Küçük Deniz Kızı -Andersen Masalları


Esa
25.4.2015
 
KÜÇÜK DENİZKIZI ( Andersen Masal )
 
Denizlerin suyu öylesine mavidir ki, mavilerin en güzeli bile deniz suyunun renginin yanında silik kalır... Kristal gibi berraktır ama, çapa atmak için çok derindir. İşte busonsuz derinliklerde deniz kızları yaşar... Orada sadece beyaz kum olduğunu sanmak yanlıştır. Engin denizde ağaçlar ve garip bitkiler vardır. Bu bitkilerin dalları öylesine ince ve hareketlidir ki, en küçük su akımı onlara canlıymış hissini verir.
Küçüklü büyüklü pek çok balık, bu suda kuşların çalılık ve çitler arasında çırpındıkları gibi, bu deniz bitkileri arasında kaynaşır dururlar. İşte kralın şatosu bu en derin yerdedir. Şatonun duvarları mercandan, sivri yüksek pencereleri amberden ve çatısı su akımına göre açılıp kapanan istiridye kabuğundandır. Orası sanki bir periler diyarıdır. Her kabuğun içinde pırıl pırıl inciler bulunur. Bu incilerin bir teki bile bir kraliçenin tacına en yüksek değeri verdirmeye yeter.
Denizlerin kralı uzun yıllardır duldu. Evde ihtiyar anasıyla birlikte oturuyordu. Ana cok akıllı bir kadındı. Soyluluğundan dolayı da gururluydu. Bunun için de on iki istiridye onun kuyruğunu süslerken, diğer soylu kişilerin kuyruğunu ancak altı istiridye süslerdi. Bundan başka da daha bir sürü değerleri vardı. Özellikle torunları olan genç prensesleri çok severdi. Bunlar altı güzel denizkızıydılar. En küçüğü en güzelleriydi. Cildi bir gül yaprağı gibi incecik, gözleri güneş denize vurduğu zamanki gibi parlak mavilikteydi. Kızkardeşleri gibi onun da ayaklan yoktu. Vücudu bir balık kuyruğuyla son buluyordu.
Prensesler günlerin baba evinde, suyun dibinde oynamakla geçiliyorlardı.
 
Salonlar geniş, duvarlar çiçeklerle süslüydü. Amberden pencereler açılır açılmaz. Kırlangıçlar gibi balıklar da sürü halinde içeri dalıyordu. Yüzerek küçük prenseslere doğru geliyor, ellerinden yem yiyor ve kendilerini seve seve okşatıyorlardı.
Şatonun önünde ateş kırmızısı renkte ağaçları ile büyük bir bahçe uzanıyordu. Meyvaları altın gibi parlıyordu. Çiçekleri kıpkırmızıydı. Yaprak ve sapları hep kıpırdıyor gibiydi. Dipteki ince kum, bir kükürt alevi gibi masmaviydi. Mavimtrak bir ışık etrafa mavi gölgeler saçıyor, denizin dibi olmasına rağmen insan kendini çok yükseklerde, göklerde sanıyordu. Sakin havalarda güneş görünürdü. Tıpkı erguvan kırmızısı bir çiçekten ışıklar saçılır gibi...
Prenseslerin her birinin istediklerini ekmesi için bir parça toprağı vardı. Birisi bahçesine balina şekli veriyor, bir diğeri deniz kızma benzemesinden hoşlanıyordu. En küçükleri toprağına güneş gibi bir çember yaptı ve sadece kırmızı çiçekler dikti. Bu çok düşünen, az konuşan garip bir prensesti. Kızkardeşleri batan gemilerin kalıntılarından aldıkları değişik eşyalarla bahçelerini süslerken, o
bahçesine bir deniz kazası sonucu bulmuş olduğu mermerden yapılmış güzel bir delikanlı heykeli oturtmuştu. Heykelin dibine kırmızı bir salkım söğüt dikmişti. Söğüdün dalları öylesine çoktu ki, delikanlının etrafını sarıyor mavi kuma dökülüyordu. Sanki kök ve dallar birbirlerini kucaklamak için birleşmeye çalışıyorlardı.
 
Küçük prensesin en büyük zevki, insanlar dünyasında konuşulanları dinlemekti. Büyük annesi ona bildiği şeyleri, hayvanları, şehirleri, gemileri, çiçekleri anlatıyordu. Onu en çok şaşırtan yeryüzü çiçeklerinin misler gibi kokması, denizdekilerin ise kokusuz olması, ormanların yemyeşil olup, balıkların dallar arasında bu denli gür ve güzel ötmeleriydi.
Büyükannesi çocukların anlayabilmesi için kuşlara "balık" diyordu. Çünkü kendisi de
hiç kuş görmemişti.
Büyükanne:
- On beş yaşına geldiğinizde, babanız sizin denizden çıkmanıza izin verecek. İşte o zaman, ay ışığında mercan kayalarının üzerinde oturup, büyük gemilerin geçişini seyreder, ormanları, kentleri ve öten balıkları da görürsünüz.
 
Aynı yıl büyük kız, ertesi yıl ikinci kız, bir sonraki yıl da üçüncü kız on beş yaşma girdiler. Çünkü her birinin arasında birer yaş fark vardı. Eh küçüğünün ise dünyayı görmesi için daha beş yıl vardı. Aralarında söz vermişlerdi; en beğendikleri şeyi birbirlerine anlatacaklardı.
Büyük anne onlara yeteri kadar ayrıntılı anlatmıyordu. Her soruşlarında:
- Kendiniz göreceksiniz, hele sabır! Diyordu.
Ama en küçükleri kadar hiçbir dünyayı görmek için bu derece sabırsızlanmıyordu. Onun sırasının gelmesine çok uzun zaman vardı. Ama ne çare ki yeryüzü küçük prensesin aklından hiç çıkmıyordu.
Sık sık geceleri penceresinde, başını kaldırır, balıkların yüzgeç ve kuyruklarının titrettiği karanlık suya bakardı. Ay ve yıldızları görüyordu. Yeryüzündeki kadar parlak değilse bile, su arasında onları bizden çok daha büyük görüyordu. Zaman zaman onların üstüne bir gölge düşerse, küçük deniz kızı bunun oralarda yüzen bir balina olduğunu biliyordu. Bu gölge insanlarla dolu bir gemi de olabilirdi. Ama bu insanlar dünyalar güzeli bir kızm kollarını gemiye doğru uzatmış, denizin dibinde onları düşündüğünü bilebilir miydi?
 
