Cam Sanatı Tarihten Günümüze Camcılık, E. Çiğdem Demir

Ekleyen : Adem , 21 Ağustos 2016 Pazar aaa Beğen

Kaynak: E. Çiğdem Demir

Cam sanatı

Kalıcılığı ve Faniliği Özünde Barındıran Cevher: Cam! 

Taş kalıcılığı, sertliği, dayanıklılığı remzettiği kadar, taş yavrusu kumdan elde edilen cam da kırılganlığı, şeffaflığı, faniliği ve ışıltıyı remz ediyor..

Ateş, içine aldığının tüm fazlalıklarını arındırdığı, üzerindeki yapaylıkları yok ettiği gibi taşı da alevler arasında ârileştirip, üzerine serpilen su (soda) eşliğinde kırılgan,
şeffaf cama dönüştürüyor. Cam ateşle muâşaka çekimine girdiğinde nitelikleri tamamen değişen, hâl-ü keyfiyetle kendinden geçen ve sıcaklığı nispetinde eriyen bir cisim oluyor.

Bilindiği gibi suni camın madde-i iptidaiyesi; kum, soda ve kireçtir. Kum
cam yapımında ana malzemedir. Soda, düşük sıcaklıkta akıcı hale gelmesini sağlar. Kireçse, kimyasal etkilere dayanıklılığını arttırır.

Kaviliği, dayanıklılığı ve kırılganlığı girift bünyesinde barındıran cam; kristalleşmeden katı halde soğutulmuş inorganik ergime ürünü olarak ayrıcalığını her devirde gösteriyor.
Cam, pratik anlamda katı olmasına rağmen(Bir cisim iki yıl içinde herhangi bir akma belirtisi göstermiyorsa pratik anlamda katı olarak tanımlanır) katı sıvı arası özgün bir maddedir. Cam, maddenin halleri bakımından bir kararsızlık örneğidir. Kum atomları, araya giren kalsiyum, potasyum, magnezyum ve sodyum atomları ile düzensiz bir tarzda birleşince, bu amorf yapı sonucu saydam, bozulmaz ve oldukça dayanıklı (çatlama hariç) bir madde ortaya çıkar.

Doğal cam
nerelerde ve nasıl oluşuyor diye bir soru aklımıza düşünce; insanoğlunun volkanik cam veya obsidien diye anılan doğal camı çok eski zamanlarda keşfetmiş olduğunu ve siyah, gri, yeşil, kahverengi ya da kırmızı renklerde olabilen bu volkanik camın, obsidien asitli formasyonlarda lavın süratle soğuması sonucu oluştuğunu ve obsidienin her volkanik alanda değil de sadece genç volkanik arazilerde görüldüğünü ve bu madeni tarih öncesi ilk bulunduğu zamanlarda insanların, bıçak olarak veya oklarının ucuna kesici alet olarak bağladıkları bilgisini araştırmalarımız sonucunda öğreniveriyoruz. Eski çağlarda Obsidienin kızgınlık ve öfke duygularını yok ettiğine, bedenin elektriğini aldığına inanılmasından dolayı değerli taş kabul ediliyor ve mücevher olarak kullanıyordu. Hayatın pek çok alanında kullanılan, yaşamımızı kolaylaştıran camın icadı tesadüfî dir.

Camın,
Suriye kıyılarında Fenikeliler zamanında bulunduğu rivayeti eski Romalı bir bilgin olan Pilinius tarafından nakledilir. Rivayete göre güherçile( potasyum nitrat) dolu bir gemi kıyıya demir atmış. Geminin tayfaları kıyıda yemek hazırlarken ateş yakmak istemişler. Etrafta tencereyi üzerine oturtacakları taş bulamadıklarından gemideki güherçileden ocak yapmışlar. Odunları yakınca kum ile güherçilenin beraber ergimesiyle o zamana kadar bilinmeyen saydam bir sıvının ocaktan sızdığını görmüşler. Böylece cam ibda olmuş.

