SEMAVİ ZİKRİN ŞEMAİLİ:İNSAN

Bugün elimizin altındaki yeryüzü kaynaklarına göre bizlere ulaşan en son ilahi metin olan Kuran-ı Kerim orijinal dili olan Arapça lafzıyla evrene ve içinde barındırdığı tüm varlığa kesinliğiyle sarsıcı; keskinliğiyle de ürpertici tarzda şunu sorar: Rahman 55/37.
فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ
‘‘Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman (haliniz ne olur?)’’ İşte kaleme almaya çalıştığım bu metin bu sorudan kaynaklanan araştırma ve çabalarımın size en doğru bir şekilde aktarılması gayesi taşıyan bir makale metnidir. Metnin konusu; bu soru hakkında evrenin tüm türlerinin canlı cansız orijinal diliyle varoluş seramonisine1  kattıkları ses kaydından kesin bilgime ulaşan kısmından oluşmaktadır: insan ve ne zikrettiği. Zaten makaleden maksat da o değil mi? Bir konu hakkında söylenmiş söz, nutuk, kayda alınmış yazı. Aslında ben gördüm ki varlık konusuna dair insanın yazdığı en anlamlı makalenin ( مقالة)
tamamı bundan ibaret. ‘Bugün zikrettiğim ne ise o gün halim de odur.’
Yazım zikrin kavram olarak ne demek olduğundan çok; Tasavvufi metin olma özelliği korunarak içeriği yani insanın iç âlemine yönelik anlam ve etkileri esasıyla şekillendirilmeye çalışılmıştır.
Kur’an-ı Kerim de farklı iki surenin bu varoluş hakikatini ifade eden aynı ayetler ile başlaması dikkat çekicidir. ‘Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir,  hüküm ve hikmet sahibidir.’ (Haşr 59/1 ve Cuma 62/1).
Bu amaçla anlamakla eşdeğer manada kullandığım gördüm ki kelimesini aktarmaya yönelik birincil kaynağım olan insan kadar kıymetli bir varlığın üzerinden yaptığım gözleme dayalı müşahhas tasvirlerim paylaşılmıştır.
Takdir edersiniz ki varoluşsal bilginin aktarılmasında en mümeyyiz gayreti gösteren Peygamberler dâhil bu konuda hiç kimse insanoğluna söz söyletme yetkisine sahip değildir. İslamiyet dininin yeryüzünde kurucusu ve getirdiği ilahi kaynakta en güzel temsilcisi olduğu yazılan Hazreti Muhammed aleyhisselama yöneltilen ilahi hitapta bu gayet nettir:
Ğâşiye, 88/22. Ayet
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ  “Sen, onlar üzerinde bir zorlayıcı değilsin.”
 Kâf- 50/45. Ayet
نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَع۪يدِ  ‘‘Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorlayıcı değilsin. O halde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur'an ile öğüt ver.’’
Bu ürpertici boyuttaki evrensel çağrının öğüdünü ise İslam Peygamberi kendisine verilen cevamı’ul kelim özelliği sayesinde ruhlarımızı sakinleştiren kolaylık içeren sade bir forma sığdırdığı latif ve derinlikli rahmetiyle defeatle beyan etmiştir: Kalbinin özünden gelen bir samimiyetle
لاله  اللله
Lailahe illallah diyen yanıp kızaran dehşetli gökyüzü tablosunda yer almayabilir2. Aynı gökyüzünde bir cennet gülü şeklinde açabilir. Dile getirdiği bu öğüdüne işitip ses verenler daha yeryüzünde iken ruhları ile semalara yükselebilir3.Mevlana Hazretleri mesnevisinde ne veciz özetlemiştir: “Sen güneşin bulutun yıldızların bir cüzü idin;şimdi insan lokması olarak nefs,fiil,söz ve düşünceye dönüştün.”
İnsan zikrinden aldığı güçle evrenle bütünleşebilir. dağlar taşlar ona eşlik edebilir4. Peygamber Efendimiz’in bildirdiği zikrin en efdali ile varlığın en efdali olabilir.
“Kim, ‘lâ ilâhe illallah’ı bilerek ölürse Cennete girer5.”, “Kıyâmet Günü’nde insanların en bahtiyar olanı, kalbi veya nefsi itibariyle gönülden ‘lâ ilâhe illallah’ diyendir6”.                       Burada bu ilahi davetin İslam Tasavvufunun geleneksel bir ritüeli olan benim de davetli öğrenci olarak katıldığım; Peygamber varisi Ahmed Er Rufai Hazretleri’nin manevi feyzine dayanan ve Kenan Rifai Hazretleri’nin anıldığı bir zikir meclisindeki müşahhas müşahedelerime yer vermek istiyorum. Boyunları bükük, teslimiyet içinde gözleri dünyaya kapalı dervişanları başlarıyla sağa sola esen sümbüller gibi kendilerinden geçmiş vaziyette gördüm. “Nuril Huda” lafzıyla salatu selamlardan sonra “Efdalu zikre.” geçildiğinde “Medet ya tabibel kulub.” denildiğinde Allah Allah Hayy nidasıyla başlarını önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa çevirdiklerinde “Ya zel lutfi ya zel kerem.” Ya zel Abdulkadir Geylani aşkı ile aydınlanır ruhlarımız ya medet ya Mevlana Celaleddin Rumi Allah’ın sevdiği Celil ya şefaati ya İmam Şazeli diyişlerini kaydettim. Onları elpençe divan seyyidlerin huzurunda sallanan buğday başaklarına benzettim. Sultanul Ahmedul Er Rufai denildiğinde coşkuyla pesleşen güçlü coşkulu bir ritme geçildiğini hayretle gördüm. kelimei tevhid çekilirken zikir; yekvücut bir halin ritmi kadar hızlandı ses ve tavırlar güçlendi. Hayy zikrine geçildiğinde ise sabitlendiğini durmuş bir kalb çizgisini andıran bu tabloyu sizlere doğru aktarmak üzere not ettim. Kalp atışları halinde soluk soluğa Allah Allah Allah dediklerini işittim. Bulduğu en yakın yerden mahçup bir tavırla zikre katılıyordu. “Sen zikrin şifasına erdir.” duası edildikten sonra eller açık, kollar omuzlardan sarkık; sarkaç gibi bir salınım hareketiyle birbirlerinden rezonans alır halde tesbih eden dervişleri kelimelerin yettiğince teşbihe çalıştım. Zikrin ayakta devam eden kısmında aralarında bir grup belli makam ve usulle dualar salatı şerifler naatlar okumaya devam ettiler. Çalınan bendir zikri tasavvurumda Anadoluya taşımıştı. Bu manevi gözlemde beni en çok etkileyen şu oldu: Birbirine bitişik halde omuz omuza çekilen sesli zikir art arda dizili sıradağlar şeklinde bir kuvveti aktarır vaziyetteydi. Bir ara mesh giyenleri farkettiğimde neyin davudi sesi duyulmaya başladı. Mevlana’nın varlığından yayılan huzur ve sekine mekana derinlik ve sessizlik olarak yayıldı.
Zikrin sonunda başındaki tavrı anladım. Zikre başlamadan önce bu sekine7 ve eminliğin indiği mekanın yeri başında öpüldü alın konuldu tekrar öpüldü. İsmi pak Ali Muhammed tam bu esnada söylenildi. Azameti Hudara tekbirlerinin büyüklüğü karşısında beller bükük dua edildi. İslam tasavvufuna dair tecrübi bir seyirci olarak katıldığım zikrin sadece sonundaki duaya kendi inanç boyutuma göre sessizce ve gönülden ettiğim dua ile iştirak ettim. Zikir insanın kendisine dönmesidir, iç yüzüyle buluşmasıdır. İtaat vadisinde çözülmüş sevgi vaadi Mevlana Hazretlerinde ise zikir yere ayak basmanın göğe yükselmiş müşahedesidir. Algıladığı en yakın madde olan dünyadan sıyrılarak bu dünyaya gönderildiği özüne ulaşmak için nefsini nefesiyle buluşturur.
İslam Tasavvufunun efdal veçhesine baktığımızda zikirle ağarmamış sima, nurlanmamış zerre göremeyiz. Bu tafdilden nasiplenen altın zikir halkasından çektiğim bir tanımda İbnu’l Arabi Hazretleri şöyle der zikir yücelik ve şeref demektir. Nesutu unuttum kelimesinin zıddı zekertu hatırladım kökünden gelmektedir. Yine zikir müşahede ve keşfi sağlayan huzurdur. Zikir zıddı gaflet olan huzurdur8. İbnü’l Arabi Hazretleri ilahi varidatı hiyerarşilendirir. Vahiy-ilham-varid ekseninde vird edindiğimiz kelimenin çok tekrarı ile o şeyin hakikatini istememiz arasında bağlantı kurar. Bu mahiyette zikir, Peygamber boyutunda vahyi çekecek ehlullah nazarında ise ilhamı ve sırrı açacak ebedilikle kurulan irtibatın nurdan bağıdır.                                       
 SONUÇ
Tasavvufta cennete giriş kapısı kalp olduğu için zikirde kalpten içeri girdiğinde nefis varlığından mutmainne olmuş olarak rızaya erer, kalp gam ve kasvet içeren dünya ağırlıklarından kurtulur ve hafifler, ruh daha bu dünyadan cenneti müşahedeye zikir sayesinde açılır. Zikreden kalb, hem kendi varlığı hem de yaydığı sekine ve nur frekansıyla etrafı için cennet müşahadesi ve emniyet haline gelir. Tasavvuf nihai hedefiyle kapısını çalan insanlığı bu canlılığa ulaştırma yolu ve yöntemidir.
 
