Eskici Hikayeleri- Zaman Pabuçları


Eskici Hikayeleri-Zaman Pabuçları

   Telefondan bir müzik kanalı açmış, türkü dinliyordum. Bazen işler yoğun olduğunda açarım, iç sesimi duymak istemediğim zamanlar. Yoksa kendimle çok kavga ediyorum. Gerçi türküler de kavgamı, sevdamı, derin dalgamı tetikliyor çoğu zaman. Arada ben de mırıldanıyorum eşyaları düzeltmeye çalışırken. 

   Bizim dükkanda, büyük mağazalardaki düzeni göremezsiniz. Daha çok düzenli yığınlar halindedir eşyalar.

   Mutfak kısmındayım. Çatal kaşıklar, porselenler, tencere tavalar, küçük mutfak aletleri, saklama kapları, plastikler... Elimde kartonu açılmamış bir mutfak robotu var. Bakındım nereye koyabilirim diye... Hmm... şu rafın üstü... orda başka kutular da var. Tamam... Ahh... yetişemedim. Sanki düşüreceğim... onu değilse de yanındakileri. Amaan şimdi bir de sandalye bul gel. Bu arada dilimde de bir türkü... “Amman amman Vehbim öyle böyle olur mu... aman sen ölünce dünya bana kalır mı?”

   Uzandım son bir çabayla... birden elimdeki kutuyu biri aldı, kolayca, yerine yerleştirdi. Uzun boylu olmak ne güzel... Türkü söylerken yakalanmanın telaşıyla telefonu kapattım.

   -Aaa... Siz miydiniz?

   -Merhaba hocam nasılsınız?

   -Teşekkürler... sizi gördüm daha iyi oldum. Uzun boylu olmak ne güzelmiş değil mi?

   -Bilmem... belki. 

   Şu gurbet elde bana “Hocam” diye seslenen ikinci kişi... Buraya geldiğimde adım “Yenge” olmuştu. Çocuk, genç, büyük, benden yaşlı... herkesin “Yenge”siydim. “Hocam” hitabını ilk duyduğumda adresini unutan alzheimırlı hastanın son anda kim olduğunu hatırlaması gibi heyecanlanmıştım. İşte bu da ikincisiydi. 

   -Hoş geldiniz. 

   -Hoş buldum hocam. 

   -Ne iyi ettiniz de geldiniz. Aradığınız bir şey var mıydı yoksa geçerken uğradınız mı diyelim?

   -Yolumun üstü değil ama hadi öyle diyelim... Aslında özel bir şey aramıyorum ama burda güzel şeyler bulmak mümkün. Belki beni çeken bir...

   -Tamam gezinin bir bakının o zaman. 

   -Evet bir bakınayım... burdan en son bir nargile almıştım. Mısır işiydi, porselen gövdesi vardı, bakır aksamında Arapça bir şeyler yazıyordu.
   -Onu hatırlıyorum, siz mi almıştınız demek...? Kullandınız mı?

   -Dekor yapmıştım evime. Ben nargile kullanmam. Sonra çok sevdiğim, değer verdiğim bir büyüğüme hediye ettim. Çok sevindi. 
   -Ne güzel...

   -Bir de sigara tablası almıştım. Bakır, otantik bir şeydi, üstünde nakışları olan... ama sigarayı bıraktım.

   -Tebrik ederim. 

   -Teşekkürler... kendimle gurur duyuyorum.

   -Ben de duydum şimdi... gerçekten.

   -Teşekkürler...

   Sonra bir şeyler göstermeye başladım. “Hocam” hitabı benim “cücüklerimi”, şimdilerde 40’lı yaşlarında olan öğrencilerimi ve tabii ki onların çocukluk hallerini hatırlattı galiba. 

   -Bakın uçurtmam var... isterseniz cam misketlerim... çok güzel bir kuş evim var, ağacınız varsa asarsınız. Sesinden rahatsız olmazsanız, tunç rüzgar çanım var. Ama sesi çok güzel... bence rahatsız edici değil. 

