Eskici Hikayeleri-PENA


Eskici Hikayeleri-PENA

   -Abla gitarınız var mı?

   -Olmaz mı?

   -Bakabilir miyim?

   -Tabii...

   Bir kaç gündür aralıksız yağan yağmurun da etkisiyle, müşteri yoğunluğumuz yoktu. Dükkânın sessiz atmosferi, yürüdükçe gıcırdayan tahtaların türküsüyle bozuldu. Çalmasını bilen bilmeyen herkes, illâ bir iki kere dokunuyor diye  müzik aletlerini büroya kaldırıyorduk.

   Genç adam gitarı aldı. İncitmekten korkar gibi tuttu. Parmaklarıyla tellerinde gezindi.  Perdelerde dolaştı.

   -Abla pena var mı?

   -Gitarların penasına genelde dikkat edilmiyor ama ben bulunca ayırıyorum. Bunun yoktu mesela.

   -Evet... genelde tırnağımızı uzatıyoruz, pena yerine... Ama keman çalarken de kesiyoruz. Yani... karışıyor  bazen.

   -İlgileniyor musunuz gitarla? Deneyecek misiniz?

   -Evet... Bu arada bir istek parça da çalabilirim... İsterseniz...

   -Sevinirim.

   Çantamı aldım, içinden cüzdanımı çıkardım, bozuk para kısmını açtım. Genç adam parmaklarıyla gitarın tellerini “dımbır... dımbır” dolaşırken, gözleriyle de beni izliyordu. Cüzdandan bir pena çıkardım.

   -Buyrun...

   -Abla... vallaa ne yalan söyleyim, cüzdanı açınca, ben de... (Biraz durakladı.) Penanın orda ne işi var? Niye yanınızda taşıyorsunuz?

   -Bilmem... eski alışkanlık... Belki benim deliliğim de budur.

   Penayı da alan genç, bir tabure çekti, oturdu.

   -İstek alayım ablam...

   -Hmm... Yağmur Yağar Taş Üstüne... biliyor musunuz?

   Sağ elini kalbine götürüp, “Evet” anlamında başını salladı. Müzikle birlikte dükkânın boğucu havası dağıldı. Gitarın  tellerine konan kuşların melodisi başladı:

   Yağmur yağar taş üstüne

   İnce kalem kaş üstüne

   Selam gelir baş üstüne

   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni

   Vay dili dili kuş dili dili vay...

 

   Gözlerimi kapattım. Müzik beni hayallerimin, umutlarımın, dertlerimin, kavgalarımın, huzurumun... kısacası karakterimin oluştuğu yıllara kadar götürdü.

   İlkokuldayım, folklor ekibinin çalışmasını izliyorum. Necdet Öğretmen boynuna astığı mandolinle müzikleri çalıyor, Ayşe Öğretmen de figürleri öğretiyor. Her şey 23 Nisan için...

   Biz küçük sınıflar, sadece izleyiciyiz. “Bir gün ben de folklor ekibine gireceğim.” hayaliyle, her yaptıkları figürü kendi içimde tekrar ediyorum. Kalkıp oynamıyorum gören olmasın diye... Çalışma bitiyor. Herkes sınıflarına koşuyor. Necdet Öğretmen, mandolinini kılıfına yerleştiriyor, en son o gidiyor.

   Dersten çıkınca onları merdivenlerde otururken görüyorum.  Bir kaç öğretmenle birlikte, son sınıf öğrencileri türkü söylüyorlar. Necdet Öğretmen yine boynuna astığı mandolinle hepsinin ortasında... bir kenarda durup dinliyorum. Sonra tekrar sınıflara dönüyoruz.

Vee... Paydos saati... evlere dağılıyoruz. Merdivenlerin önünden geçerken görüyorum onu. Yere düşmüş. Üstüne basılmış, bir kısmı toprağa gömülmüş. Eğilip alıyorum. Pena bu... Necdet Öğretmen’in penası.

   Önce elimle toprağını siliyorum, sonra önlüğümün koluyla iyice temizliyorum. Etrafıma bakınıyorum, gözlerimle arıyorum Necdet Öğretmen’i... Ama yok...
   Penayı cebime atıyorum, ilk gördüğümde sahibine vereceğim.

