Annem Yıldız Olmamış


26.3.2017

 

           Evimizin, içinde rahatlıkla dikilebileceğim yükseklikte üç büyük penceresi vardı.  İçlerinde türlü oyunlar oynardım.  Bazen durup bahçedeki ağaçlara bakar, çiçeklerden polen toplayan arıları izler, uçuşan kuş şakırtılarını dinlerdim. Küçük tahta masam, sandalyem en baştaki pencerede dururdu. İkincisinde kağnı arabam, karasabanım;  üçüncüsünde ise küreğim, kazmam, tırpanım, tırmığım vardı. Ağaçtan yapılmış bu oyuncaklar, bu şirin ev,  babamın hünerli elleriyle yaratılmıştı.
 
 
           Evimizin alt katında hayvanlarımız, üst katında da aynı zamanda bana annelik yapan babamla yaşıyorduk. Yığınla işine karşın, her sabah saçlarımı okşayıp, o sevecen yüz ifadesiyle uyandırırdı beni. Ellerimi yüzümü ve kulaklarımı özenle yıkardı. Sonra kahvaltı sofrasına geçerdik.
Annemin yıldız olduğunu söylemişti bana. Ne var ki, bu yıldız hikâyesi ona sıkıntılı anlar yaşatıyordu. “Neden Kamber’in annesi yıldız değil, benim annem yıldız olmuş?  “Neden yalnız geceleri geliyor; gündüzleri hiç gelmiyor?” “Hadi gidip anneme el sallayalım…” gibi sorular ve isteklerimle karşılaşıyordu.
O kadar çok işi vardı ki, hep benimle kalması olanaksızdı babam! İşe gittiğinde beni köyde bir kadının yanına bırakırdı. Bu cingöz kadın, babamın yanında türlü cambazlıklar yapar; beni çok seviyormuş pozlarına girerdi; ancak babam ayrıldıktan sonra, beni hep azarlar bazen de kulağımı lastik gibi çekip uzatırdı. Bunun için onun yanından kaçar arkadaşım Kamber’in yanına giderdim. Onun Annesinin adı Fidan’dı. Tam da bir fidana benziyordu. Boyu uzun ve inceydi. Beni her gördüğünde: “Ne haber Alper’cik” der kucağına alırdı. Ben de başımı onun sıcacık göğsüne yaslar, hemen gözlerimi kapatırdım. İşte bu anın sonsuza kadar sürmesini isterdim. Ancak, bu çok kısa sürerdi. Çünkü benim boyumdaki oğlu Kamber, hemen koşarak gelirdi ve: “O benim Annem!” deyip ağlamaya başlardı. Fidan teyze de beni öperek yere bırakır, Kamber’e verdiği şekerlerden bana da verirdi.  
 

          Yıllar, akıp gitmişti. İlkokul diplomamı almıştım. Babam, okumamı olağanüstü bir tutkuyla istiyordu. Yıllar önce kafasında tasarladığı planı gerçekleştiriyordu. Köyde Ortaokul yoktu. Bu nedenle İstanbul’a göç etme kararı verdi. Bütün hazırlıklar tamamlanmış yola çıkmıştık. Tren istasyonu köyden yirmi kilometre uzaktaydı. Yürüyorduk. Poyraz adında can dostu bir de köpeğimiz vardı.  Her zamanki gibi bizi izliyordu. Nereden bilebilirdi ki bunun birlikte yaptığımız son yolculuk olacağını! Çünkü onu birlikte İstanbul’a götürmenin olanaklı olmadığını babam bana ayrıntısıyla anlatmıştı. Bir yandan İstanbul’a gitmenin heyecanını yaşarken diğer yandan da, yüreğimi koca bir hüzün bulutu kaplamış, sanki içinde derin bir çukur açılmıştı. Şirin evimizi, hayvanlarımızı, meyve ağaçlarıyla dolu bahçemizi, geride bırakmış gidiyorduk. Gözlerim hep arkada yürüyordum. Ve sonunda istasyona varmıştık.
 

          Tren gelmek üzereydi. Bizi yolcu etmek için gelen komşularımızla vedalaştık. Poyraz, hem benim hem de babamın üstüne zıplıyor; sanki: “Beni burada bir başıma bırakıp nereye gidiyorsunuz?” diyordu! Onun bu hareketleri yüreğimdeki çukuru daha da derinleştirmişti! Tren acı acı düdüğünü öttürüp istasyonda durmuştu. Son bir kez Poyraz’ın alnını okşadım. Gözlerinin içine baktım. Belki bir daha hiç birbirimizi göremeyecektik!  Zaman dardı. İstasyon yetkilileri “Acele edin… Acele edin…” diye bağırıyorlardı.
 
 
          Artık ayrılık anı gelmişti. İçine nasıl bindiğimi hatırlamadığım tren; yine o acı düdüğünü öttürerek ilerlemeye başlamıştı. Gözüm hep Poyraz’daydı. Bir yandan havlıyor bir yandan da sanki rüzgâr hızıyla koşuyordu. Önüne çıkan engellerin üzerinden adeta uçuyor; trenin hızına meydan okuyordu. Ne acıdır ki,  tren gittikçe hızlanıyor ve demir rayların üzerinden bir yılan gibi akıyordu. Poyraz’ın sesi giderek azalmış ve
 
 
gözden kaybolmuştu
Tren ovaları, dağları aşarak ilerliyordu. Poyraz’ı düşünüyordum. “Hala rayların üzerinden bize doğru koşmaya devam mı ediyor? Ne yapar, ne ederdi?” Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan da hiç görmediğim yıldız olduğunu söyledikleri annemi düşünüyordum. Oysa ben gerçeği çoktan öğrenmiştim: “Annem yıldız olmamış!” O beni dünyaya getirirken yitmişti.