On beş yaşı dolunca, büyük kız yeryüzüne çıktı. Döndüğünde anlatacak binlerce şeyi
vardı:
- En güzeli durgun sahilde ay ışığında kumun üzerine uzanıp yatmak, dedi. Limana doğru baktın mı, tıpkı yıldızlara benzeyen ışıklar görüyorsun. Müzik sesi, gürültüler, insan kalabalığının uğultusu, arabalar ve sonra göğe doğru yükselmiş sivri kulelerden gelen çan seslerini duyuyorsun.
Ertesi yıl yüzeye çıkma sırası ikinci kızkardeşindi. Sudan tam güneş batarken çıktı. Gördüğü manzara onu büyülemişti sanki. Gök, altından bir kubbe gibiydi. Bulutlar kırmızımsı, mavimsi parıltıyla geçiyorlardı. Ne kadar güzel olduklarını anlatmak çok güçtü. Hele uzun beyaz bir tül gibi güneşe doğru uçuşan kuğular...
Güneş kaybolur kaybolmaz kuğular da yok oldu. Prenses onların nereye gittiklerini bilmiyordu. Pembe ışık sönünce, deniz gölgelendi; hafif bir rüzgâr onu rüyada gibi sallıyordu.
 
Ertesi yıl da üçüncü kız su yüzüne çıktı. Bu kız içlerinde en atak olanıydı. Bir nehrin ağzından kendini akıntıya bırakıverdi. Şipşirin tepecikler, üzerinde bağlar, şatolar, ormanlara gömülmüş çiftlikler ve içinde öten kuşlar gördü. Bu kuşlar büyük annesinin anlattığı gibi balık değildi. Orada sarı güneş öylesine sıcaktı ki, prenses zaman zaman serinlemek için yanan yüzünü dalgalara batırmak zorunda kaldı.
 
Küçük bir koyda suda oynayan bir sürü çocuğa rastladı. Onlarla oynamak istedi ama, çocuklar korkup kaçtılar. Birden hiç görmediği dik siyah tüylü, küçük bir hayvan, havlayarak kendisine doğru koştu. Küçük deniz kızı korkudan hemen denize daldı. Ama bu yeşil ormanları, bağlan ve yüzgeçleri olmadan
balıklar gibi yüzen bu sevimli çocukları hiç ama hiç unutmayacaktı. Dördüncü kızkardeş pek kendine güvenemedi. Denizde kaldı. En güzel şeyin denizde olduğunu söyledi. Hiçbir şey manzaraya engel olamıyordu ve gökyüzü, camdan kocaman bir çan gibiydi. Gemiler uzaktan da olsa, beyaz küçük balıklara benziyordu. Yunus balıkları takla atıyor, iri balinalar köpüklü sularda fıskiye varmış gibi su
fışkırtıyorlardı. Beşinci kardeşin yaş günü kışa rastladı. Bu yüzden hiçbirinin görmediğini o gördü. Deniz yemyeşildi. İri buzulları sürüklüyordu. Sanki her biri bir inciydi. İçlerinden bazıları da bir kilisenin çanından daha büyüktü. Prenses buzullarınen büyüğünün üzerine oturmuştu. Bütün yelkenciler korkuyla ondan kaçışıyorlardı; oysa o her şeyden habersiz uzun saçlarını rüzgârın oyunlarına bırakmış duruyordu.
Akşama doğru gök korkunç bulutlarla doldu. Gök gürledi, şimşekler çaktı. Kara
dalgalar buz yığınlarını indirip kaldırmaya başladı. Bütün gemiler yelkenleri
indiriyorlardı. Etrafta büyük bir korku vardı. Prenses buz dağının üzerinde gülümsüyordu. Beyaz
köpükten denize zikzak yaparak düşen mavi şimşekler onu hiç korkutmuyordu.
 
 
Kardeşler su yüzüne ilk çıkışlarında yeni ve güzel gördükleri şeylere karşı hayranlık duyuyordu. Hoşlarına gideni yapmakta özgür olmalarına rağmen, sonunda bıkıyorlar ve hatta en güzel şeyin evlerinde birlikte yaşamak olduğu kanısına varıyorlardı. Bazı akşamlar kardeşler kolkola girerek beraberce denizin yüzeyine çıkıyorlardı. Sesleri o kadar güzeldi ki, hiçbir insanda bu kadar güzel ses olamazdı. Gemiler için ölüm kalım savaşı fırtına patladığı zaman dahi kızlar yüzüyorlar ve tayfalara, korkmamalarını söyleyerek denizaltı güzelliklerini şarkılarıyla anlatıyorlardı. Ama gemiciler onların dilinden anlamıyorlar, bu sesin fırtına sesi olduğunu sanıyorlardı. Ayrıca denizin dibini nasıl görebilirlerdi ki... Bir gemi battığı zaman gemiciler boğuluyorlar, sadece cansız vücutları denizler kralının şatosuna ulaşıyordu.
 