   Ertesi gün bütün okul, yürüyüş kolunda sıra oluyoruz. Bayram provası yapacağız. Necdet Öğretmen, mandolini kılıfından çıkarıp boynuna asıyor. Yine ekibi çalıştıracak. Ben sınıfımın sırasından kopup ona doğru koşuyorum. Öğretmenim arkamdan sesleniyor, sırayı bozmayım diye.

   Sessiz sessiz geri dönüyorum. Gözlerim Necdet Öğretmen’de. Ah yanından geçerken söylesem...

   Olmadı... Necdet Öğretmen, penasını bulamayınca öğretmenler odasına gitti. Belki orda arayacak belki de yedek penasını alacak.

   İlk ara verildiğinde koşarak sıradan çıkıyorum. Folklor ekibi çalışmayı bitirmiş... Necdet Öğretmen görünürlerde yok. Bir kızı vardı. Nilgün... Sema Öğretmen’in sınıfında... Onu bulsam...

    Ben Nilgün’ü ararken Sema Öğretmen’le karşılaşıyorum.

   -Birini mi arıyorsun?

   -Öğretmenim Nilgün’e bir şey verecektim.

   -Nilgün hastalandı, babası da onu hastaneye götürdü. Bugün gelmezler.

   -Tamam öğretmenim.

   Öğlen biz evlere dağılırken, Necdet Öğretmen’in evinin önünden geçtim. Kapı-pencere kapalı... demek ki hastaneden gelmemişler.

   Ertesi gün yine ordan geçtim. Evleri yine kapalıydı.

   Bir hafta boyunca, her gün ordan geçtim. Sonra duyduk ki kızını hastaneye yetiştiren Necdet Öğretmen de oracıkta kalp krizi geçirmiş. Nilgün apandisit ameliyatı olurken, öbür odada da ona kalp masajı yapmışlar. Neyse ki ikisinin de durumu şimdi daha iyiymiş.

   Kısa bir süre sonra Nilgün okula başladı. Necdet Öğretmen de raporlu olduğu hâlde, çocukları 23 Nisan’a hazırlamak için okula geldi. Artık  mandolinini ayakta değil, genişçe bir koltuğa oturarak çalıyordu.

   Sessizce yanına sokuldum, bekledim.

Müzik bitince bana baktı. Yorgun gözleri, bir kaç günde ağarmış saçlarıyla başka biri gibiydi.

   -Öğretmenim... ben bunu yerde buldum. Merdivenlerin önündeydi... Size vermek için bekledim ama... hastanedeydiniz.

   -Aaa... evet...  epey aramıştım... Çok sağ ol kızım... Ama gerek kalmadı... Senin olsun... Belki bir gün sen de bir müzik aleti çalarsın. İlk penamı Necdet Öğretmen vermişti diye hatırlarsın beni... Olmaz mı?

   -Benim mi oldu şimdi bu? Ama ben büyüyene kadar kaybederim...

   -Olsun... bugünü hatırlarsın... kaybetmemiş gibi olursun...

   -Çok teşekkür ederim öğretmenim. Sizi hiç unutmam ki ben.

   Yağmur yağar ordan burdan

   Üstümüze ipek yorgan

   Seveceksen işte burdan

   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni

   Vay dili dili kuş dili dili vay

 

   Kapı açıldı, güz yağmuru kokusuyla birlikte içeri giren soğuk hava, beni geçmişten alıp yine dükkâna bıraktı. Yeni gelen müşteri, konuşmadan, el işaretiyle selam verip, sessizce iç koridora geçti.

   Genç adam, istifini bozmadan, gitar çalmaya devam etti:

   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni

   Vay dili dili kuş dili dili vay

   Yine gözlerimi kapattım. Pena beni başka bir hatıraya sürükledi.

