Ressam Avni Arbaş Hayatı ve Resim Sanatı

Avni Arbaş'ın kendi portresi- 1957 

Avni Arbaş

( d. 1919 İstanbul- ö. 16 Ekim 2003 İzmir, Foça ) Türk ressam

Avni Arbaş, 1919 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Mehmet Nuri Bey, Kuvayi Milliye'de süvari albayı olarak İstiklal mücadelesinde yaralı işler yapmıştı.  Aynı zamanda sanatla da ilgilenen hatta kendisi de resim yapan babası Mehmet Nuri Bey, Arbaş'a sanat aşkını aşılayan ilk öğretmeni oldu. İlköğrenimine babasının görevi nedeniyle bulunduğu Aydın’da başladı.  Ailesiyle Aydın'da  6 yaşındayken Mustafa Kemal İzmir'e geldiğinde babasıyla birlikte onu karşılamaya gitmişti. O sırlarda Atatürk'e İzmir suikastı yapılmış,  babası da bu o0lay üzerine  "Bu bizim son şansımız, kıymetini bilelim"[1]demişti Bu sözler Küçük Avni'nin ruhunda derin izler bırakmış, Avni Arbaş'ın  Mustafa Kemal hayranlığı o günlerden başlamıuştı. Bu nedenle ilerleyen yıllarda çok sayıda Atatürk portresi yapmasının nedeni bu olacaktı.

 Babasın 1929 yılında Sivas’ta öldüğünde Küçük Avni henüz on yaşındaydı. [2] Babası Mehmet Nuri Bey'in  ölümü üzerine annesi  Rana Hanım ile birlikte Aydın'a geri döndüler. Cumhuriyetin kuruluşunun ardından Aydına yerleşen aile 1927 yılına kadar Aydın'da kaldı. [3] Avni de ilkokula bu şehirde başlamıştı.  1927 yılında  annesi Rana Hanımla birlikte İstanbul'a taşındılar ve sanatçı  İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ne kayıt oldu. [4] Bu okulda ona babasından miras kalan  resim tutkusunu  geliştirip ilerletecek uygun bir ortam bulmuştu.  Resim öğretmeni olan  asker ressamlardan Mehmet Ali Beyin yönetimindeki resim atölyesinde, Cihat Burak, Selim Turan gibi geleceğin önemli Türk ressamları ile bir arada resim sanatı üzerinde dersler görmeye başladı. Bu atölye sanatçının resim alanındaki ilk önemli dersleri aldığı ve ilk  resimlerini yaptığı  bir ortam oluyordu.

O günün Galatasaray Lisesi öğrencileri ve günümüz ressamları Cihat Burak ile  Ressam Selim Turan’la birlikte asker ressamlardan Mehmet Ali Bey’in öğrencisi olarak zamanının en iyi resim öğrenme ortamında bulunmuştu. İçindeki resim sevgisi onun hayatının bir parçası oluyordu. Sadece Mehmet Ali Bey’in  atölyesinde resim dersi almak ona yetmeyecekti bu yüzden dönemin Akademi hocaları olan İbrahim Safi ile Naci Kalmukoğlu’nun atölyelerinde de çalışmalara katılıyor resim alanında kendini yetiştirmeye gayret ediyordu.  [5] Daha öğrencilik yıllarındayken İstanbul'un sanat çevrelerine girmeye çalışıyor bunu da başarıyordu.  [6] İbrahim Safi ile Naci Kalmukoğlu’nun atölyelerinde Akademi`nin, “Cours de soir” denilen kayıtlı öğrenci olmayan yetenekli gençlere çalışma ortamı ve model sağlayan gece kurslarına gitmeye başlamıştı. Bir süre sonra 1937'de Galatasaray Lisesi'nden ayrılıp Güzel Sanatlar Akademisi'ne gitmeye karar verdi.

Bu karar onun hayatındaki resim çizgisini kesin bir yol haline getirecek  Akademide  Modern Türk resim sanatının kurucusu ve Devlet Güzel Sanatlar akademisi Resim bölümünün omurgasını kuran Leopold Levy’n ve  Modern Türk Resim sanatının belli başlı km taşlarından birisi olan  İbrahim Çallı  'nın  atölyesine girecekti.