Kızkardeşler, kolkola su yüzüne çıktıklarında, en küçükleri bakışlarıyla onları izleyerek yalnız kalıyordu. Ağlamak istiyordu ama deniz kızlarının göz yaşları yoktu ki...
- Ah! Bir onbeş yaşında olsam, diyordu. Bakın görürsünüz yukarıdaki dünyayı ve orada yaşayanları nasıl seveceğim.
Sonunda o güzel gün geldi!
- İşte, büyüdün! dedi büyükannesi. Gel seni da ablaların gibi güzelleştireyim. Küçük deniz kızının başına her yaprağı yarım inci olan beyaz zambaklardan bir taç koydu. Sonra sekiz istiridyeye prensesin kuyruğuna soyluluk işareti olarak yapışmalarını emretti.
- Nasıl da acıtıyor! Diye inliyordu küçük kız.
- Güzel olmak için acı çekmek gerek, diyordu ana kraliçe...
Küçük prenses bu soyluluk işaretlerinden ve ağır taçtan kurtulmak istiyordu. Bahçesinin kırmızı çiçekleri ona çok daha yakışırdı. Fakat kıyafeti hiçbir şekilde değiştirilemezdi. Kurallara uymak gerekirdi.
 
Küçük deniz kızı:
- Allahısmarladık! Dedi ve görülmemiş bir hafiflikle su yüzüne çıktı. Başını sudan çıkardığı zaman güneş henüz batmıştı. Bütün bulutlar suyun altındaki çiçekler gibi kırmızıydı; altın gibi kıvılcımlar saçıyordu. Bu ışıkta akşam yıldızı parıl parıl parlıyordu.
Hava serin, deniz sakindi. Büyük bir yelkenli hemen oracıktaydı; bir tek yelken açılmıştı. Zira suyu dalgalandıran hiçbir esinti yoktu. Denizciler dinleniyorlardı. Yelkenliden müzik ve şarkı sesleri geliyordu. Yavaş yavaş düşen akşamda her çeşit renkte yüzlerce ışık yanıyordu. Sanki tüm memleketin ışıkları hep birden gemiyi süslü-yorlardı.
Küçük deniz kızı geminin güvertesine yaklaştı. Dalgalar onu yükseltince, yuvarlak pencerelerden içerisini görebiliyordu. İçerde çok şık bir sürü insan vardı. Ama içlerinde en güzeli iri kara gözlü genç prensti. Deniz kızından bir yaş daha büyük olabilirdi. Gemide onun yaş günü kutlanıyordu. Tayfalar güvertede dans ediyorlardı.
Prens görünür görünmez yüzlerce havaî fişek atılıyordu. Küçük deniz kızı o zaman korkudan suya dalıyor, sonra güzel yıldızlar onun üstüne düşüyor gibiydi. Direklerin arasında ışıklar dolaşıyor, güzel ateş balıkları teknenin etrafında oynaşıyorlardı. Ve tüm bunlar karanlık suda yansıyordu. Gemide her şey öylesine ışıklandırılmıştı ki, küçük deniz kızı her kişiyi ve ufak ayrıntıları bile gayet iyi seçebiliyordu. Oh! Prens ne kadar da güzel, ne kadar güleryüzlüydü! Nasıl da herkesin elini iyilikle sıkıyordu!
Müzik bu harika gecede herkesi büyülüyordu. Vakit geç olmasına karşın küçük deniz kızı bakışlarını ne gemiden, re de prensten ayırabiliyordu. Renkli fenerler söndürüldü. Havaî fişekler gecede görünmez oldu.
 
Ama denizin derinliklerinden sesler hâlâ işitiliyordu. Küçük deniz kızı suyun yüzündeydi. Dalgalarla sallanıyor ve salona bakıyordu. Birden gemi hareket etti ve yelkenleri açıldı. Sonra dalgalar irileşti. Gecenin topladığı bulutlar daha da karardı. Uzaklarda şimşek çakıyordu. Gemiciler:
- Fırtına çıkıt! Fırtına! Yelkenleri indirin! Diye bağrışıyorlardı. Büyük gemi dev gibi iri dalgalarla tehlikeli bir şekilde sallanıyordu. Dalgalar kara dağlar gibi yükseliyordu. Gemi sularda sürüklenen bir kuğu gibi batıp çıkıyordu. Küçük deniz kızı bunu eğlenceli buluyordu, ama gemiciler böyle düşünmüyorlardı!
Gemi çatırdıyor, kaim kalaslar azgın dalgalarla bükülüyordu. O zaman küçük deniz kızı geminin büyük bir tehlike içinde olduğunu anladı. O da etrafına düşen tahta ve yıkıntılardan sakınmalıydı.
 
Karanlık bir ara öylesine bastırdı ki hiçbir şey görünmez oldu. Sonra bir şişmek deniz kızının gemideki bütün insanları görmesine yardım etti. Gözleriyle prensi aradı. Ulu Tanrım! O anda gemi battı ve prens dalgalar arasında kayboldu. Deniz kızı prensin kendisine doğru geldiğini görünce ilk başta sevindi. Sonra birden insanların su içinde yaşayamayacağını ve kendisine gelinceye kadar öleceğini hatırladı.
 Hayır! Prens ölmemeliydi. Küçük deniz kızı kalaslar ve direkler arasında ezileceğini unutarak derine daldı. Prensi bulup su yüzüne çıkardı. Azgın dalgalarla boğuştu. Prensin kudurmuş denizde bütün gücü tükenmiş, kolları ve bacakları cansız, gözleri kapalıydı. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasaydı denizde kaybolup gidecekti. Prensin başını suyun dışında tutarak, kendini onunla beraber dalgaların akışına bıraktı ve bir kara parçasına ulaştı. Sabah fırtına dindi. Kırmızı parlak güneş, denizin
üstünde doğduğu zaman büyük gemiden hiç eser kalmamıştı.
 
