ASKER
AYIN YAZISI

ASKER

-Anne yarın askere gidiyom.

-Yarın mı? Benim niye haberim yok?

-Mektup gelmişti ya “Juni”nin 7’sinde oraya gitmem gerekiyor, diye yazıyordu.

-Hazırlandın mı?

-Hazırlanıyom.

-Benim yapacağım bir şey var mı?

-Yok... Çamaşırlarımı makineye attım, yıkanıyor. Geçen seneden beri askerlik çantamı açmamıştım şimdi onu açıp bakacam.

-Tamam... Bir şey istersen söyle.

-Söylerim...

   Oğlum askere gidiyor. Gururluyum tabii ki. Geçen sene de gitti, önceki sene de, ondan önceki sene de... Buradaki sistem böyle...

   İlk olarak 19 yaşında gidiyorlar. Oğlum önce sağlık testlerinden geçti, sonra teknik sınavlardan. Sınavda yüksek bir puan tutturdu. Ordunun en gözde sınıfına girdi. “Panzergrenadier”...

   Kazandığını öğrenince:

-Heey tankçı oldum ben, demişti.

-Aman aman oğluşum tanklara mı binecek, uzun namlularla atışlar mı yapacak, bizi mi koruyacak, o varken biz rahat mı uyuyacaz...

-İlk tanıştığımız “Kommandant” da öyle bir konuşma yaptı. Biz dağlardayız diye siz niye rahat uyuyacaksınız ben anlamadım.

-Koruyorsunuz ya bizi.

-Savaş mı var?

-Ordu, bir milletin koruyucusudur. Savaş olsa da olmasa da... Belki bir gün birileri saldırır diye hazırda bekler. Güçlü sağlıklı gençler, iyi donatılmış silah ve makineler, tanklar, uçaklar, helikopterler olacak ki kimse bize saldırmasın.

-Ama çok “Kuul” olacağım. Arkadaşlarım sınavlara girdi kazanamadı, sadece ben kazandım bu bölümü.

-Aslan oğlum benim. Her Türk asker doğar!.. Yiğidim!

-İsviçre askeriyim ama...

-Olsun, biz asker milletiz, severiz asker oğluşları...

   İlk sene 8 aylığına gitmişti. Her hafta sonu geliyordu. Gelir gelmez çamaşırlarını yıkıyor, Pazar akşamına yetiştiriyorduk. Sonra kendi işlerini kendi yapmaya başladı. Davranışları da değişmişti sanki. Her an bir yerden emir alacak ve o da oraya koşacak gibi hazırdı. Yemeği çok hızlı yiyordu. 10 dakikada kalkıyordu sofradan. Benim, evde kendi kontrolüm altında öğretemediğim bir çok şey gökten yağmış, üstüne karakter olarak yapışmıştı âdeta.

-Emirleri yerine getirmek gerekiyor, biri yapmasa bütün düzen bozuluyor. Herkes kendine de çevresine de bakmak zorunda. En ufak bir düdükte veya komutta bütün takım hazır olacak, yoksa hiç bir şey yeniden düzelmiyor, diyordu.

   Artık karşımda yattığı yerden kalkmayan, gününü oyunlarla geçiren, yemek seçen, bulaşığını bile toplamayan, çoraplarını sağa sola atan çocuk yoktu.

-Sen ne güzel oldun böyle, deyince

-Askerlik beni adam etti, diyordu.

   İkinci seneden itibaren her sene, değişik mevsimlerde 3 veya 4 haftalığına gitti askere. En son gittiğinde dönem arkadaşlarının bazılarının evlendiğini, göbek yaptığını görmüş. “Şişmanlamışlar, oysa her sene askere geliyorlar, insan dikkat eder.” demişti. “Şişmanlık, çok kötü bir şey. Askeri yavaşlatıyor çünkü.” diye de devam etmişti.

   Şimdi korona tedbirleri de var. Gelen bütün askerlere ilk önce test yapacaklar. “Gene o uzun çubuğu burnumun taa derinine kadar sokacaklar.” dedi.

   Askerliğin en rahat sınıfı, sınavlarda en düşük puanı alanların gönderildiği bölüm, “Zivilschutz” (Sivil savunma) idi. Salgından dolayı en çok çalışan sınıf da o oldu. Bütün hastanelerin giriş çıkışlarını kontrol ettiler. Çadır hastaneleri kurdular, ilk görülen vakalarla ilk temas edenler de onlardı. Hastayı evinden alıp hastaneye yine onlar getirdi. Gördüğümüz bütün ambulanslar da hâki yeşil, asker ambulansıydı. Her gün caddelerde üstleri tamamen kapalı, askeri araçlar geçiyordu. Tabii ki bu askerlerin içinde de koronaya yakalananlar oluyordu. Bunları konuşurken, “Ordunun hiç bir bölümü gereksiz değildir. Her an her türlü düşmana karşı savunma gücümüz ‘Stark’(sağlam) olmalı ki evdekiler rahat uyusun.” dedi. Güldüm. Bu “Rahat uyuma”daki mecazı anlaması 5 yıl sürmüştü. Her duyduğunda “Uyumaya ne kadar meraklıymışsınız.” diyordu oysa ki.

   Bugün onu “Bahnhof”a (Tren istasyonu) bıraktık. Arabadan inmeden önce elini uzatıp “Hoşça kal.” dedi. Ne de olsa hafta sonu geliyorum diye vedalaşmaya gerek görmez, böylesi durumlarda güler geçerdi. Biz zorla yakalar öperdik. Şaşırmadım desem yalan olur. Ben de elimi uzattım, salgının hayatımıza soktuğu, bir yumruk selamlaşması yaptık.

-Haydi güle güle git, hayırlı teskereler...

-Teskere mi..? O ne?

-Güzel bitir, güzel dön... gibi bir şey.

-Haa... Sen de hakkını helal et anne!

-...

   Bir şey diyemedim. Boğazıma bir yumru takıldı. Büyük ihtimal Türkiye’de askere giden gençlerin anneleriyle vedalaşırken söylediği sözü duymuş ve “Türkçede böyleymiş demek ki” diye ezberlemiş, gerçek anlamını bilmeden.

   Ah be çocuk... Ne dedin şimdi sen? Hakkım tabii ki helaldir sana. Oğlunu, geri dönmeyeceğini bilerek, düğün gecesi Çanakkale’ye gönderen Elif Ninemiz gibi, yaşı kaç olursa olsun, gördüğü bütün askerlere “Babam” diye hitap eden Çanakkale yetimi Fatma Ninemiz gibi, Şırnak şehidi Işık’ın annesi Meryem Halan gibi, Sur şehidi Uğur’un annesi Beyhan teyzen gibi şehit öğrencisinin adını kendi oğluna koyan annen gibi... Tabii ki sana hakkımı helal ediyorum.

   Biliyorum burada savaş yok, terör yok, oyun yok, entrika yok ama şimdi askersin ya benim de oğlumsun ya... Hakkım tabii ki helaldir sana.

 

 

 

 

 

 

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 19.06.2016