1937 yılında şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi orta kısmına girmek üzere Galatasaray Lisesi’nden ayrıldı.   İbrahim Çallı  ve Leopold Levy’nin atölyelerinde çalışan Arbaş, Akademi’de kaldığı dokuz yılın son dönemlerinde Devlet Resim ve Heykel Sergilerine katılmaya başladı.  1946 yılında okulu bitirdikten sonra; dönemin Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Hasan Ali Yücel’in çabalarıyla düzenlenen “Yurt Gezileri”ne katılarak Siirt’e gitti.[7]

1943 yılında, Zerrin adında, Fransızca bilen, Tatar kökenli bir genç kızla evlendi.[8] Bu arada başta Liman Sergisi olmak üzere birçok karma sergiye katıldı. Akademideki eğitimini tamamladıktan sonra Fransız Hükümeti'nin verdiği bursla o yılların sanat merkezi Paris'e gider.[9]  Paris'e giderken diplomasını bile almayacaktır.[10] Otuz  yıl sürecek olan Fransa serüveninin başında acı bir olay yaşayan Avni Arbaş, "küçük kızının doğumu sırasında eşi Zerrin'i kaybeder ve biricik kızına, ölen sevgili eşinin ismini verdi.[11] Ancak kızına tek başına bakamayınca onu İstanbul'a anneannesinin yanına göndermek zorunda kaldı. [12]  İşte sözünü ettiğimiz küçük kızı Zerrin büyüdüğünde Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilecek olan Zerrin Arbaş'tan başkası değildir.  [13]

Fransız Hükümeti’nin bursu ile Paris’e giden sanatçı, 1946 sanatçı, aynı dönemde yaşamlarını Paris'te sürdüren ressamlarımız Fikret Mualla, Abidin Dino, Nejad Devrim, Mübin Orhon ile birlikte "L'Ecole de Paris" sanatçıları arasında anılmaya başladı. [14]  1951 yılında Türkiye’de Maya Galerisi’nde, 1954 yılında ise Paris’te Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı kitabından esinlenerek yaptığı çalışmaları ile ilk sergilerini açtı. " İlk kişisel sergisi, Paris'ten gönderdiği resimleriyle, 1951 yılında İstanbul'da yeni açılan Maya Galerisi'nde açıldı. [15] İki yıl sonra 1953 Paris'te Galerie La Roue'de sergi açan  Arbaş'ın çalışmalarının çoğunu köy manzaraları ve köy hayatı konulu resimler oluşturuyordu. 1951'den bu yana İstanbul, New York, Paris, Ohio gibi sanat merkezlerinde kişisel sergiler gerçekleştirdi. [16]

1943 yılında evlendiği eşi Zerrin’in ölümü üzerine 950`lerin başlarından beri birlikte olduğu Henriette Lapouge ile 1958 yılında ikinci evliliğini yaptı. Sanatını ve yeteneklerini iyice geliştiren Avni Arbaş, Paris, Antibes ve Vallauris`te, aralarında Picasso, Tristan Tzara, Aragon, Prevert kardeşlerin de bulunduğu çok ünlü ressamlar dostlar ve sanatçılar çevresi edinmişti. [17] Artık o  Ecole de Paris ressamları arasında yerini alan meşhur bir Türk ressamıydı.  Bu çevrenin sayesinde 1966 yılında Henri Montherlant’ın 3. cildini onbeş Litho (Taş baskı) çalışmasıyla resimlemeyi başaracaktı.  Bu eserin lüks baskısında, sanatçının, Fernand Mourlot Atölyesinde gerçekleştirdiği on beş özgün litho yer almaktaydı.

Fakat 1937 yılında burslu olarak gittiği Fransa'dan yurda hiç dönmemiş dolayısı ile askerlik hizmetini de yapmamıştı. Askerliğini yapmayanların ve yurt dışından dönmeyenlerin TC vatandaşlığından çıkarılmasını gerektiren kanun çıktıktan sonra resim alanındaki üstün başarısına rağmen Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı.  Bu nedenle uzun bir müddet Türkiye’ye dönemediği gibi Türk vatandaşlığından da çıkarılmış olmasından dolayı ülkeye dönmekten çekinmişti.

1977 yılında Türkiye’ye döndü ancak; askerliğini yapmadığı gerekçesiyle vatandaşlığını kaybettiğini öğrenince sıkıntılı süreçler yaşamaya başladı. . Verdiği  büyük mücadele sonunda vatandaşlığını yeniden elde etti. Bu dönemde ağırlıklı olarak Mustafa Kemal portrelerinin yanı sıra, "İstanbul" ve "Boğaz" ve Marmara`nın manzaralarını, güney sahillerini, balıkları, balıkçıları, meyveleri ve çiçekleri resimledi.

Paris’te iken zaman zaman Paris’e uğrayan Nazım Hikmet’in karakalem portreleri üzerinde de çalışan sanatçı,[18]  Türk vatandaşlığını yeniden elde etmeyi başardıktan sonra İzmir Foça’ya yerleşmiş yaşamını  ölümüne kadar Foça'da sürdürmüştü. Foça’da iken 2003 yılında kansere yenik düşen sanatçı; yaşamını sürdürdüğü İzmir’in Foça ilçesinde 84 yaşında iken  öldü.

