BİRİNCİ GENÇ KIZ ZÜBEYDE'NİN ÖYKÜSÜ ( 1001 Gece Masalları)


Esa
12.4.2015



BİRİNCİ GENÇ KIZ ZÜBEYDE'NİN ÖYKÜSÜ

Ey İnananların Sultanı! Bilesiniz ki, benim adım Zübeyde'dir. Size kapıyı açan kızkardeşimin adı Emine; ve en küçük kızkardeşimin adı da Fehime'dir, Hepimiz de aynı babadan, ancak ayrı ayrı annelerden doğduk. Bu iki dişi köpeğe gelince, benim ana-baba bir kızkardeşlerimdir.

Babamız öldüğü zaman, aramızda eşit şekilde paylaştığımız beş bin dinar bıraktı; kızkardeşlerim Emine ile Fehime kendi anne leriyle birlikte oturmak üzere bizden ayrıldılar; benimle diğer iki kızkardeşim, birlikte kaldı; ve ben, üçümüzün en genciydim; ama di­ ğer annelerden olma kızkardeşlerim, Emine ve Fehime'den daha büyüktüm.

Babamın ölümünden kısa bir süre sonra, ablalarım evlenmeye hazırlandılar ve her biri birer erkekle evlendi; ve bir süre daha benimle kalıp aynı evde birlikte oturdular. Ama kocaları hemen bir iş gezisine çıkmak için hazırlandılar ve karılarından, mal satın almak için biner dinar istediler, karılarını da birlikte alıp beni yapayalnız bırakarak hep birlikte yola çıktılar. Benden ayrılmalarından sonra dört yıl geçti. Bu süre içinde kızkardeşlerimin kocaları iflas etmiş ve tüm mal varlıklarını yitirmişler, karılarını yabancı ülkelerde kendi başlarına bırakıp çekip gitmişlerdi.

Kızkardeşlerim her türlü sefale- te katlanmış ve benim yanıma zavallı dilenciler halinde dönmüşlerdi. Bu iki dilenciyi görünce, onlann kişiliğinde kızkardeşlerimi tanı­ yamadım ve "Nasıl oldu da, kardeşlerim, bu hale düştünüz?" diye sordum. Bana, "Kardeşim, konuşmanın şimdi hiçbir yararı yok, çünkü kalem, Tanrı'nın takdirini yerine getirmek için oynamıştı" dediler. Bu sözleri duyunca yüreğim onlara karşı acımayla doldu; ve onları hamama yolladım ve her birini güzel, yeni giysilerle donattım; ve onlara, "Kardeşlerim, siz benim büyüklerimsiniz, ben küçüğüm! Sizleri anam babam gibi görüyorum! Zaten, size olduğu gibi, bana düşen miras da, Tanrı tarafından kutsanmış ve hatırı sayılır miktarda çoğalmıştır. Onun meyvesini benimle birlikte yersiniz, yaşantı­ mız saygın ve onurlu geçer, bundan böyle hep birlikte oluruz!" dedim.

Ve, gerçekten, onlara her türlü yakınlığı gösterdim ve benimle birlikte tam bir yıl yaşadılar; benim servetim onlann oldu. Fakat bir gün, bana, "Aslında, evlenmek bizim için daha hayırlıdır; artık yalnız dayanamıyoruz; böylece sabrımız tükendi" dediler. Bunun üzerine onlara, "Kardeşlerim, evlilikte iyi hiçbir şey bulamazsınız, çünkü bugünlerde, gerçekten namuslu ve iyi bir erkek bulmak zordur! Zaten bir evlenme deneyi geçirmediniz mi? Bunda ne bulduğunuzu unuttunuz mu?" dedim, Ama benim söylediklerimi dinlemediler; ve de benim rızam olmaksızın evlenmek istediler. Bunun üzerine kendi paramla onları evlendirdim ve kendilerine gerekli çeyizi sağladım. Sonra kocalarıyla birlikte ayrıldılar. Ancak, ayrılmalarından pek fazla bir zaman geçmeden, kocaları onları aldattı ve kendilerine verdiğim her şeyi abp kanlarını yüzüstü bıraktılar. Bunun üzerine tekrar çırılçıplak, benim yanıma döndüler. Benden özürler dilediler ve "Bizi ayıplama, kardeşim! Senin, içimizde, yaşça en küçük olduğun doğrudur, ama hepimizden akıllısın! Sana bir daha evlilik sözünü ağzımıza almayacağımıza söz veriyoruz!" dediler. Bunun üzerine onlara, "Hoş geldiniz kardeşle rim! Benim için dünyada sizden değerli varlık yoktur!" dedim; ve onları kucakladım ve öncekinden de fazla cömertlik gösterdim. Bu durumda tam bir yıl yaşadık, bu sürenin sonunda mal dolu bir gemi donatmayı ve ticaret yapmak üzere Basra'ya gitmeyi dü­ şündüm.