   Bir gün Almanya’da, bir konserdeyiz. Aslında konserden ziyade, anma gecesiydi. Bir kaç sanatçının katılımıyla hasretli, gurbetli, ağıtlı, ağlamalı türküler dinlemeye gelmiştik. Şelpe tekniği ile bağlama çalan sanatçı, kendinden sonra sahne alan soliste eşlik etmek için, gitar aldı eline. Sonra da diğer müzisyenlerden pena istedi. O an kimsede bulunamadı  pena. Herkes birbirine sorarken, arka sıralarda oturan bir abla... yani ben, “Bende var!” deyip yerimden kalkmış, sahneye kadar gelmiş, cüzdanımdan  çıkardığım penayı sanatçıya uzatmıştım. Hayret dolu bakışlarla “Abla siz... müzisyensiniz galiba?” deyince, "Yoo... Sadece iyi dinlerim.” diye cevap vermiştim. “Hocam, o zaman bir isteğiniz varsa çalalım,” demiş, ben de “Sizi dinlemeye geldim, programınızı benim için bozmayın.” deyip,  yerime oturmuştum.

   Yağmur yağar ordan burdan

   Üstümüze telli yorgan

   Öpeceksen işte burdan

   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni

   Vay dili dili kuş dili dili vay

 

   Başka bir gün de dükkana gelen torbaları didiklediğimde bulmuştum onu. Üstelik o torbada müzikle ilgili hiç bir şey yoktu. “Aaa pena... ne alaka?" demiş, şaşırmıştım. “Neyse... konserde verdiğim penanın yerine geldi demek ki... ne de olsa bunu da bir müzisyene veririm.” deyip yine cüzdanıma atmıştım.

 

   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni

   Vay dili dili kuş dili dili vay

 

   Dükkânın iç tarafından bize doğru esen cereyanla titredim. Büyük ihtimal arka kapı açılmıştı. Güvenlik kameralarının ekranına baktım. Ev boşaltmaya giden arkadaşlar dönmüşler, kamyondan eşya indiriyorlardı. Mobilya, beyaz eşya gibi büyük parçaları diğer bölümlere bırakırlarken; bir kaç kasa ve torbayı da yanıma getirdiler. Göz ucuyla baktım:

   Kasanın biri, çerçevelenmiş siyah-beyaz fotoğraflarla doluydu. Büyük bir orkestranın eski hatıraları... 90’lı yaşlarında ölen bir müzik öğretmeninin evini boşaltmışız. Şoför arkadaş, siyah kadife içinde bir saz uzattı bana. Heyecanla aldım. Kılıfı açmaya çalışırken ellerim titriyordu. Boyutları, sazın ne olduğu hakkında fikir veriyordu ama açınca şaşkınlıktan dilimi ısırdım. Sapına sonradan bağlanmış ipi, ayarlanabilir meşin kemeriyle bu kadar mı “Aynı” olur? Mahsun, mahçup, sessiz...  ama her an şarkı söylemeye hazır bir mandolin... Kucakladım, derin derin kokladım.

   Burda da varmış sizin gibi öğretmenler, Necdet Öğretmenim...

   Sizi hiç unutmadım ki ben...

   Gitar çalan genç, belli belirsiz gülümsedi. Son bölümü beraber söyledik:

   Yağmur yağar çamur olur

   Baklavalar hamur olur

   Güzel kızlar gelin olur
   
   Vay dili dili kuş dili dili

   Mevlam kulu sevdim seni 

   Vay dili dili kuş dili dili vay

   Türkü bitince, genç adam derin bir nefes çekip, “Ohh” dedi, ayağa kalktı. Penayı bana uzattı.

   -Buyrun...

   -Sizde kalabilir.

   Ceketinin yaka cebinden başka bir pena çıkardı.

   -Biliyorum... Önceki verdiğiniz duruyordu zaten... O gün bir "istek parça" istememiştiniz ama... Bugün size, isteğinizi çalabildiğim için mutluyum.

   -...

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


2 Yorum
04.11.2020 - 13:46
Edebî estetiğe sahip kalemin zarif anılarından ebedî anafikirleri bulup çıkardık satır aralarından: Kıymet bilenlerin kıymeti eninde sonunda bilinir. Yüreğin dert görmesin sevgili arkadaşım:))🌹

05.11.2020 - 01:20
Teşekkürler...yazabildiysek ne mutlu...