Sanatçının yapıtları İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Ankara Resim ve Heykel Müzesi, Musee de Picasso (Antibes), Amman Güzel Sanatlar Müzesi gibi kurumların yanı sıra, Türkiye, Fransa, İtalya, İsviçre ve ABD'deki özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Sanatçı, 60 yılı askın sanat yaşamını bir cümle ile özetlemiş: "Kendime hiç ihanet etmedim" [19] demiştir. Kızı Zerrin Arbaş  Türkiye Güzeli seçilmiş, torunu Derya Arbaş ise sinema sanatçısı olmuştur.

   

SANATÇI DETAYLARI

Avni Arbas'ın resimle ilişkisi çocukluk günlerine, babası, Kuvâyi Milliye subaylarından süvari albayı Mehmet Nuri Bey'in çalışma odasında gördüğü suluboyalara ve yine babasıyla başladığı ilk resim alıştırmalarına kadar uzanır [20]  İlk karlamalarını babası ile yapan sanatçı bu günleri şu şekilde dile getirmiştir. " Kendimi bildim bileli, resimle
iç içeyim, hayatımın hiçbir dönemimde "ne yapmalıyım?", "ne olmalıyım?" gibi bir düşüncem ve endişem olmadı"  

"Avni Arbaş ilk kez gerçek bir resimle, bir kartpostalda tanıştı. Turner’in bir resmiydi bu. 1928’in Üsküdar’ında bir kırtasiyeciye hangi rüzgâr atmıştı bu kartpostalı" [21]

Daha çocukken ressam olmaya karar veren Avni Arbaş 1970 ve 80'li yıllarda ağırlıklı olarak "Mustafa Kemal" portrelerinin yanı sıra, "İstanbul" ve "Boğaz" konulu  tablolar üzerinde çalışmıştı.
"Neden resim yapıyorum? Kendi hissettiklerimi anlatmak için... Başkalarının söylediklerini yaparsam kendi resmimi yapmamış olurum.Geleceğin veya geçmesin değil kendi resmimin peşindeyim ben"  ( Ferit Edgü )

Ferid Edgü, "Avni Arbaş’a en yakın sanatçının Picasso".. Olduğunu belirterek  ‘Resim, benden daha güçlü, ne isterse yaptırıyor bana” diyen Picasso’nun tam tersine, Arbaş’ın “Resme söz geçirmeye çalıştığını” söylemiştir. Sanatçının, öğrencilik döneminden yıllar sonra gerçekleştirdiği gerek desenlerinde, gerek yağlıboyalarında beli bir ustalığın izlerini taşıdığını ekleyen Edgü, Arbaş’ın sanat çizgisini ise şöyle değerlendirir: “...Bu resimlerde gördüğüm bir şey var ki, o, pek o kadar olağan değil. Avni’nin Türkiye’de, daha sonra Fransa’da, daha sonra yine Türkiye’de geçen, uzun sanat yaşamı boyunca, Akademi’deki gençlik yıllarında tuttuğu yoldan ayrılmamış olması. Kuşkusuz, aradan geçen yıllar boyunca hep aynı resmi yaptı demiyorum. Ama, her zaman, aynı anlayışta resimler yaptı, diyorum. “ [22]

Edgü, Arbas'ın sanat çizgisini ise söyle değerlendiriyor: "...Bu resimlerde gördüğüm bir şey var ki, o, pek o kadar olağan değil. Avni'nin Türkiye'de, daha sonra Fransa'da, daha sonra yine Türkiye'de geçen, uzun sanat yasamı boyunca, Akademi'deki gençlik yıllarında tuttuğu yoldan ayrılmamış olması. Kuskusuz, aradan geçen yıllar boyunca hep aynı resmi yaptı demiyorum. Ama her zaman, aynı anlayışta resimler yaptı, diyorum" [23]

." Elestirmenler, Avni Arbas'ı doğanın bir kopyacısı olmaktan kurtaranın, modeli yani doğayı kendi tuvalinde yeniden yaratması olarak yorumluyor. Ferit Edgü ise "Arbas'ın
yapıtlarında, sahte bir naiflik, folklara dayalı bir yerellik ve rastlantısal bir şiirsellik yok. Arbaş'ın resimlerinde insanlar var, dünya var... Özellikle de atlar, hareket ve mücadele." diyor. [24]

"Onun resimlerinin çıkış noktası heyecanlar, gözlemler, sevgiler, tutkular, başkaldırılar, özlemler... Resminin temelinde doğa vardır. Nerede yaşadıysa, oranın manzarasını, yani doğal görünümlerin, renklerini tuvalinde yansıtmıştır. Çoğu kez insanlarıyla birlikte. Sokaklar, kırlar, deniz kıyısındaki insanlar, balıkçılar. Natürmortlar; Çiçekler 1950’lerin ortalarından beri karşımıza çıkar." [25]