Bu maksatla, bir gemi hazırladım ve onu mal ve eşyayla ve de gemiyle yolculukta ihtiyaç duyulabilecek her şeyle doldurdum; kızkardeşlerime, "Kardeşlerim, dönüşüme kadar, yolculuğum süresince evimde kalmayı mı yeğlersiniz, yoksa benimle gelmeyi mi istersiniz?" diye sordum. Bana, "Seninle geliriz, çünkü senin yokluğuna dayanamayız!" diye yanıt verdiler. Ancak, yola çıkmadan önce paramı ikiye böldüm; yarısını yanı­ ma aldım, öteki yarısını da, kendi kendime, "Ola ki geminin başına bir felaket gelir, ama hayatımızı kurtanrız. Bu durumda, dönüşü­ müzde, tabii eğer dönebilirsek, bize yararlı olabilecek bir şeyler kalmış olur" diyerek sakladım. Gece gündüz ara vermeden yolculuğu sürdürdük; fakat, aksilik buya, kaptan yolu kaybetti. Akıntı bizi dış denizlere sürükledi; ve yöneldiğimiz denizden bambaşka bir denize girdik. Ve on gün dinmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi sürükledi. Bu sırada, uzaktan belli belirsiz bir kent gördük ve kaptana, "Üzerine doğru gittiğimiz bu kentin adı ne acaba?" diye sorduk. Bize, "Vallahi! Hiç bilmiyorum.

Bu kenti hiç görmedim; ve tüm yaşamımda bu denizde de seyretmedim. Ama, önemli olan, artık çok şükür tehlike dışında olmamızdır. Size bu kente girip malınızı depo etmekten başka yapacak şey kalmıyor. Ve de satmak istiyorsanız, satmanızı size öneririm" diye yanıt verdi. , Bir saat sonra, bize yaklaşıp, "Kente çıkmakta acele edin! Orada Allah neler yaparmış, görün de şaşın! Ve de sizi koruması için, kutsal adını dilinizden düşürmeyin!" dedi, Bunu izleyerek kent üzerine yürüdük ve oraya ancak ulaşmış­ tık ki7 büyük bir şaşkınlığa uğradık: bu kentte bütün oturanların ka-ra taşlara dönüşmüş olduğunu gördük. Ama ancak oturanlar taşlaş­ mıştı; çünkü, tüm çarşılarda ve tüm ticaret yerlerinde malları oldu­ ğu gibi bulduk; ve altın ve elmastan yapılmış tüm eşyanın olduğu gibi durduklarını gördük. Bunu görünce, çok sevindik ve birbirimize, "Muhakkak ki bütün bunların nedeni çok hayret verici olmalıdır" dedik. Bunun üzerine birbirimizden ayrıldık ve her birimiz kentin bir başka semtine gitti; her birimiz gayret edip kendi adımıza altın, gümüş ya da değerli kumaş olarak taşıyabildiği kadar eşyayı toplamaya başladı. Bana gelince, ben, hisara çıktım; oradaki hükümdar sarayını buldum. Som altından yapılmış büyük kapısından girdim; ve büyük kadife örtüyü kaldırarak, içerdeki tüm mobilyaların ve eşyanın hep- sinin altın veya gümüşten yapılmış bulunduğunu gördüm.