Cam insanoğlunun keşfettiği kadim suni maddelerden biri olarak hala hayatlarımızda önemli yer kaplıyor. Şimdiye değin arkeolojik kazılarda bulunan en eski ürün M.Ö 5500 yıllarına ait olup Mısır’da bulunmuştur. Mısır’da Firavun Amenotop’un cam gözü M.Ö 4000 yılına aittir. Daha sonralarına özellikle M.Ö 1500 yıllarına ait Mısırdaki eserler bir hayli fazladır.


Komşu ülkelerin kültürlerinin birbirlerine sirayet etmesi noktasından baktığımızda, Mısır’a komşu olan Babil de de o dönemde cam sanatının ilerlediğini görürüz. Babil’de bir tablanın üzerine bilinen ilk cam reçetesi kazınmıştı: 60 ölçü kum, 180 ölçü alg ve deniz yosunu külü, 5 ölçü güherçile ve 3 ölçü kireçtaşı.

Camın icadıyla
aynı derecede önemli olan bir ihtira da, şeffaf cam elde etmek için kullanılan kimyasal maddelerin hangi oranda kullanılacağıydı. Şeffaf camı imal eden kimyacıların bugün kim oldukları bilinmemekle birlikte, buluşları onları hayırla yâd ettirmektedir.

İlk zamanlarda kullanılan iç kalıplama yöntemiyle küçük şişe, bardak ve kadehler üretilmiştir. Bundan çok kısa bir süre sonra da cam ustaları,
mozaik camdan bardak, kâse ve plaka üretmek üzere ayrı bir kalıplama yöntemi geliştirmişlerdir. Camın ilk defa büyük ölçekte kullanılması Fenike'de M.Ö. 1000 yıllarında fildişinden yapılmış eşyalar üzerinde gerçekleştirilmiştir.
 
Şişirme çubuğunun(demirinin) keşfi ile (ki bunun M.Ö 200’lü yılarda Babil’de bulunduğu sanılmaktadır)camın şekillendirilmesi sağlanmıştır. Şişirme çubuğu sayesinde insan nefesini ve el becerisini kullanarak cama istediği şekli verebilme imkânını elde etmiştir. Üfleme tekniğinin bulunmasıyla cam, lüks bir meta olmaktan çıkmıştır.

Camın batıya gitme
si: M.Ö. 1.yy. da bilinen önemli cam üretim merkezleri, Suriye’de Sidon ve Tyros, Mısır’da ise İskenderiye’dir. Üretim bu dönemde cam ustaları tarafından batıya götürülmüş ve İtalya’da, özellikle Roma ve Campania’da cam atölyeleri kurulmuştur. Buradan Kuzey İtalya’ya ve oradan da Orta Avrupa’ya yayılan cam işleme merkezleri, Roma İmparatorluk Çağında Ren bölgesinde atölyelerin faaliyete geçmesi sonucu pek çok özel yapımın ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Roma
İmparatorluk Çağında, üfleme çubuğu kullanılarak, kimi zaman da kalıplama yöntemiyle, cam sofra takımları, hediyelik eşyalar, kozmetik kapları, ilaç şişeleri, takılar, iç mekânlarda dekoratif amaçlı panolar, mozaik kaplamalar, bazı küçük heykel ve madalyonlar, ayna ve pencere camları gibi pek çok gereksinime cevap verebilecek ürünler zaman içinde imal edilmiştir.

Türkiye topraklarına cam yapma sanatı
Selçuklularla gelmiştir. Osmanlılarda cam imalatı İstanbul’un keşfine müteakip gelişmiştir dense de, bu döneme ait eşya yoktur. O dönemde Osmanlı topraklarından giden hammadde gümrük kayıtlarında “cam için kül” olarak kayıt altına alındığı, bizim Türk zevkine göre Venedik’e sofra eşyası, ayna, renkli cam sipariş verdiğimiz de bilinmektedir.