          Birinci sınıfın ikinci dönemindeydik. Öğretmenimiz hepimize anne ve babamızın isimlerini yazdırıyordu. İşte ben o gün öğretmenime: “Benim annemin adı Elif, ama o yıldız olmuş.” dedim. Bunun üzerine öğretmenim beni odasına götürmüştü. Gözlerimin içine bakarak, annemin başından geçen acı gerçeği bütün ayrıntısıyla bana anlatmıştı. Meğer öğretmenimiz hepimizin yaşam öykülerimi büyüklerimizden öğrenmiş ve bir deftere de not etmişti.
 

           “Bak Alper! Eğer annen şu an hayatta olsaydı, senin okula gitmene ve artık okumayı söktüğünü, karanlıktan aydınlığa çıktığını görseydi, çok ama çok sevinirdi. O, şu anda bedenen yanında olmayabilir, ama onun anısını yüreğinde yaşatabilirsin.”dedi.  Sonra bana resimli küçük bir kitap verdi. “Hadi bunu evde oku, yarın sınıfta anlatırsın anlaştık mı?” demişti. Öğretmenimle aramızda geçen o anı asla unutamam! Tabi ki sonrakileri de; O günden sonra sanki annem, göğün derinliklerinden kayarak yanıma inmişti. O artık sadece öğretmenim değildi. Nazik elleriyle saçımı okşar, yanlış yaptığımda tatlı sert sesiyle uyarırdı. Milli bayramlarda, bana şiirler okutur, tek kişilik tiyatrolar oynatırdı. Köylü amcalar dedeler teyzeler oyunlarıma katıla katıla gülerlerdi. Şimdi kim bilir hangi dağ köyünde, kim bilir hangi öksüz Alperleri karanlıktan aydınlığa taşımaktadır!
 

          Eve gider gitmez, küçük sandalyemin ve masamın olduğu pencereye oturup lezzetli bir yemek yer gibi okumuştum resimli kitabı. Ertesi gün, tahtanın önünde bir çırpıda anlatmıştım kitabı. Öğretmenim, bütün sınıfa alkışlatmıştı. Sevinçten kanatlanmıştım sanki…
Geceydi. Trenin demir tekerleklerinin çıkardığı sesler dağlarda yankılanıyordu. Vagonun içinde herkes uyuyordu. Babamı ilk kez bu şekilde uyurken izliyordum. Çünkü o hep benden sonra uyur, benden önce kalkardı. Yüzünde yorgunluğun derin izleri vardı. Benim için bütün geçmişini anılarını birikimlerini geride bırakmıştı.  Pencereden dışarıya bakıyordum. Tren hızla ilerliyordu. Ray sesleri arasında Poyraz’ın sesini duyar gibi oluyordum. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Annem aralarında yok diye hüzünlendim bir an, ama yüreğimde olduğuna seviniyordum. Ve hangi bilinmezliğe doğru yelken açtığımızı düşünüyordum.
 

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


3 Yorum
26.03.2017 - 18:26
Kemal Bey, şu anda yazılı okuyordum. Sizi yani yazdıklarınızdaki sizi ve dünyanızı biraz olsun tanımak için yazılı okumaya ara verdim. Adı ilgimi çektiği için de bu yazınızı-öykünüzü okumak istedim. Daha ilk cümlelerde anlattığınız duygu yüklü satırların içinde buldum kendimi. Bir çocuğun kalp atışlarını duydum yüreğimde. Çok içten ve yalın bir anlatım. "Yıldız " kelimesi üzerine başarıyla kurgulanmış bir öykü. Yaşamınızdan kesitler var mı bilemiyorum. Varsa da çok güzel bir anlatımla ifade etmişsiniz yaşadıklarınızı. Öğrencilerimle de paylaşmayı düşünüyorum. Bir öğretmen olarak yazdıklarınızdan ayrıca etkilendim. Kaleminize ve gönlünüze sağlık. Selamlar.

26.03.2017 - 22:25
Saygıdeğer Sevim Hanım, Öyküdeki Alper, bire bir ben değilim; ancak kendi yaşamımdan da yoğunca kesitler olmasaydı bu öyküyü asla yazamazdım. Öykülerimdeki olaylar genelde gerçek yaşamlar temel alınarak kurgulanmıştır. Umarım bu tümceler sorunuza yanıt olmuştur! Öykümle ilgili yaptığınız son derece duygulandırıcı değerlendirmenizin, yaşamımın bu evresinde beni bir kez daha kanatlandırdığını, yazma gücümü körüklediğini bilmenizi isterim. İçten teşekkürler, selamlar.

26.03.2017 - 23:37
En içten dileklerimle başarılar diliyorum. Yazma isteğinize bir nebze olsun katkım olmuşsa ne mutlu bana!