Avluda ve tüm salonlarda, muhafızlar ya da mabeyinciler, ayakta ya da oturur halde, ama hepsi yaşarken taşlaşmış durumdaydı. Mabeyinciler, subaylar ve vezirlerle dolu sonuncu salonda, insanın aklını karış­ tıracak kadar zenginlikte ve ihtişamda giysilere bürünmüş hükümdarın taşlaşmış halde tahtında oturmakta olduğunu gördüm. Yöresinde, yine taşlaşmış, ellerinde yalın kılıçlarıyla, ipek giysilerine bü-rünmüş elli köle vardı. Hükümdarın tahtına inciler ve değerli taşlar kakılmıştı; ve her bir inci bir yıldız gibi parlıyordu. Ve, gerçekte, bunlara bakarken aklımı yitirir gibi oldum. Ama yürümeye devam ettim ve harem salonuna ulaştım ve burayı daha da harika buldum; burada her şey pencere kafeslerine varıncaya kadar altından idi; ve duvarlar ipek kaplamayla kaplanmış­ tı; kapı ve pencereler üzerinde, kadife ve satenden perdeler vardı. Ve sonunda, taşlaşmış kadınlar arasında, değerli inciler serpiştirilmiş bir giysiye bürünmüş ve başında her türlü değerli taşlarla zenginleştirilmiş tacı; ve boynunda gerdanlıklar ve titizlikle işlenmiş altın zincirlerle hanım sultamn kendisini gördüm, ama o da siyah bir taşa dönüşmüştü.

Oradan, yürümemi sürdürdüm ve açık bir kapı buldum, iki kanadı da saf gümüşten yapılmıştı; ve içinde, yedi basamaklı somaki mermerden bir merdiven gördüm; bu merdiveni çıktım, yukarıya ulaşınca, sırmayla örülmüş halılarla kaplı, tüm beyaz mermerden büyük bir salon buldum; bu salonun ortasında, altından büyük me­ şaleler arasında, zümrüt ve firuze serpiştirilmiş altm bir seki ve bu seki üstünde, inciler ve değerli taşlarla, değerli kumaşlar ve gergef işleriyle kaplanmış kaymak taşından bir yatak gördüm. Fonda, parlayan bir ışık vardı; yaklaştım ve bu ışığın, bir tabureye yerleştirilmiş deve kuşu yumurtası iriliğinde ve traş edilmiş yüzleriyle aydınlatan bir elmastan kaynaklandığını anladım; bu elmas mükemmelli­ ğin ta kendisiydi ve ışığı tek başına salonu aydınlatıyordu. Bununla birlikte burada yanan meşaleler de vardı, ama bunlar bu elmasın parıltısı karşısında âdeta utanıyorlardı. Ve, ben, kendi kendime, "Eğer bu meşaleler yanıyorsa, birisi onları yaktığı içindir" dedim. Bunun üzerine yürümeyi sürdürdüm ve başka salonlara girdim; her gördüğümle şaşkınlığa uğruyor ve canlı bir varlığa rastlamaya çabalıyordum. Ve öylesine meşguldüm ki, kendimi, gezide olduğumu, gemimi ve kızkardeşlerimi unutmuştum.

Ve bu harika yerde gezerken gece bastırdı; bunun üzerine saraydan çıkmak istedim; ama yolumu şaşırdım; artık yolumu bulamıyor; dönüp dolaşıyor, kendimi kaymak taşından yapılmış yatağın, iri elmasın ve yanan altın meşalelerin olduğu salonda buluyordum. Bunun üzerine yatağa oturdum, gümüş ve incilerle işlenmiş mavi satenden yorgana bürü­ nüyor; çok hoş bir yazıyla yazılmış, kırmızı ve başka renklerle süslenmiş, altın yaldızlı kutsal kitabımız Kuran'ı ele alıyor; kendimi kutsamak ve Tanrı'ya şükretmek için bazı ayetleri okumaya başlı­ yor ve kendimi suçluyor; Tanrı takdis edesi Peygamber'in sözleri üzerinde düşünüyordum. Sonra uyumak üzere uzandım ve uyumaya çalıştım; ama bir türlü başaramadım.

Uykusuzluk, geceyarısına kadar beni uyanık tuttu. O sırada, Kuran okuyan bir ses duydum; hoş, tatlı ve gönül ok­ şayıcı bir sesti bu... Bunun üzerine acele yerimden kalktım, bu sesin geldiği yöne doğru yürüdüm. Sonunda kapısı açık olan bir odaya geldim; kapıdan yavaşça içeri girdim, araştırmalarım sırasında beni aydınlatan meşaleyi dışarıda bırakarak, çevreyi gözden geçirdim; buranın bir mabet olduğunu gördüm; ortalık, asılı bulunan yeşil camdan lambalarla aydınlanıyordu; ortasında doğuya doğru yayılmış bir seccade vardı; bu seccadenin üstünde de, dikkatle ve yüksek sesle ve de kaidelerine uygun olarak Kuran okuyan çok yakışıklı bir genç oturuyordu. Bunu görünce çok şaşırdım: bu genç adam nasıl olmuş da, kentin uğradığı felaketten kendini tek başına kurtarabilmişti? Bunun üzerine ilerleyip ona yaklaştım ve selam verdim; dönüp bana baktı ve selamımı iade etti.

