SIZLAYAN KOLLARIMA
AYIN YAZISI

SIZLAYAN KOLLARIMA

   İki gündür şehir dışındaydım. Her yolculuk sonrası “ Salimen vardım.” araması yaparım. Bu defa salimen vardığımı kimseye söyleyemedim. Aramalarım cevapsız kaldı.

   O iki gün nasıl geçti bir ben bilirim,  bir Allah. Hafta içi öğretmen, hafta sonu öğrenci olduğum günler... Yüksek lisans tezim için üniversitenin şehrine gelir, bazen kütüphaneleri bazen hocamın kapısını aşındırırdım. Hocayla bir kafede buluşur, kendimize sessiz bir masa ayarlardık. Bavulumda taşıdığım “Evrak-ı perişanım”ı önümüze döker, tek tek incelerdik. O zamanlar “Kitap kafe” işletmeleri yoktu. Olsaymış çok işimize yararmış muhakkak. Biz daha çok, Öğretmenevi lokalinde bir araya geliyorduk.

   Ev, cevap vermeyince annemi hastanede arardım. Yine öyle yaptım. Otobüsten iner inmez, doğruca hastaneye geldim. O, her zaman önünden geçtiğimiz büyük kapıdan girip, asansöre yöneldim. Dahiliye katına bastım. İçimde fırtınalar kopuyordu. Bir aklım inşallah annemi burada bulurum, derken bir aklım da inşallah değildir, diyordu. Burada olsa hastalığına müdahale edilmiş, güvenli ellerde olur. Değilse belki hiç hastalanmamış buraya da gelmemiş olur. O zaman niye telefona cevap vermedi? Evde bir köşede düşmüş, bayılmışsa, ya kalkamıyorsa?.. Yok yok öyle olsa komşular telefona bakarlardı...

   Karışık düşünceler beynimi yakıyor, azıcık güç alır mıyım diye, içi kâğıt dolu bavulun kulpunu tırnağımla sıkıyordum.

   Asansör, dahiliye katında durdu. Otomatik kapı açılır açılmaz, dışarı çıktım. Banketin önünde iki hemşire konuşuyordu. Yanlarına yürüdüm, annemi soracaktım ki sohbetlerine kulak misafiri oldum:

-Müzeyyen Hanım pek neşeliydi bugün. Sabah şarkı söyleyerek uyandı. Yanındaydım.

-Yaa sorma... Ne tatlı kadın ama. İnsan bu kadar şen şakrak bir kadının hasta olduğunu görünce şaşırıyor.

-Kim bilir sakladığı neler vardır, bize göstermediğine bakma. Sabah bana “Eşim geldi, elimi tuttu, uyandırdı beni. Beraber şarkı söyledik.” dedi. “Beni götürmeye geldiysen hemen götürme, kız okuldan gelsin öyle gidelim.” dedim. O anda içeri sen girdin” dedi. Ben de “Nereye gidiyormuşsun, iyileşiyorsun işte.” dedim.

-Ben Adile Hanım diyorum, bir gülüyor Adile Naşit gelmiş gibi oluyor.

-Zerrin Abla da Neriman Köksal demiş geçende... Söylediği şarkının bir yerinde takılmış. Gelene geçene soruyormuş. Herkes o şarkının peşinde şimdi.

-Yaa... Bazen bana da olur... Çok iyi bildiğim bir şeyi hatırlayamam, bütün gün beynimi kemirir.

-Doktor Osman Bey, “Müzeyyen Hanım” diyordu, mutlaka bir şarkıyla karşılıyor doktoru. Benim de dilime ondan takıldı.

   Hafifçe öksürür gibi yaptım. Dönüp bana baktılar:

-Afedersiniz... Annem... Nasıl?.. Adile Naşit gibi gülen, Müzeyyen Senar gibi şarkı söyleyen, Neriman Köksal duruşlu kadın...

Hemşireler birden ciddileşti:

-Şu anda stabil. Doktoruyla konuşun, o anlatsın.

-Pekii teşekkürler. Annem hangi odada?

Hemşirelerden biri:

-Sizi odasına götüreyim, serumu bitmek üzereydi, değiştirecektim zaten, dedi.

Beraberce yürüdük. Banketteki  hemşire telefonla doktoru aradı. “Müzeyyen Hanım’ın kızı geldi hocam, haber verin demiştiniz.” diyen sesini arkada bıraktık.

Hemşire Hanım kapıyı açmadan önce, sakinleşmeye çalışmamın son aşaması olarak dudaklarımı kemiriyordum, acıyınca bıraktım. Derin derin bir kaç nefes aldım verdim. Dizlerimin titremesi devam ederek odaya girdim.