Cam üretimi
daha sonraki yıllar Osmanlılarda önemli bir sanayi ve sanat dalı haline gelmiş, İstanbul ve çevresinde birçok cam atölyesi kurulmuştu. 14. Yüzyıl başlarında çubuklu yakınlarında kurulan Kristal Cam imalathanesinde Çeşm-i Bülbül adı verilen bir cam çeşidi yapılmaya başlanmıştı.
http://www.sihirlitur.com/gazete/images/sayfa9/antikas22.jpg

Anadolu atölyelerinde ustaların ürettiği Çeşm-i Bülbül tekniği, bugün cam endüstrisinin ilerlemiş yöntemlerinin bile geçemediği bir tekniktir. Çeşm-i Bülbül hata kabul etmeyen bir tekniktir. Hata yapıldığında düzeltmek neredeyse imkânsızdır. Bu yüzden büyük yetenek gerektiren bir işlemdir. Geniş şeritleri, Türk zevkine uygun biçimleri ve kendine özgü özellikleriyle Avrupa’da üretilen benzerlerinden ayrılır.

Osmanlının sanata ve sanatçıya verdiği değer, onlardan geriye kalan vesikalardan anlaşılıyor. Osmanlılar döneminde
Topkapı Sarayı’nda yer alan kırk beş kadar sanatçılar arasında cam yapımcılar “camgeran” adıyla anılıyordu. Cam takan cam satan esnaf ise, doğrudan mimarbaşıya bağlı idi. Cam atölyeleri Eğrikapı’da Tekfur Sarayı çevresinde toplanmıştı. Bakırköy Baruthane-i Amire çevresinde ise, parlatma atölyeleri, cam hane, güherçile kazan ve ocakları bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Rodos Seferinde Osmanlılar camdan yapılmış humbaralar kullanmıştı. III. Murat Han’ın oğlu Şehzade Mehmed’in sünnet düğününü anlatan Sürnameyi Hümayun’daki minyatürlerde çeşitli sanat kollarını temsil eden loncaların Sultanahmet Meydanındaki geçidinde camcı esnafına da yer verilmişti.

III. Selim döneminde
“Mehmet Dede” adında bir Mevlevi dervişi İtalya’ya giderek cam işçiliği üzerine çalıştıktan sonra, İstanbul Beykoz’da kurduğu cam atölyesinde ürettiği Beykoz İşi diye adlandırılan ve ışığa tutulduğunda kırmızı rengi yansıtan yapıtlarıyla ün salmıştı.

Osmanlı Devleti yanında dünya genelinde de
camcılık soylu bir meslek olarak biliniyordu. Ta o zamanlarda bile cam yapımındaki sanat yüreklere sevgisini iliştirmişti. “14. yüzyılda Venedik’te, camcılığın soylu bir sanat olduğu, bu işle uğraşanların soylu kişilerle eşit sayılacağı ve aristokrat ailelerle evlenme yapabilecekleri bir bildiriyle açıklandı.” (Meydan Larousse)

Aradan geçen zaman
camın gelişimine katkı sağlamış, daha dayanıklı, kırılmayan camlar imal edilmişti. Kırılmayan, dayanıklı camın buluşu da tesadüfî bir buluştur. Fransız kimyager Edouard Benedictus elindeki deney tüpünü laboratuarın zeminine düşürür ve tüpün kırıldığını fakat dağılmadığını görür. Tüpte kalan ince plastik tabakanın dağılmayı engellediğini anlar. Uzun zaman sonra, bir vesileyle bu kazadan esinlenerek iki cam tabakasının arasına selüloz nitrat yerleştirerek üç katlı camı oluşturur. 1920 lerde arabaların ön camlarında kullanılmaya başlanan bu cam sayesinde belki de nice vücutlar parçalanmaktan kurtarılır.
http://www.elsanatlari.gen.tr/wp-content/ihlamur_vitray_.jpg

1915’te borosilikat camı üretildiğinde çoğu laboratuar ve araştırmacı, kuvvet kaldıracak kadar kalın ve sıcaklığa dayanıklı bu malzemeyi yaygın olarak kullanmaya başladı. Borosilikat camı, pişirme kapları ve diğer fırına dayanıklı camlarda kullanılıyor.