 Ona, "Tanrı'nın kitabından okuduğun kutsal ayetlerin yüzü suyu hürmetine, sorularımı yanıtlamanı senden rica ediyorum" dedim. Bunu duyunca huzurlu ve tatlı bir gülümsemeyle güldü; ve bana/'Ama, ey kadın, ilkin sen bana kim olduğunu ve bu mabede giriş nedenini açıkla! Ben de sırası gelince soracaklarını yanıtlayayım!" dedi. Bunun üzerine ona öykümü anlattım, çok şaşırdı; o zaman ben de ona kentin bu olağanüstü durumunun nedenini sordum.

Bana, "Biraz bekle!" dedi; gidip kutsal kitabı kapattı ve satenden bir mahfazaya soktu; sonra da yanına oturmamı istedi. Oturdum ve yüzüne 185 Saklı Kütüphane www.e-kitap.us dikkatle bakmaya başladım. Onun tıpkı dolunay gibi, nitelikten yana mükemmel ve cana yakın olduğunu, görünüşünün hayranlık uyandırıcı, endamlı ve ince olduğunu gördüm; yanakları kristal gibi, yüzü taze hurma renginde idi; şair sanki şu dizeleri onun için yazmıştı: Yıldız-okuyan geceyi gözlüyordu! Ve birdenbire, gözlerinin önünde. büyüleyici bir çocuğun narinliği belirdi! Ve düşündü: . Bu, Zühal'in kendisidir, aynı adlı yıldızı bîr kuyruklu yıldız sandıran saçılmış siyah saçları olan! Yanaklarının açık kira/ pembeliğine gelince, Merih'tir onu yaymaya gayret gösteren! Gözlerinin delici ışıkları ise, yedi yıldızlı okçu burcunun oklarıdır bunlar! Ama ona bu haıika kavrayışı veren Utarit'tir; Zühre'yse ona altın değerini kazandırmıştır.

 Yıldızları gözleyen, artık ne düşüneceğini bilemedi ve şaşkınlığa düştü! Bunu gören yıldız ona doğru eğildi ve güldü. Ona böyle bakarken, bakışı, beni, en şiddetli anlamda belaya, onu o güne kadar tanımamış olmanın en ateşli yerinmelerine yöneltti; ve yüreğimde kızıl korlar tutuşturdu. Ona, "Ey efendim, ey sultanım! Şimdi sizden dilediğimi bana anlatınız!" dedim. O da bana, 'Duyduk ve itaat ettik" dedi; ve şunları anlattı: Bilin ki, ey onurlu hanım, bu kent benim babamın kentiydi. Tüm yakınları ve uyrukları, burada oturuyorlardı. Babam, tahtın üzerinde oturduğunu gördüğünüz taşa dönüşmüş hükümdardır. Yine taşlaşmış olarak gördüğünüz sultan, benim annemdir. Babam ve annem, müthiş Nardon'a tapan dindarlardı. Ateş, ışık, gölge ve ısı üzerine yemin etmiş ve ant içmişlerdi! Uzun bir süre, babanı çocuk sahibi olamamıştı; ancak ömrünün sonuna doğru, yaşlılığının meyvesi olarak ben doğdum.

Babam beni büyük ilgi göstererek büyüttü; ben de gittikçe buyuyordum. İşte gerçek mutluluk için seçilişim bu sıraya rastlar. Gerçekten, sarayda, nezdimizde, yaşça epeyce ilerde bir ihti- 184 Saklı Kütüphane www.e-kitap.us yar kadın yaşıyordu. Bu kadın, Tanrı'ya ve Peygamberi'ne inanan bir Müslümandı. Ama dinini gizli tutuyordu; dış görünüşüyle annem ve babamla uyumlu davranışta bulunur görünüyordu. Ve babam ona karşı büyük bir güven duyuyordu; çünkü onda dürüstlük ve bağlılık buluyordu. Ona cömert davranıyor ve armağanlar sunuyordu. Onun kendi dininden ve kendi inancından yana olduğuna kesinlikle inanıyordu. Bundan dolayı, yaşamımı sürdürürken, beni ona emanet etti ve ona, "Al onu iyice yetiştir!