Prensin dudakları canlanır gibi oldu, ama gözleri henüz kapalı ve yanakları solgundu. Küçük deniz kızı ıslak saçlarını aralayarak onun güzel ve geniş alnını öptü. Küçük bahçesinin mermer heykelini andırıyordu bu prens. Yaşayacağım umarak onu tekrar öptü. Önünde heybetli ve sağlam tabiat uzanıyordu. Karsız tepeleriyle mavi dağlar görülüyordu. Yeşil ormanların önünde görkemli bir yapıt vardı. Bu bir kilise veya manastır olabilirdi. Pek bilemiyordu! Küçük deniz kızı, altın meyvalarıyla, portakal ağaçları olan bahçede, ulu palmiyelerle kucak kucağaydı. Deniz burada küçük koy şeklindeydi.
Su orada sakin ve derindi. İşte küçük deniz kızı yüzerek prensi buraya getirdi. Onu kıyıya yatırıp ısınması için başını güneşe yöneltti. Beyaz binanın çanları çalmaya başladı ve birçok genç kız bahçeye üşüştü. Küçük deniz kızı yüzerek, tepeleri suyun dışındaki iki kayanın arkasına saklandı. Etrafta olan bitenleri seyredebilmek için tanınmamaya çalışarak göğsünü ve saçlarını köpükle örttü.
Genç kızlar biraz sonra prense yaklaştılar. İçlerinden biri yardım aramaya koştu. Küçük deniz kızı prensin etrafındakilere gülümsediğini gördü. Prensin büyük yapıya götürüldüğünü üzüntüyle seyretti ve keder içinde baba evine döndü.
 
Küçük deniz kızı her zaman sakin ve düşünceliydi. Ama düşünceli hali daha da arttı. Ablaları yeryüzündeki ilk yolculuğunda neler gördüğünü sordular, o sadece:
- Bir gemi ve bir ev, dedi.
Küçük deniz kızı sabah akşam prensi bıraktığı koya gidiyordu. Fakat prensi göremiyor, evine her zaman biraz daha üzgün dönüyordu. Tek tesellisi küçük bahçesine gidip, prense benzeyen mermer heykeli kucaklamaktı. Artık gelişi güzel yetişen çiçeklerine hiç bakmıyordu. Dallar birbirine karışmış ve bahçeyi kapkara yapmıştı. Sonunda dayanamadı, ablalarından birine içini açtı. O da diğer kardeşlerine ve iki yakın arkadaşına durumu anlattı. Onlardan biri prensi gemide görmüştü. İyi tanıyor ve krallığının nerede olduğunu da biliyordu.
Beş prenses:
- Gel, küçük kardeş, dediler ve onu kollarına alıp prensin şatosuna çıkardılar. Bu şato fildişi renginde taşlardan yapılmıştı. Mermer merdivenlerden biri denize dek iniyordu... Şatonun çatısı yaldızlı kubbelerle bezenmişti. Şatoyu çevreleyen uzun sütunlar arasında mermer heykeller canlı gibi görünüyordu. Salonlar ışıl ısıldı.
 
Deniz kızı, şimdi prensin nerede yaşadığını biliyordu. O günden sonra akşamlan sık sık gelmeye başladı... Hiçbir deniz kızı bunu yapmaya cesaret edemezdi. Siyah bir gölge yansıtan mermer sütunlar altında, suya kendini bırakarak bu dar boğaza dek geliyordu. Deniz kızı orada bir örtü gibi saçlarının altına gizlenerek, ay ışığında kendini yalnız sanan prensi seyrediyordu.
 
Akşamları prensi müzik sesleri içinde gemisiyle dolaşırken görüyordu. Rüzgâr geminin beyaz yelkenini dalgalandırdığı zaman gemi kanatlarını açan bir kuğuya benziyordu. Balıkçılar gece ağlarını kıyıya koymaya geldiklerinde küçük deniz kızı saklandığı yerden onların konuşmalarını dinliyordu. Onlar sık sık prensten ve onun hep iyiliğinden bahsediyorlardı. Prensin hayatını kurtardığı için çok mutlu oluyordu o zaman! Onun göğsüne yaslandığını ve ona nasıl içten sarıldığını düşünüyordu. Ama prens bütün bunları bilmiyor ve deniz kızım aklına bile getirmiyordu. Küçük deniz kızı insanları gittikçe daha da çok seviyor onların yanında yaşamak istiyordu. İnsanların dünyası belki onun babasının krallığından daha büyük ve zengindi.
Orada okyanuslarda dolaşabilir ve tepesi bulutlara erişen dağlara çıkabilirdi. Bilmek istediği ne kadar çok şey vardı! Ama ablaları onun sorularına cevap veremiyorlardı. "Yüksekteki Dünya" dediği yeryüzü hakkında daha çok bilgisi olduğunu sandığı büyük annesine sordu:
- İnsanlar denizde boğulmayınca bizim gibi mi ölürler büyük anne?
- Elbette onlar da bizim gibi ölürler, hatta onların hayatları senin ve benimkinden daha da kısadır. Biz 300 yıl yaşayabiliriz ve ölünce denizlerde köpük oluruz. Bizim mezarımız yoktur. Ruhumuz ölümsüz değildir, yeniden doğmayız. Bir kez kesilince yeşermeyen bir kamışa benzeriz. İnsanların ölümsüz ruhları vardır. Onların vücutlarıtoprak olunca, ruhları parıldayan ışıklı yıldızlara kadar yükselir.
- Neden bizim ruhumuz ölümsüz değil? diye sordu, üzüntüyle küçük deniz kızı. Bir gün için de olsa insan olmak ve göğe çıkmak için bütün hayatımı verebilirim.
- Öyle düşünme, biz burada insanlardan daha mutluyuz, dedi büyük anne!..
Küçük deniz kızı içini çekti:
- Demek öldüğüm zaman dalgaların şarkısını duymayacağım. Ne bahçenin kırmızı çiçeklerini, ne güneşi, ne ayı, ne de mermer merdivenli şatoyu görmeyeceğim artık. Ölümsüz bir ruha sahip olmak için ne yapmalı acaba?
- Hiçbir şey yapamazsın, dedi ihtiyar. Ama bir insan, dünyada seni her şeyden çok sever de, bütün hayatı boyunca sadık kalacağına söz vererek bir papaza sağ elini seninkinin içine koydurursa, o zaman ruhun ölümsüz olabilir. Onun ruhu sana geçer, insanların mutluluğunda payın olur. Ama bu bir mucizedir ve böyle bir şey olamaz.
 