Osmanlılar zamanındaki adıyla bugünkü
camgeranlar, ateş eşliğinde özü taş olan cama yüreklerini de damıtarak, nakışlar işliyor, camın camitliğine nefes veriyorlar. Bazen atölyelerde, bazen fabrikalarda geçmişi ve geleceği yâd ediyorlar. Aynı zamanda evlerimize, işyerlerimize giren bu camların hayatımıza estetik katmasını sağlıyorlar. Daha da önemlisi cam atölyelerinde camgeranlar bu toprakların kültürünü yaşatıyorlar. İşte buna bir örnek Paşabahçe Cam Fabrikasından: Paşabahçe Cam Fabrikasında cam ustaları “Tarih, Kültür ve Cam” adlı koleksiyonda Anadolu kültürünü öne çıkaracak eserler yaparak kültürümüzü cama kazıdılar. Osmanlı, Mineli Camlar, Camda Sanatlı Yazı, Camda Mavi Beyaz, Mozaik ve Anadolu Medeniyeti alt başlığında açılan sergiler yurtiçinde ve yurtdışında büyük ilgi görüyor.

Acaba cam olmayan bir yaşam nasıl olurdu? Tahayyülü bile zor. Cam olmasaydı: Şimdi karşımda bilgisayarın ekranından yazıları inikâs ettiren bir pencere de olmayacaktı, odayı tenvir eden ampul de! Çayımı yudumladığım bardak, evin, iş yerinin gündüz aydınlanmasını sağlayan pencereler, laboratuarlarda mikroskop camları ve deney tüpleri, hastanelerde envai çeşit sağlık aletleri, ulaşım araçlarında dışarıyı görmemizi sağlayan ve aynı zamanda bizi rüzgârdan ve gelecek zararlı maddelerden koruyan pencereler de olmayacaktı!


Cam olmasaydı; gözleri rahatsız olanlar gözlüksüz bir hayata mahkûm olacaktı!

Peki, camdan yapılan ayna olmasaydı, kendimizi yeterince tanıyabilecek miydik?

Cam ki hem saydamlığı, hem de camitliği sinesinde barındırıyor. İnsan ve eşya arasındaki mesafeyi koruyarak içinden yeryüzündeki bütün hareketleri görmemizi sağlıyor. Gözlerin dünyevi tanığı olan cam, içine konan çoğu maddenin kimyasını bozmayarak eşyanın vefasını gösteriyor!

Kum ateşte cezbeye gelip cam olunca, mahlûka karşı mesafeli durmayı öğreniyor! Belki bize de, yaratılanlarla aramızda olması gereken iletişimi öğretiyor.

Cam, iyi ki varsın ve hayatımızı kolaylaştırıp güzelleştiriyorsun…


Kaynakça:
  • Arkeolog Sn. E. Çiğdem Demir’in SKYLIFE Nisan 1996 sayılı dergideki yazısı.
  • Üsküdar bülteni 4
  • http://www.evrensel.net/04/02/22/kultur.html
  • http://www.kultur.gov.tr

 

Kaynak: E. Çiğdem Demir

 

 

Not: Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, Resim,Tablo, kaligrafi, ebru, Fotoğraf, minyatür, hat, sedef, el işi, oya, bezeme, Telkari, kazaziye  benzeri çalışma  ve araştırmalarınızı, sitemize üye olarak ,  bize başvurarak ESA'da paylaşarak kültürümüze katkıda bulunabilir, kendinizi ve ürünlerinizi tanıtabilirsiniz.
 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com

 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...