   -Hocam... gösterdiğiniz şeyler çok güzel... misketler... off... uçurtma... nerde, nasıl uçuracağım... keşke...

   -Bunlar bizimkilere benzemiyor gerçi... 

   -Evet... bunların kuyruğu yok. Nasıl uçuyorlar ki...

   -Değil mi?... Bir de geniş alan lazım. Biz çocuklarla stadyumda bile uçuramamıştık. 

   Raflara, koridor kenarlarına, kasalara göz gezdirirken, bahçe işleri bölümüne geldik.

   -İsterseniz minik bir baltam var. Şömineniz veya semaveriniz için... 

   -Balta... Güzelmiş... ama ihtiyacım yok. 

   -Tırmık, kazma, kürek... çok çabuk gidiyorlar. Bugün almazsanız bir daha bulamazsınız. 

   -Kalsın... var bende.

Bir vitrinin önüne geldik:

   -Orijinal taş sever misiniz? Pozitif enerji için. Ametist, yade, tigerauge, selenit, akik, kalsit... Bir kâsenin içine doldurun, dursun dekorasyon olarak. 

   -Severim. Aslında iyi olur. 

Bir tepsinin içine döktüm taşları... Taşın sadece cinslerine, renklerine değil, şekillerine de bakıyordu. Beş tane seçtim. Değişik renklerde, aynı boylarda.

   -Beş taş oynarsınız bunlarla.

   -Ahh... hiç oynayamazdım küçükken.

   -Ben de oynayamazdım ama taş toplamayı, “Baak benimki daha güzeel.” demeyi severdim. 

   -Geçen geldiğimde dünya küresi şeklinde bar almıştım. 

   -Bar mı?.. Özel markalardan viski, şınaps, yıllanmış şarap falan isterseniz verebilirim. 

   -Var mı gerçekten?

   -Olmaz mı?... Kristal kadehlerim, mumluklarım, isterseniz romantik mumlarım da var. 

   -Aaa... yok... kalsın. 

   Yüzü kızardı, başını önüne eğdi.

   -İçkileri görmek ister misiniz? 

   -Ben... barı doldurmuştum, şimdilik ihtiyacım yok. 

Belki yardımımı istemiyor, yalnız bırakayım diye düşündüm:

   -Siz bir dolaşın bakın. Sonra kahve ikram edeyim.

   -Pekii... teşekkürler. 

Büro kısmına geldim. Bir şeylerle oyalandım. Bir kaç telefona baktım, notlar aldım, eski mobilyasını göstermek isteyen birine randevu verdim. Biraz sonra yanıma geldi. Elleri boştu.

   -O kadar çok şey var ki... tercih yapamadım. Taşları ve misketleri alabilirim.

   -Nasıl isterseniz... Kahve...?

   -Zahmet olmasın.

   -Olmaz... ben de içeceğim zaten.

   -Sevinirim.

Fincanları hazırladım, makinenin düğmesine bastım. O sırada bir kadın geldi:

   -Ençoldigun (Afedersiniz)...  Bir kaç eşya getirdim. Bakar mısınız?

   -Tabii ki... 

Kadının getirdiği torbayı aldım.

   -Danke şön...(teşekkürler)

   -Danke şön... çüüüz...

   -Çüüüz...(güle güle)

Kadın gitti. Kahveyi ikram etmeden önce:

   -Torbayı açalım mı? Belki beğeneceğiniz bir şey çıkar.

   -Hmm... Bilemiyorum. 

   -Ne de olsa bakacağız. Hadi gelin birlikte bakalım.

   Torbanın başına geçtik. Gazetelere sarılmış bir kaç bardak, bir kaç cam tabak çıktı. Bir büyük fincan... Bir Afrika maskı... 

   -Fincan mı, mask mı? Hangisini istersiniz?