Çünkü denizde güzel olan senin kuyruğunu ve pullarını, insanlar çirkin buluyorlar ve bacak dedikleri iki uzun sütuna sahip olmanın gerçek zarafet olduğuna inanıyorlar. Şimdi artık bir şey sorma bana.
Küçük deniz kızı üzüntüyle balık kuyruğuna uzun uzun baktı.
- Neşeli olalım, dedi ihtiyar. Hayatımızın 300 yılı uzun bir süredir. Onu dans ederek, eğlenerek geçirelim. Hem bu akşam sarayda balo var.
 
Balo fevkalâde oldu. Böylesi yeryüzünde bile görülmemişti. Büyük salonun duvar ve tavanları yarı saydam camdandı. Pembe ve yeşil dev istiridye kabukları iki yana yerleştirilmişti. Onlardan salonu ve denizi aydınlatan mavi bir alev yayılıyordu. Pulları gümüş ve altın renkli ışıklar saçan sayısız balıklar,
camdan duvarlara yaklaşıyordu.
 
Salonun ortasından bir nehir geçiyor, deniz kızları ve su perileri şarkı söyleyip, dans ediyorlardı. İnsanların bu kadar güzel sesleri yoktu. En güzel şarkı söyleyen de küçük deniz kızıydı. Babası kızını kucakladı, salondaki herkes onu alkışladı. Kız bir an mutlu oldu çünkü denizin ve dünyanın en güzel sesine sahipti. Sonra üstündeki dünyayı, yakışıklı düşündü bir an ve ölümsüz ruha sahip olmayacağından ümitsizliğe kapıldı. Şatodan gizlice çıkıp küçük bahçesine gitti. Suyun içinde bir boru sesi duydu ve kendi kendine:
- İşte o denizde dolaşıyor, diye söylendi. Babam ve büyük annemden daha çok sevdiğim bütün varlığımla bağlandığım insan... Onun elinde bir kum tanesi olmak için her şeyi deneyeceğim. Kızkardeşlerim şatoda dans ederken, gidip şu deniz büyücüsünü bulayım. Ondan da ne kadar çok korkarım... Belki bana akıl verir, yardım eder.
- Bahçeden çıktı ve büyücünün yaşadığı kaynayan mağaraya kadar yüzdü. Buraya hiç gelmemişti. Burada ne bir çiçek, ne denizaltı otu vardı. Her taraf kıraç kumdu. Girdap, bir değirmen taşı gibi yaklaşanı eziyordu. Bununla beraber orayı aşmak gerekiyordu. Sonra sıcak küflü çamurda uzun bir yolculuk vardı. Burası büyücünün oturduğu bataklıktı. Evi boğucu bir ormanın sonun-daydı. Ağaçlar ve çalılar mantardandı. Acayip bitkisel hayvanlar, yapışkan parmaklı kollan ile ahtapot gibi durmadan kıvrılıyor, topraktan çıkmış yılanlar burada kaynaşıp duruyordu. Bu canlı dallar yakaladıklarını hiç bırakmıyorlardı. Küçük deniz kızı korkudan titriyor, kalbi çarpıyordu. Az kalsın geri dönecekti. Ama güzel prensi ve ölümsüz ruhu düşününce, bütün gücünü topladı. Başının etrafında uçuşan saçlarını sımsıkı bağladı. Böylelikle mantarların onu kıskaca almasından korunmuş oluyordu. Tıpkı bir kıhçbalığı gibi küçük ellerini göğsünde kavuşturup kıskaçlarını ona doğru uzatan korkunç mantarların arasına süzüldü.
- Sonunda bu kasvetli tüyler ürpertici ormanda ışıklı bir yere ulaşabildi. Büyücünün evi tam karşısındaydı. Büyü'cüye derdini daha söylemeden: »*
- Ne istediğini biliyorum dedi cadı. bu budalalık. İstediğin gerçekleşecek güzel çocuğum, ama bu senin felâketin olacak. Demek balık kuyruğunu yürümeye yarayan şu iki çirkin koçanla değiştirmek istiyorsun. Ancak ruhunun ölümsüz olması için genç prensin seni kendinden çok sevmesi gerek.
- Büyücünün yüzünde iğrenç bir gülümseme belirdi.
- Tam zamanında geldin. Yarın gün doğarken sana bütün bir yıl yapamayacağım yardımı yapabilirim. Sana sihirli bir içki hazırlayacağım. Onu kıyıya götürecek ve orada oturup gün doğmadan önce bu içkiyi içeceksin. Kuyruğun eriyecek ve insanların bacak dedikleri şekle girecek; ama yeni bilenmiş bir kamanın delip geçişi gibi acı çekeceksin, bunu bil. Seni her gören dünyanın en güzel kızı olduğunu kabul edecek. O kıvrak dans eder gibi halin değişmeyecek, ama her adımda keskin bıçaklar üzerinde yürüdüğünü sanacaksın. Bütün bunlara daya-nabileceksen, sana yardım ederim.
Küçük deniz kızı:
- Ben hazırım, dedi.
Sesi titriyordu. Elde etmek istediği güzel prensi ve ölümsüz ruhu düşünüyordu.
- İnsan kılığına girince artık hiçbir zaman deniz kızı olmayacağını da unutma, dedi büyücü. Baban, kardeşlerin, renkli çiçek dolu bahçen yok artık. Ayrıca prens eğer aile bağlarını koparıp sana bütün varlığıyla bağlanmaz karı-koca olmak için papaz ellerinizi birleştirmezse, ruhun asla ölümsüz olamaz. Prens bir başkasıyla evlenirse, evlendiği günün gecesi kalbin çatlayacak ve denizde bir parça köpükten başka bir şey olmayacaksın.
- Kabul ediyorum, dedi küçük deniz kızı.
- Sonra bana bunun bedelini de vermen gerek, dedi büyücü. Bedelim çok yüksek. Bütün deniz kızları içinde en güzel sesli sensin. Prensin bu sesle büyüleneceğini ümit ediyorsun. Ama bu sesi bana vermen gerek. Sihirli değneğime karşılık senin en değerli şeyini istiyorum. İki tarafı kesen bir kılıç gibi kullanabilmem için bu değneğin içine sihirli su koyacağım.
- Eğer sesimi alırsam bana ne kalır? Dedi küçük kız.
- Güzelliğin, ahenkli yürüyüşün, konuşan gözlerin, bütün bunlar bir genç adamı büyülemeye yeter. Dayanabilecek misin söyle bakalım? Öyleyse uzat bana dilini, bu sihirli içki karşılığı onu keseceğim.
- Kabul, dedi küçük deniz kızı.
Büyücü sihirli içkiyi kaynatmak için bir tencere aldı. Temizlik ne güzel şey, dedi ve bir avuç su yosunu alarak tencerenin içini sildi... Sonra tencereye sihirli deniz ürünleri koydu. Tüyler ürpertici bir şey. Büyücü kaynayan tencereye durmadan deniz mantarları atıyordu. Kaynama bitince tencerenin içindeki, bir kaya kristali gibi saydam hale geldi.
- Tamam, dedi büyücü ve deniz kızının dilini kestikten sonra onu gönderdi. Zavallı şimdi dilsizdi.
- Eğer benim güzel ormanımın dallan seni yakalamak isterse bu sıvıdan birkaç damla serp, o zaman onlar sayısız parçalara bölünecek, diye arkasından bağırdı büyücü.
 