Annem yatağında dik oturuyordu. Yüzü sapsarıydı. Bir kolunda serum takılıydı. Diğer elinin üstünde başka bir kateter daha vardı. Acilde bir kaç yerini delip öyle vermişler serumları, iğneleri belli ki...

Gülümsedi.

-Nerden bildin burda olduğumu?

-Ben bilirim.

-Korkmadın değil mi?

-Yok...Tahmin ettim. Seni evde bulamayınca kesin hastanededir, diyorum artık... Ama sana demiştim, “Gel Osman Bey’e gösterelim seni” diye.

-Bu kadar kötü olacağımı bilemedim. Günlük ilaçlarımı içiyordum bir şey olmaz ne de olsa diyordum.

-Nasıl geldin?

-Sabah sen gidince, baktım  ortalık kararıyor gibi oldu, sonra titreme tuttu. Bir şeylerin ters gittiğini anladım. Ambulans istedim. Kalktım kapıyı da açık bıraktım. Sağlık görevlileri beni yerde baygın bulmuşlar. Gözlerimi burada açtım.

-Ah anne... Sen, ben gidene kadar, saklamışsındır neler olduğunu.

-Dersinden geri kalma... Bana zaten bakıyorlar... Hastaneye sen getirsen n’olacaktı ki?.. Yine beni bugün görecektin...

Doktorun sesiyle sustuk:

-Kızınız gelmiş Müzeyyen Hanım.

Annem:

-Evet... İki gündür telefona bakmıyorum diye direkt hastaneye gelmiş.

-Sizin şu neşeli yüzünüzün ardında, organlarınızın aslında nasıl ağladığını biliyor demek ki Müzeyyen Hanım. Bugün kızım gelecek diye arkana dört yastık koydurup dik oturmaya çalışsan da ondan saklayamıyorsun.

-Aman doktorcum, siz varsınız ya evvelallah bakıyorsunuz, iyileştiriyorsunuz, iyiyim ben.

   Doktor bana döndü. Kolunda, kocaman pembe bir saat görünüyordu. Gözlerim ister istemez ona  takılı kaldı. Sanki iyice göreyim diye ellerini kollarını abartılı bir şekilde sallayarak konuşmaya başladı.

-Annenizin hastalıklarını biliyor musunuz?

-Şeker var, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, geçen hafta böbrek taşı düşürdü. “Düştü ne de olsa” diye buraya gelmedi. “Düşüremeseydim gelirdim.” dedi, dinlemedi beni.

-Tahmin edersiniz, yoğun bakımdaydı, bugün aldık servise. Tansiyonu nihayet normal seyrine geldi. Şekeri de iyi... E kalp yoruldu tabii ki... Bir kaç gün daha kalabilir, iyice toparlansın. Sizinle daha detaylı bir şekilde konuşuruz. Ama sonra... Şimdi nöbetim bitti. Eve gidecem artık. Geçmiş olsun.

-Teşekkürler Doktor Bey... İyi ki burdaymışsınız. Siz varsınız diye benim de içim rahat, dedim.

   Kolundaki saati gösterip:

-Güzelmiş... Her zaman gülüyor gibi tatlı bir renk.

-Kızımın hediyesi... “Küçük çubuk dördün, büyük çubuk altının üstündeyken geleceksin değil mi?” diyerek hediye etti bana. Nöbetim biter bitmez eve gidiyorum, onu bekletmemek için...

-Ne güzel... Allah bağışlasın.

-Teşekkürler...

Annem, belki beni rahatlamak istediğinden belki gerçekten merak ettiğinden, her gelen geçene sorduğu o soruyu  doktora da sordu:

-Doktorcuum, siz bilirsiniz, hani bir şarkı var. Sabahtan beri aklımda. Bir yere geliyorum, takılıyorum. “Burası böyle miydi?” diyorum da bana anlamsız geliyor. Bir de size sorsam...

-Bütün servis, o şarkıyı soruyor birbirine. Herkese sormuşsunuz Müzeyyen Hanım. Hiç Müzeyyen Hanımlar şarkı sözünü unutur mu?

-Benim kadar öbür tarafa gidip gelsinler de bakalım akıllarında ne kalacak o Müzeyyenlerin? Deyip, Adile Naşit gülüşüyle güldü.

-Valla siz gülün, bize de ilaç olsun gülmeniz. Haydi sorun bakalım neymiş şu meşhuur şarkı?

   Annem, gerçekten Müzeyyen Senar edasıyla başını hafif sallayarak, gözlerini kapatarak okumaya başladı:

-Hiç bir şeyde gözüm yok

Sen yanımda ol yeter

Kapkaranlık odama

Mehtap gibi dol yeter

-Ee... Güzeeel... Nereyi bulamadınız ki?

