssenn... 

  Her kıvrımından ses geliyor gibiydi. Ahlar, ağıtlar, feryatlar, çığlıklar... Mutlu günleri de olmuştur mutlaka ama sanki sadece acıları, onda derin izler bırakmıştı. 

-Ne diyor? 

Bilge hocamız Yusuf Hoca’nın sesiyle irkildim. 

-Yıllar yılı beni çağırıyormuş da bu zamana kadar niye duymamışım... kendimi suçlu hissettim. Hiç bu kadar yaşlı bir büyüğümüzle tanışmamıştım. Tarihin canlı şahidi... o hep burdaydı... ben daha yeni görüyorum. 

-Geç değil... bu da bir şans, kısmet... 

-Evet çok şanslıyım...

Grubumuzun tarihçisi Aytül Hoca da ağacın çevresini adım adım dolaşırken her kıvrımı, yumruyu, oyuğu beynine nakşediyor gibiydi. Yanıma gelince sordum:

-Kaç yaşındaydı?

-Bin üç yüz elli...

-Vay be... önce bin... yani 1016... sonra üç yüz... 716... sonra elli... 666...

-Evet... 

-Hangi döneme tekabül ediyor?

-Hz.Ömer’in seferlerine denk geliyor. Hz.Ömer’in komutanı Ebu Ubeyde’nin geldiği son nokta, buralarmış.

-Kim bilir neler neler görmüştür. 

-Bizans dönemi, Haçlı seferleri, Türkler’in Anadolu’ya gelişleri, Kilikya Ermeni Krallığı, Tolunoğulları, İskitler, Selçuklular, Memluklar, Osmanlılar, Fransız işgali, direniş, Hatay Cumhuriyeti... ve anavatana katılışı... 

   Ayaküstü konuşmamızı Yusuf Hoca da dinliyormuş. Birdenbire ikimizin arasına girip, 

-E iki bacı... zeytin ağacının gördüklerini yazarsınız artık. Sizin duyabildiklerinizi başkalarına da anlatmanız farz oldu...

Aytül Hoca heyecanla;

-Tabii ki... inşallah hocam. 

......

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 6/19/2016