Ama küçük deniz kızı böyle bir çareye gerek duymadı. Mantarlar kendiliğinden iki yana çekiliyorlardı. Küçük kızm taşıdığı sıvı, yıldız gibi parlıyordu. Böylece bataklıktan, uğuldayan mağaradan, ormandan kolaylıkla çıktı. Uzakta babasının şatosunu gördü. Gece her şey uyuyor gibiydi. Onlarla vedalaşmayı ne kadar isterdi! Ama dilsizdi ve bir daha görmemek üzere onlardan uzaklaşı-yordu. Bahçelere daldı, kızkardeşlerinin bahçelerinden birer çiçek kopardı ve onlara binlerce öpücük yollayarak yola koyuldu.
 
Güneş henüz doğmamıştı. Prensin şatosuna geldiğinde ay hâlâ parlıyordu. Oturdu, iksiri içti. İki tarafı kesen bir hançer, sanki vücudunu delik deşik ediyordu. Acıya dayanamayıp bayıldı ve uzun zaman ölü gibi serildi kaldı. Güneş suya vurunca uyandı. Dayanılmaz bir acı duydu. Ama prens oradaydı, kara gözleriyle ona öylesine keskin bir bakışla bakıyordu ki, bu bakışın altında ezildi. O zaman balık kuyruğunun kaybolup yerine en güzel genç kız bacaklarının geldiğini fark etti. Ama çırılçıplaktı ve uzun saçlarıyla örtünmeye çalışıyordu. Prens ona kim olduğunu, neden burada bulunduğunu sordu. Fakat o koyu mavi kederli gözleriyle konuşmadan baktı. Prens onu elinden tutup şatosuna götürdü. Her adımda iğneler veya bilenmiş bıçaklar üstünde yürüyor gibiydi. Ama büyük bir sabırla dayanıyordu bu işkenceye: Prensin yanında bir kuğu kuşu tüyü hafifliğiyle merdivenleri çıktı. Hizmetkârlar onun uçar gibi ahenkli yürüyüşünü hayranlıkla izliyordu. Küçük kıza ipek dantel elbiseler verdiler. Gittiği her yerde ondan güzel yoktu. Ama ne konuşabiliyor, ne de şarkı söyleyebiliyordu.
 
Tüller içinde güzel esir kızlar, prensin ve kral ailesinin önünde şarkı söylediler. İçlerinden biri diğerlerinden çok daha güzel şarkı söylüyordu ve prens onu gülümseyerek alkışlıyordu. Küçük deniz kızının içine hüzün çöktü birden. Kendisi ondan yüz defa daha güzel şarkı söyleyemez miydi?
- Prensin yanında olabilmek için sesimi verdim. Ah! Bunu bir bilse, diye düşündü. Sonra küçük deniz kızı kollarım kaldırarak, ayaklarının uçlarında yükseldi. Mermertaşlar üzerinde o kadar zarif dans ediyordu ki, her hareketi güzelliğini bir kat daha ortaya çıkartıyor, bakışı esir kızların şarkısından daha fazla kalpleri kendine bağlıyordu.
 
Herkes güzelliğinin ve çekiciliğinin etkisindeydi. - Benim bulunmuş güzel çocuğum, diyordu. O dans ediyor, durmadan dans ediyordu, ama ayaklarının her hareketinde bıçak yaralan gibi acı duyuyordu.
Prens artık küçük deniz kızını yanından hiç ayırmı-. yordu. Prensle beraber at gezintileri yapması için ona amazon elbiseler diktiler. İkisi beraber yeşil ormanlar içinde kuşların öttüğü yerlerde koşuyorlardı. Prensle yüksek tepelere çıktığı zaman minik ayakları bazen kanıyordu. Ama o denizi hatırlatan bulutlara kadar prensi gülerek izliyordu. Gece herkes uykuya dalınca, mermer
merdivenlerden iniyor, yanan ayaklarını tuzlu suya sokuyor ve uzun uzun, derin denizlerdeki ailesini düşünüyordu.
 