-Yağmur vururken cama

Dalarken gece gama

Sızlayan kollarıma

Usulca sokul yeter...

   Ben güldüm. O ana kadar ki sinir, stres durumlarım beni iyice germişti. Nasıl güldüm anlamadım. Kendimi sıkmaya çalıştıkça daha çok gülüyordum. Doktor da gülmeye başladı. Eliyle ağzını kapatarak, sarsıla sarsıla gülüyordu. Gülmenin bulaşıcı olduğunu bizzat yaşıyorduk.

-Pardon hocaanım... Biz neye gülüyoruz?.. Dedi.

-Sızlayan... Sızlayan kollarıma...

Annem:

-Hah işte... Ben de onu diyorum. İnsan hiç romatizmalı kollarına şarkı yazar mı? Niye sevgiliyi sızlayan kollara çağırır bir insan..

   Doktor şaşkın şaşkın bana baktı. Belli ki şarkının sözlerini o da bilmiyordu ve o da merak ediyordu “Sızlayan kollar”ın neyi anlattığını. Ben gülmemeye çalışarak, şarkıyı söylemeye başladım:

-Yağmur vururken cama

Dalarken gece gama

ÖZLEYEN kollarıma

Usulca sokul yeter...

-Ha... Özleyen’miş. Ayy... Nasıl merak ettim biliyor musun? Herkeslere sordum bir de... Pekii benim niye aklımda “Sızlayan” kalmış ki?

Şarkıya devam ettim:

-Sızlayan her yerimin

Şu çileli serimin

Tarifsiz dertlerimin

Çaresini bul yeter... “Sızlayan” burada geçiyor. Kolları değil, her yeri sızlıyormuş, aşktan...

-Hah tamam şimdi oldu, dedi annem.

Doktor:

-Bu çook büyüük sorunu hallettiğimize göre ben de gidebilirim artık. Tekrar geçmiş olsun, dedi.

   Doktor odadan çıkınca, ben de ayakkabılarımı çıkarıp annemin yanına yattım. Onun romatizmalı, sızlayan kollarına yaslandım. İyice sokuldum. Tenine sinen  ilaç kokusu genzimi yaktı. Alıştığım, özlediğim anne kokusunu, uzun zamandır alamıyordum. İlaçlar her zaman baskın geliyordu. Ben de annemin sızlayan kollarına daha fazla zahmet vermemek için bir iki dakikalığına sokulmuştum zaten. Gözlerim kapanmış mıydı, uykuya dalmak üzere miydim bilmiyorum. Duyduğum silah sesiyle birden zıpladım.

-Silah sesi mi?

-Herhâlde... Aman Allah korusun.

   Kalktım, pencereye koştum. Otopark alanında yoğun bir kalabalık vardı. İnsanlar sağa sola kaçışırken art arda iki el daha patladı.

   Nasıl oldu bilmiyorum, odadan çıktım, koşmaya başladım.

   Merdivenleri üçer üçer atlayarak indim. Son dönemece geldiğimde durdum. Yaralı adam, sedyeye konmuş, hızla getiriliyordu. İnsanlar, kenarlara çekilip yolu açıyor, adeta duvarlara yapışıyorlardı. Sedyeden dökülen kanlar, tekerlek ve ayak izleriyle birlikte, koridorda yol çiziyordu. Yaralının pembe saatli kolu, sedyeden aşağı sarkmıştı.

-Dayan hocam! Dayan! Kurtaracaz seni!

   Hastanenin bütün doktorları, Acil Servise koşmuşlardı. Kapalı perdenin arkasında neler oluyor bilmiyorduk. Bağrışmalar arasında duyulan, uzun biiip sesi beynimi oymaya başlamıştı. Sol kolumdan kalbime doğru derin bir sızı hissettim. Düşmek üzereyken trabzana dayanmaya çalıştım, sızlayan kollarımı kaldıramadım. Olduğum yere yığıldım. Biraz sonra baş hekimin sesini duyduk:

-Ölüm saati 16;30...

   O anda elinde pamuk şekeri pembesi bir saatle babasının yolunu bekleyen küçük bir kız geldi gözlerimin önüne. Ona nasıl anlatacaklardı ölümü?..

   Doktorlar, kapalı bölmeden dışarı çıkmaya başladı. Üstleri kan içindeydi. Kimse konuşmuyordu.

   Onunla ilgili duyduğum en son ses, kalp cihazının düz çizgisi ve kesintisiz “Biiip” sesiydi. O ses kulağımda, beynimde, ruhumda kendine yol çiziyordu hâlâ...

 

 

 

 

 





Seferi (Nurcan Bedir Ören)Admin / Kadın / 19.06.2016