   -Hocam evin eşyalarına pek yakışmaz... bu fincan, kelebekli...    Mask da bana pek sıcak gelmedi. 

   -Şansınız yokmuş... size uygun bir şey bulamadık.

   -Olsun... misketlerim yeter.

Torbanın boşaldığından emin olmal için silkeledim. Bir pena düştü yere.

   -Pena...müzikle alâkanız var mı?

   -Bir enstrüman çalmayı çok isterdim ama olmadı.

   - Ay evet ben de... Maalesef... 

Kahveleri doldururken, koronadan-salgından konu açıldı. Bildiklerimiz, gördüklerimiz, tahmin ettiklerimiz, belki dünyanın geleceği hakkında bir sohbet başladı. 

   Biraz sonra aynı kadın yine geldi, elinde başka bir torbayla...

   -Afedersiniz bunu unutmuşum, fark edince geri döndüm. 

   -Aaa... Uzaktan dönmediniz umarım. 

   -Sorun değil... (Elindeki torbayı yere bırakmadan bana uzattı.) Siz bu ayakkabıları bilirsiniz...

   -Ayakkabı mı?

  -Evet...? Türkiye'de bir çok yerde giyiliyormuş.

   -...?

   -Bir arkadaşım Türkiye’den getirdi, hediye olarak... Bahçede çalışırken giymemiz için. Ama eşim giyemedi... Aslında o hastalandı, bahçede de çalışamıyor artık... Ben de size getirdim. 

   -Geçmiş olsun... Ayakkabı mı getirdiniz? Sorun değil ayakkabı da alıyoruz. 

   -Tamam o zaman... İyi günler!

   -İyi günler...

Torbayı aldım, içine baktım. Bir müddet öylece kaldım... Ne diyeceğimi bilemedim. Çığlık atmamak için yuttuğum sesimi toparlamaya çalışarak sordum:

   -Şans mı demiştik?

   -Evet... ama ben ayakkabı alacağımı sanmıyorum hocam.

   -Bunu alırsınız...Sizin için Türkiye’den gelmiş... Zaman pabuçları... Giyince çocukluğunuza döneceksiniz. Hatta arkadaşlarınız sizi misket oynamaya çağıracak. 

   -Lastik mi yoksa?!... değilse oyuna gitmem... boşuna çağırırlar.

   -Biliyorum... biraz büyük gelebilir numarası... ama sorun değil örgü çorap da veririm, giyersiniz. 

   Elimi daldırıp torbadan çıkardım kara lastiği... Giymeye ne gerek var... zaman yolculuğu başladı bile. 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


2 Yorum
14.08.2020 - 15:06
O kara lastiklerden ben de eskittim. Erkekler için kara kadınlar için rengarenk lastik pabuçlar... Daha dayanıklı diye mi bana da karalarından almışlar . Kaçıncı sınıfım, ya bir ya iki... Erkek ayakkabısı giyorum diye alay konusu olmuştum. Babama şikâyet edememişimdir de anneme söylemiş miydim bilmiyorum. Söylesem ne olacaktı zaten. Yenisini alacak paraları vardıysa bile israf diye almazlardı. Değerlerimiz mi değişti biz mi çocuklarımız mı.... Hangisi iyi hangisi kôtü... Orta yolu bulamıyorum ben. Neyse... Kim derdi o günleri de hasretle yad edeceğiz. (((

14.08.2020 - 15:18
Bütün arkadaşlarımın vardı. Bir bizim yoktu. Babamız eskiden onu da bulamazdık derdi de müdür çocukları farklı giyinmelidir de derdi. Top oynarken, ağaçlara tırmanırken, yağmur göletleriyle oynarken, saklambaçta, uçurtmada, koşmacada ayağımızdan fırlamayan, yıkanıp yeniden giyilen, ayakkabı... Belkide bir şekilde özgürlüktü. Teşekkürler...