Peygamber Efendimiz’in “Allah’ı zikreden ile zikretmeyen arasındaki fark, ölü ile diri arasındaki fark gibidir.” mübarek beyanının yaşanması ve yaşatılmasından ibarettir. Zikir Allah’a ulaşan nefesler adedince yol olduğunu bildiren İslam hakikatine göre Allah ile kulu arasındaki iletişimin  ve bu sayede nefesleri ölümsüzleştirmenin kutlu vasıtasıdır
KAYNAKÇA
Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, OTTO Yayınları, İstanbul, 2014.
El-Hakim, Suad, İbnü’l-Arabi Sözlüğü, Çev. Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2005.
İbn Atâullah İskenderi,  Kurtuluş Anahtarı Ruhların Kandili, Nefes Yayınları, İstanbul, 2015.
İmam Buhari, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, Karınca & Polen Yayınları, İstanbul, 2016.
Küçük, Osman Nuri, Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim -Benliğin Dönüşümü ve Mi’râcı-, İnsan Yayınları, İstanbul, 2015.
Yazır, Muhammed Hamdi, Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli, Huzur Yayınevi, İstanbul, 2013.
Çift, Salih, “Tasavvufta Sekîne Kavramı”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.15, S. 2, Bursa, 2006.
 





Asya Esmeray DaharlıÜye / Kadın / 2/5/2018