Bir gece kızkardeşleri geldi. Elele tutuşmuşlardı. Denizin üstünde yürüyerek hüzünlü şarkılar söylüyorlardı. Onlara işaret etti. Kardeşleri onu hemen tanıdılar. Kendilerine ne büyük bir keder verdiğuıi uzun uzun anlattılar. O geceden sonra kardeşleri her gece geldiler. Hatta bir keresinde küçük deniz kızı uzaktan büyük annesini bile gördü. Oysa ihtiyar kraliçe yıllar yılı su yüzüne çıkmamıştı. Babası da geldi. Saçları kırlaşmıştı. Başındaki tacı taş gibi görünüyordu. Her ikisi de ona kollarını uzattılar;ama kızkardeşleri gibi yaklaşmaya cesaret edemediler. Her geçen gün, prens ona daha da bağlanıyordu. Yalnız onu güzel bir çocuğu sever gibi seviyordu. Onunla evlenmeyi aklının ucundan geçilmiyordu. Küçük Deniz Kızı'nın ölümsüz bir ruha sahip olabilmesi için prensin eşi olması şarttı. Eğer, prens başka birisiyle evlenecek olursa, Küçük Deniz Kızı, deniz köpüğü olup kaybolacaktı. Prens, onu kucağına alıp güzel alnından öptüğü zaman, Küçük Deniz Kızı'nın gözleri
"Beni seviyor musun?" der gibi ışıl ışıl parlıyordu.
Prens ona:
- Evet beğendiğim sensin, diyordu. Sen çok iyi kalplisin. Ayrıca sadece bir kez gördüğüm ve bir daha görmeme imkân olmayan bir genç kıza benziyorsun. Gemim battığında azgın dalgalar beni genç kızların yaşadığı bir manastırın kıyısına attı. Onlardan biri beni buldu ve hayatımı kurtardı. Onu hiçbir zaman unutmayacağım. İşte anam ve babamdan çok, yeryüzünde seveceğim tek insan o. Ve sen ona benziyorsun. O kız manastırda yaşıyor belki, ama hiçbir zaman benim olmayacak, onun benliğimdeki anasını belki sen silebilirsin. 1»Yazık! Onu benim kurtardığımı bilmiyor, diye düşündü genç kız.
Küçük deniz kızı derin derin içini çekti, ağlayamıyordu zavallı.
Prens:
- Genç kız manastıra ait, dedi. İnsanlar arasına girmeyecek artık! Bir dahakarşılamayacağız; oysa ben ona seve seve hayatımı veririm.O sıralar prensin komşu kralın kızı ile evleneceği söylentileri dolaşıyordu. Kralınkızım istemeye gitmek için büyük bir gemi donandı.
Prens ona:
- Ailem güzel prensesi gidip görmemi istiyor. Ama onunla nişanlanmam için beni zorlayamazlar. Onu sevemeyeceğimi biliyorum. O manastırdaki genç kıza benzemiyor, ama sen o kıza benziyorsun. Günün birinde nişanlanacak olsaydım, güzel gözlü, dilsiz çocuk seninle nişanlanırdım, dedi.
 
Prens genç kızın uzun saçlarıyla oynuyor, ölümsüz ruhu ve insan mutluluğu düşü içinde kıvranan kalbin üzerine başını koyup dinleniyordu.
- Sakın sen denizden korkmuş olmayasm, benim dilsiz çocuğum? diye sordu prens. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Herkes pırıl pırıl donanmış geminin üzerinde komşu memlekete gitmeye hazırdı. Prens, küçük deniz kızma fırtınadan, sakin denizden söz açtı. Dalgıçlar denizin dibinde acayip balıklar görmüştü. Kitaplar da denizin derinliklerinden bahsediyordu.
Küçük Deniz Kızı gülümseyerek başka herkesin uyuduğu bir sırada, Küçük Deniz kızı güvertenin parmaklığına yaslanarak denize bakıyor, ta derinliklerde babasının sarayını ve yaşlı büyükannesini görür gibi oluyordu... Dalgalar arasında başlarında taçlarıyla tekneyi seyrediyorlardı sanki...
Bir ara kızkardeşleri göründü. Küçük Deniz Kızı mutlu olduğunu, her şeyin yolunda gittiğini söylemek ister gibi gülümseyerek baktı kızkardeşlerine. Tam o sırada bir tayfa göründü. Kızkardeşleri hemen suya daldılar. Tayfa gördüğünü deniz köpüğü sanmıştı.
Sabah olduğunda gemi limana girdi. O anda şatonun kulesindeki çanlar çalmaya başladı. Ortalıkta bir bayram havası esiyordu. Bir süre sonra prenses göründü. Küçük Deniz Kızı, prensesin gerçekten güzel olup olmadığını merak ediyordu. Prensesin yüzü zarif ve güzeldi. Uzun kirpikleri altında canayakın gözleri gülümsüyordu.
- Bu sensin, evet kıyıda baygın yatarken hayatımı kurtaran genç kız sensin, diye
bağırdı prens. Sonra, Küçük Deniz kızı'na dönerek:
- Ne kadar mutluyum, dedi. Düşümün gerçekleşeceğine inanıyorum. Benim mutluğum seni de sevindirsin, çünkü beni en çok seven sensin. Küçük deniz kızı alnını prensin eli üzerine koydu. Yüreği daralıyor, hıçkırıklar boğazında düğümleniyordu. Eğer prens evlenecek olursa düğün gecesinin sabahı ölecek ve sonsuz denizde bir parça köpük olup kaybolacaktı. Nişanları büyük bir törenle ilân edildi. Birkaç gün i sonra nişanlılar, elleri birbirine kenetlenmiş, papaz tarafından takdis edildiler. Küçük deniz kızı, altın işlemeli  bir elbise giymiş gelinin elini tutuyordu. Ama kulakları müziği duymuyor, gözleri kutsal törende hiçbir şeyi görmüyordu. Ölüm saatini ve bir daha asla elde edem ey e-Jceği,
kaybettiği şeyleri düşünüyordu. Yeni evliler akşam gemiye geldiler. Toplar atılıyor, bay-Iraklar dalgalanıyordu.
Geminin ortasına kırmızı atlas üze-Srine altın işlemeli bir çadır kurulmuştu. Prens ve prensesin kuş tüyleri yatağı orada hazırlanmıştı. Bu serin ve sakin igecede bu soylu çift orada dinlenecekti. Yelkenler hafif bir îrüzgârla şişmiş, gemi dalgalar üzerinde yavaş yavaş iler-fliyordu. Güvertede gemiciler coşkuyla dans ettiler. Küçük ieniz kızı yeryüzündeki ilk gezintisini hatırlıyordu. O da jaynı neşe, aynı coşkunlukla dans etmişti. Şimdi yine, atmaca tarafından izlenerek uçan bir kırlangıç gibi dans
îdiyordu. Herkes onu alkışladı. Çünkü hiçbir zaman bu cadar güzel dans etmemişti. Narin etini bilenmiş bıçaklar ieliyordu. Ama asıl kalbindeki hançer acı çektiriyordu. Bu adam için nesi var nesi yoksa feda etmişti. Onu son defa Dİarak görüyordu. Güzel sesini kaybetmiş ve her gün iayanılmaz acılar çekmişti. O ise bütün bunları aklına bile »etirmiyor, hiç birini bilmiyordu. Bunu ona nasıl anlata-îilirdi? Onunla son kez aynı havayı kokluyor, son kez ienizi, göğü yıldızları görüyordu. Düşsüz ve
bilinçsiz son-ız bir gece... İşte deniz kızının kaderi buydu. Onun ruhu yoktu ve elde etmeği de başaramamıştı.
 
Gemide geç saatlere kadar çılgınca eğlenildi. Ama küçük deniz kızının içi kan ağlıyor ve ölüm acısı içinde kıvranıyordu. Prens gelini kucakladı ve geceyi geçirmek üzeremuhteşem çadırına götürdü. Gemiye tam bir sessizlik çöktü. Sadece kaptan dümendeydi. Küçük Deniz Kızı dirseklerini güvertenin parmaklıklarına dayamış, güneşin doğacığı yere bakıyordu. İlk ışın onu öldürecekti. Birden ablalarını geminin yanında gördü. Onlar da üzgün ve solgundular. Güzel saçlarını dibinden traş
ettirmişlerdi. Usulca Küçük Deniz Kızı'na:
- Saçlarımızı sana yardım etmesi ve sabah olunca ölmemen için büyücüye verdik.
Bize bu hançeri verdi; bak ne kadar sivri ve keskin. Onu güneş doğmadan prensin kalbine sapla. Ilık kanı senin ayaklarını ıslatınca, balık kuyruğun yeniden çıkacak, tekrar deniz kızı olacaksın. Bizimle beraber denizin dibine inebilecek ve köpük haline gelmeden 300 yıl yaşayacaksın. Ama acele et, gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek, ya sen, ya o. Büyük annemiz öyle kederli ki, o da beyaz
saçlarını bizim gibi büyücüye verdi. Prensi öldür ve çabuk gel! Gökteki bu kırmızı çizgiyi görüyor musun? Biraz sonra güneş doğacak ve sen öleceksin, diyerek dalgalar içinde kayboldular.
 
Küçük Deniz Kızı çadırın kapısını açtı ve güzel gelini prensin göğsünde yatarken gördü. Prensin üzerine eğildi, alnından öptü. Sonra güneşin doğduğu yöne baktı. Gözlerini önce hançere, sonra prense dikti. Prens düşünde karısının adını sayıklıyordu. Yalnız onu düşündüğü kolayca anlaşılıyordu. Birden Küçük Deniz Kızı'nm elindeki hançer titremeye başladı. Onu hızla ta uzaklara, kırmızı bir ışıltıyla parlayan dalgalara attı. Hançerin kaybolduğu yerde sudan kan damlaları çıkıyor gibiydi. Yarı yarıya ölmüştü. Son kez sevgilisine bakıp kendini denize attı. Vücudu köpük halinde eriyiverdi hemen...
 
Güneş denizin üstünde yükseldi. Tatlı ve sıcak ışınlı dalgaların sürüklediği soğuk köpüğün üzerine düştü. Küçük Deniz Kızı ölümü hissetmiyordu. Göz kamaştırıcı güneşe yakın binlerce küçük saydam varlıklar geminin yelkenlerini seyrediyor, şarkı söylüyorlardı. Bu | minik varlıkların sesleri öyle ahenkli öyle tatlıydı ki... Hiçbir insan gözü bu varlıkları göremezdi. Kanatları I yoktu. Bir tüy gibi havada uçuyorlardı. İyi ve sevimli J görünüyorlardı. Küçük Deniz Kızı vücudunun yavaş yavaş onlarınki I gibi minik saydam parçalara ayrıldığını hissetti. O da bu I varlıklar gibi köpükten çıkıp, gökyüzüne doğru yükselmeye başlamıştı. Bulunmaz tatlılıktaki sesiyle:
- Nereye gideceğim şimdi? diye sordu.
- Gök kızlarını yanma, diye cevap verdi bir ses. Bir deniz kızının ölümsüz ruhu yoktur. Ancak bir adam tarafından sevilirse ölümsüz bir ruha sahip olabilir. Aslında lök kızlarının da ölümsüzlüğü yoktur. Ama yaşamları Doyunca yaptıkları iyilik ve yardımları sonucu ölümsüz bir ruha kavuşmuşlardır.
Küçük Deniz Kızı, güneşe doğru yavaşça başım kaldırdı. Şimdi, tüm yaşamında ilk kez doya doya ağlayabiliyordu... Gemide ise, herkes, telaş ve heyecan içinde i Küçük Deniz kızı'nı arıyordu
Fakat o, görünmeden gelip prensesin alnından öptü. Canından bile çok sevdiği prensini bu tatlı ve güzel kıza emanet etmişti. En tatlı tebessümüyle prensese baktı ve gök kızıyla birlikte bulutlara doğru yöneldiler.
Gök kızları şarkılar söyleyerek ve görünmeden insanların evleri üzerinde uçuyor, çocukların yatak odalarına giriyorlardı. Gök kızları çocuklara sevinç ve mutluluk verdikleri zaman Tanrı ölümsüz ruhlarını bir yıl uzatıyor, her gözyaşı damlasında ise bir yıl kısaltıyordu. :
 
 
DİĞER ANDERSEN MASALLARI İÇİN LİNKLERİ TIKLAYIN

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış