İSTANBUL VE SEN

Portatif bir düşsün sen, sezilerimin aldatısında tutmayı unuttuğum bir yeminsin sen ve ıssızlığın tarhında köpüren iç sesim…

Korunaklı değil artık dünyam ve yakın korumam sadece şiirler uzağımdaki hayaletler bile düşkün içimdeki çocuğun hüzün yüklü çillerine…

Çile çile yumaklar saklı sandığımda ve sanmadığım neyse arkasını topladığım rüyalarım ve rüzgârın ikliminde bir sönüp bir yanıyor içimdeki öfke.

İdare lambasıyım aşkın…

Ah, nazenin sevgili.

İtibarımı yok saydım hem seni ilk kez gördüğüm o gün itibariyle ve gözlerindeki ışıltıda kayboldum sonra yaza yaza sana olan yolumu şeş beş cümlelerle tahta oturttum.

Bazen semiren.

Bazen kuruyan.

Bazen yalaka.

Bazen soğuk ve yanlı.

İç sesimde saklı özlem ve nezleli bir gülüş gibi kaykıldığım şu sefil zemin.

Yerlisiyim ben aşkın.

Yabancısıyım ilk kez sende duyduğum şarkının.

Satır başı yaptım yeniden bu aşkı ve noktaların taciz ettiği her virgülü evlat edindim kalemim elbet sendi kalemi fetheden ve ıssızlığımın duvarlarına astım şiir gözlerini sonra şafakları saydım.

Geceler sensiz öksüz.

Günlerse pek bir revaçta.

Geceyi gün, günü sen, seni hüzün bildiğim.

Maviden turnam.

Aşktır yakamozum.

Öznemdir aşk.

Yüklem bildiğim özlem.

Öz veri ile sevdim ve ön sözü yoktu bu aşkın ve ötenazi yaptığım dünün kıblesinde…

Sırtımı sana yasladım önce sonra üstüne oturduğum üçayaklı taburenin ucuna iliştin ve zemherilerde açtım ben esefle ve seninle.

Bir ilkbahar sabahıydı yola düştüğüm.

Gölgemle sözlendiğim yüzümle ortaya çıktığım yüzsüz bir sevdayla dokuduğum şiirlerden çaldım bu aşkı.

Bir aldatıymışsın.

Bir handikap.

Bir rögar kapağı belki de çalınmış ve üstü örtülü olmayan bir çukura düşüp de oradan uzaya transfer olduğum ve işte neşeli ay dede bana nasıl da alayla bakıyor.

Yıldız olmanın neresi kötü?

Gözlerindeki yıldızları topladım ve çarptım aşkla ve b/öldüm şiirle sonra yeniden doğdum yatsının sesinde.

Hüzünlüdür yüreğim ve mevsimsizdir benim şiirlerim ve şeceresi hüzün kokan çiçektir dikili olduğum saksıda yediverenler misali açtığım ve yedi tepeli şehrin sekizinci kubbesiyim işte ve şiirler geçsin tutanaklara ve şirret gölgeler uzağımda kalsın ben de yatıya kalan hüznümle pervane olayım geceye ve tüteyim vapurun bacası gibi.

Aşkın rövanşıymış hasret.

Hasretin gülüymüş öfke.

Sabır taşım çatladı ve yüreğim taşlaştı artık.

Rüzgârsa içime esen…

Ah, sevgili, üşüyorum.

Sense çoktan düştün gözümden bense çoktan düşmüşken senin yüzünden asılı kalan her yaşla da tek tek vedalaştım ve ya, sabır ya, selamet deyip de yalnızlığımı kundakladı gece ve kucakladı gök kubbe ve işte nihayete erdi asla var olmayan bu hikâye.

Cüssem ne ki.

Ve yırtık cübbem.

Cüzi iradem ve İlahi Aşkın duayeni iken taşıdığım şu yürek ve vicdan ve işte adımlarımı yavaşlattım ve adımı unuttum ve tensiye ediyorum tüm sıfatları ve isimlerimi refüze ediyorum.

Bir yıldızsam ne gama.

Gülümseyen çehreme taktığım çelenk ve siyah güllerden bir demet yaptım ve koydum başucuna mezarımın sonra gömdüm yüzlerce şiiri ve hayra yordum sözcükleri ve işte sessizliğinle gömdün beni ben de seni.

Bir nüans ise şiir.

Bir şiirse ateş.

Bir ateşse aşk.

Bir aşksa her gün.

Bir günse bir saniye.

Bir saniye ise ömür.

Bir ömürse sezilerimden arda kalan.

Sezinlediğim o yokuşun başındayım artık ve yokuş başı-kuş bakışı-adımlıyorum ben şehri.

Şehir sensiz de güzel ama hüzünlü.

Ben sensiz haysiyetimle çekip gittim işte.

Yine de saklısın dualarımda.

Maviden çizgim, pembeden yüzüm, sarıdan saçlarım, yeşilden gözlerim ve karadan önümdeki yol düne ise artık kal diyemem tıpkı sen bana git, derken…

İstanbul mu?

Hüznüme ortak çıkan yaralı şehir…

Ve şairin dediği gibi:

‘’İstanbul ve sen neydi bir zamanlar

İstanbul ve sen ikinizden kalanlar

Tekrar tekrar ısrarla yaşayıp durduğum

İstanbul ve sen neydi o bir zamanlar…’’(A. İlhan)

 

 





Gülüm ÇamlısoyGold Üye / Kadın / 6/2/2017