Ona, dinimizin kurallarını öğret; yüksek bir eğitim sağla! Gerekli her türlü ilgiyi gösteri" dedi. Ve yaşlı kadın beni korumasına aldı; ama, bana, temizlik görevlerinden ve ab destin faziletlerinden başlayarak ibadette geçen kutsal dualara kadar, islam dini ve Peygamber in dilinde Kuran okumayı ve tefsir etmeyi öğretti. Eğitimimi tüm olarak tamamlayınca, bana, "Yavrum, bunları babandan dikkatle gizlemen gerek! Ve de kesinlikle sırrını saklamalısın! Yoksa seni öldürür"' dedi. Ve ben, gerçekten, bu sırrı sakladım. Eğitimimi tamamlayışımdan sonra, çok vakit geçmeden bu saygın yaşlı kadın öldü; ölmeden önce de son nasihatlarını yaptı. Ben, TamVya ve Peygamberis ne inanmamı bir giz olarak saklamaya devam ettim. Ama kentte oturanlar, inançsızlıklarını, isyanlarını ve karanlıklarını koyulaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ancak, bir gün, her zamanki davranışlarını sürdürürken, görünmeyen bir müezzinin yüksek sesi duyuldu. Bu gök gürültüsü kadar yüksek ses, yakındakiler kadar uzaktakilerin de kulağına erişecek şekilde: "Ey bu kentte oturanlar! Ate­ şe ve Nardon'a tapınmayı bırakın, Tek ve Kudretli Tanrı'ya tapı­ nın!" diyoruu. Bu sesi duyan kesitte oturanlar, büyük bir dehşete kapıldılar, kentin hükümdarı olan babamın çevresine toplandılar ve ona, "İşitti­ ğimiz bu korkutucu ses nedir? Hâlâ bu sesin etkisiyle titriyoruz" diye sordular. Babam onlara, "Bu sesten korkmayın ve dehşete kapılmayın! Eski inancınıza sımsıkı sarılın!" dedi.

Ve bunun üzerine, yürekleri babamın sözlerine doğru eğilim gösterdi; ve asla ateşe tapınmaktaki alışkanlıklarından ve ona sıkı­ ca bağlanmaktan vazgeçmediler. Ve bir yıl daha hatalı kör inançları­ na bağlı kaldılar, ta ilk sesi duymalarının yıldönümüne kadar!.. Ve de bir yıl sonra aynı ses, ikinci kez duyuldu; sonra bir yıl daha geçti; ve her yıl tekrarlanan ses üçüncü kez duyuldu. Ama onlar, hatalı inançlarını ve bunun gereklerini terk etmeye yanaşmadılar. Ve sonunda, bir sabah, şafak vakti, felaket ve bela üzerlerine gökten ağarak geldi; ve kara taşa dönüştüler ve kendileriyle birlikte atları, katırları, develeri ve sürü hayvanları da taşa dönüştü.

Tüm uyruklardan, bir başıma ben, bu felaketten kurtuldum, Ve işte, o günden beri burada oturup dua ediyorum, oruç tutuyorum ve Kuran okuyorum. Fakat ey saygıdeğer ve güzel hanım, içinde bulunduğum yalnızlıktan, bana insanca ilgi gösterecek yöremde kimse olmamasından bıktım. Bu sözleri duyunca, ona, "Ey her türlü nitelikten nasibi olan genç adam! Benimle Bağdat kentine gelebilir misin? Orada din ve fı­ kıhtan yana derinleşmiş bilginler ve saygın şeyhler bulacaksın! Ve onların dostluklarıyla, bilgide ve ilahi adaletin öğrenilmesinde daha ileri gidersin. Ve ben oldukça hatırlı bir kimse olmama karşın, senin kölen ve zevkinin hizmetçisi olurum.

Aslında ben, yöremde bulunanların efendisiyim ve emrime bağlı erkekler, hizmetçiler ve genç çocuklar var! Burada da kıyıda mal yüklü bir gemim var. Ama talih bizi bu kıyıya attı ve bu kenti tanıttı; ve de bu serüvene sürükledi; ve talih fyizi birleştirmek istedi" dedim, Sonra da, ona, bizimle birlikte gelme arzulan ilham edecek sözV, ler söylemeye devam ettim, bana olumlu yamt verinceye kadar...

Anlatısının bu noktasında, Şehrazat, şafağın söktüğünü görmüş; ve âdeti olduğu üzre, yavaşça sözünü kesmiş.

Fakat On Yedinci Gece Gelince Sözünü sürdürmüş:

 

işittim ki, ey bahtı güzel hükümdarım, Zübeyde adlı genç kız, genç adama ilgi duymaktan ve ona olumlu yanıt alıncaya kadar kendisini izleme arzuları ilham etmekten vazgeçmemiş. İkisi de uyku üzerlerine çökünceye kadar konuşup durmuşlar. E unun üzerine genç Zübeyde, o gece, genç adamın ayakları dibinde yatıp uyumuş. Duyduğu sevinç ve mutluluğa bir türlü inanamayarak... Bundan sonra Zübeyde, Halife Harun Reşit'e, Cafer'e ve üç kalendere, öyküsünü anlatmayı sürdürmüş: Sabahleyin şafak sökünce yıkandık; tüm hazineleri açtık; taşı­ mada ağırlığı olmayan ve de çok değerli olan her şeyi aldık; kaleden kente doğru indik; kölelerime ve uzun süredir beni arayan kaptana kavuştuk. Beni görünce çok sevindiler; ve ortalıkta görünmememin nedenim sordular. O zaman onlara gördüklerimi ve genç adamın öyküsünü ve de kent halkının taşa dönüşmesinin nedenini tüm ayrıntı­ larıyla anlattım.

Anlattıklarıma çok şaştılar. Kızkardeşlerime gelince, beni bu yakışıklı genç adamla gördükleri anda kıskançlığa kapıldılar ve beni çekemediler; içleri kinle doldu ve bana karşı gizlice ihanet planlan kurmaya başladılar. Tam bu sırada, hepimiz birlikte gemiye bindik; çok mutluydum ve mutluluğum genç adama duyduğum sevgiyle artıyordu. Bekledik kî rüzgâr uygun essin, yelkenleri gerelim ve yola çıkalım! Kızkardeşlerime gelince, bize yoldaşlık etmeyi sürdürüyorlardı; ve bir gün özel olarak bana, "Kardeşimiz, bu genç adamı ne yapmayı düşü­ nüyorsun?" diye sordular.

 Ben de onlara, "Niyetim onunla evlenmektir" diye yanıt verdim. Sonra ona doğru döndüm, ona yaklaştım ve açıkladım: "Efendim, arzum senin olmaktır. Benden beni reddetmemeni rica ederim!" dedim. O da bana, "işittik ve itaat ettik!" diye yanıt verdi. Bu sözler üzerine kızkardeşimlerime döndüm ve onlara, "Tüm varlığımla bu genç adama sahip olmakla yetineceğim; zenginlik adına neyim varsa şu andan başlayarak sizindir" dedim.

Bana, "Senin iradene uyarız!" dediler. Ama yüreklerinde bana karşı ihanet ve kötülük saklıyorlardı. Uygun bir rüzgârla yolculuğumuza devam ettik, korkulu sulardan çıktık; güvenli sulara ulaştık. Bu sularda da birkaç gün seyrettik; ve Basra kentine oldukça yaklaştık ve uzaktan evlerin belirmeye başladığını gördük. Fakat, gece yaklaştığından, durduk; ve hemencecik hepimiz uyuduk, Fakat, uyku sırasında, iki kızkardeşim yataklarından çıkmış­ lar; beni, genç adamı ve tüm tavlaları denize atmışlardı. Yüzme bilmediği için genç adam boğuldu; onun kurbanlara katılması Tanrı'- nın takdiri idi. Bana gelince, benim nasibim de kurtulanlar arasına katılmakmış.

Bundan dolayı, denize düşünce, Tanrı 'nın sağladığı bir tahta parçası üzerine ata biner gibi oturdum ve bu sayede ve de dalgaların sürüklemesiyle uzak bir adanın kıyısına ulaştım. Orada giysilerimi kuruttum, tüm geceyi geçirdim ve kendime bir yol aradım; ve üzerinde âdemoğlunun ayak izleri olan bir yol buldum. Kıyı­ da başlayan bu yol, adanın ortalarında uzanıyordu. Giysilerimin kuruduğunu görünce, bu yolu izledim; ve adanın öbür kıyısına ulaşıncaya kadar yürümeyi sürdürdüm; buradan Basra, uzakta, görünü­ yordu. Birdenbire bana doğru gelen bir karayılan gördüm; onun ardından da iri ve büyük bir yılan onu öldürmek için kovalıyordu.

Karayılan kaçışı dolayısıyla öylesine yorgun ve dermansız düşmüş­ tü ki, dilini ağzından dışarı çıkmıştı. Bunu gören ben, ona acıdım; iri bir kaya yakalayarak,'öteki yılanın başına attım, onu ezip o anda öldürdüm. Fakat karayılan da iki kanat açtı ve göğe ağıp kayboldu. Bunu görünce şaşırıp kaldım. Ama, ben de yorgunluktan bitkin hale geldiğimden, oracığa 188 Saklı Kütüphane www.e-kitap.us oturdum; sonra da uzanıp bir saat kadar uyudum. Uyanınca, ayak ucumda, ayaklarımı ovup beni okşayan güzel bir zenci kız gördüm. Bunu görünce şiddetle ayağımı geri çektim ve çok utandım; çünkü güzel zenci kızın benden ne istediğini bilmiyordum! Ona, "Sen kimsin ve ne istiyorsun?" diye sordum. Bana, "Düşmanımı öldürerek bana büyük bir iyilik yapmış olan sana ulaşmak için acele geldim. Ben senin o iri yılandan kurtardığın karayılanım. Ve ben bir ecinniyeyim. Bu yılan da bir ecinni idi. Ve sadece sen, onun elinden beni kurtardın. Ben de, kurtulur kurtulmaz, rüzgâra uyup uçtum ve acele iki kızkardeşinin seni denize attığı gemiye doğru gittim.

 İki kızkardeşini sihirle iki kara köpeğe dönüştürdüm; ve buraya sana getirdim" dedi. Dönüp arkamdaki ağaca bağlanmış olan iki dişi köpeğe baktım. Sonra ecinniye, "Daha sonra da, gemide bulunan tüm zenginliği Bağdat'taki evine taşıdım ve gemiyi hatırdım.

 Genç adama gelince, boğuldu; ölüme karşı bir şey yapamam; çünkü ancak Tanrı'nın gücü sonsuzdur." dedi. Bu sözler üzerine beni kollarına aldı; kızkardeşlerim olan iki köpeği süzdü ve onları da kucakladı; ve hepimizi birden, uçarak taşı­ yıp bizi sağ salim Bağdat'ta, daha önce gördüğünüz evimin ta racası­ na indirdi. Evimi gezip gemiden getirilen, düzgün bir şekilde sıralanmış tüm servetimi ve mal varlığımı buldum. Hiçbir mal kaybolmamış veya hasar görmemişti.

 Sonra ecinniye bana, "Hazreti Süleyman'ın yüzüğü üzerindeki kutsal yazıt üzerine, bu iki köpeğin her birini, her gün, üç yüz kez kamçıyla dövmek üzere yemin etmeni istiyorum. Bu emri bir gün hile yerine getirmezsen, koşup gelecek seni de onların kılığına sokaca­ ğım!" dedi. Ve ben, ona, "İşittik ve itaat ettik!" demek zorunda kaldım. Ve o günden beri, Ey Emir-ül Müminin! Onları kamçılayıp duruyorum, sonra da acıyıp boyunlarına sarılıyor ve onları öpüyorum!

Benim öyküm budur işte! Ey Emir-ül Müminin, kızkardeşim Emine'nin öyküsü, benimkinden çok daha şaşırtıcıdır, demiş. Bu öyküyü duyan Halife Harun Reşit hayranlığın en üst derecesine ulaşmış. Ama merakını doyurmak için de açıkça acele etmiş. Ve bir gece önce, ona kapıyı açan genç Emine'ye dönerek, "Sen, ey zarif kız! Bedenindeki bu darbe izlerinin nedenini anlatır mısın?" diye sormuş, 
 

 Alim Şerif Onaran, BİNBİR GECE MASALLARI- 
 
Anlatım sırasına göre Bin Bir Gece Masalları
 

 

 
 

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış