PAŞA DEDE’NİN KÜÇÜK PRENSİ


19.3.2017
 
PAŞA DEDENİN KÜÇÜK PRENSİ
 
Köşkümüz, orman içindeki tepenin denize bakan yamacındaydı. Bahçeden adaları seyretmek, gelip geçen vapurları selamlamak sıradan şeylerdi. Çelik kaplar içinde bana sunulan çiğ etin ve bisküvili çorbanın ise çoğu kez yüzüne bile bakmıyordum. Rahatlık alanımın dışındaki yaşamın zorluklarından bihaber olduğumdan, günün birinde bu can sıkıcı hayatı arayacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi.
Ancak bir an gelmiş;  çevremdeki güvenli surlar yerle yeksan olmuştu. Bana “Prens!” diye seslenen ve bu yaşam koşullarını sunan, Paşa Dede bir tabut içinde bir daha geri gelmemek üzere, yanındakilerle birlikte köşkten ayrılmıştı.
Tek başına bırakıldığım bahçede geçen üç uzun günden sonra, hiç tanımadığım iki kişinin köşkün kapısından içeri girdiklerini gördüm. Hızla yanlarına koştum. Paşa Dede’ye yaptığım gibi üzerlerine zıplayıp onları selamlamak istedim. Onların da Paşa Dede’nin yaptığı gibi: “Ne haber Prens!” diye seveceklerini beklemiştim! Meğer çok safmışım… Uzun burunlu ve sıska olan kişi beni tekmeleyerek onurumu ayaklar altına aldı. O anda sanki o koca köşk üstüme yıkılmıştı. Bu nasıl bir işti? Daha üç gün önce bu köşkün Prensiyken, şimdi dövülüyor aşağılanıyordum.     
“Şimdi ne olacak?” diye kendi kendime sorarken, uzun burunlu sıska adam elinde tuttuğu çuvalla birlikte ve sinsi bakışlarıyla bana yaklaşıyordu. Korkudan tir tir titriyordum. Beni tıpkı bir eşya gibi boynumdan tutup çuvalın içine tıkıştırdı. O anda avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Adam beni susturmak için çuvalı büzerek bedenimi hamur misali yoğuruyor gürz gibi yumruklarıyla başıma vuruyordu. O sırada kendimden geçmiştim.
Kendime geldiğimde, kulağıma gelen sesten bir araba içinde hareket halinde olduğumu anlamıştım. Sanki karanlıkta gözlerim kapalı halde yürüyordum. Ansızın önüme çıkacak bir uçurumdan düşüp parçalara bölüneceğim duygusu içindeydim.
Uzun bir yolculuktan sonra araba durmuştu. Adamın, içinde bulunduğum çuvalı yere bıraktığını hissetmiştim. Felç olmuş gibiydim. Bedenimden su gibi ter akıyordu. Bilmediğim bir zaman aralığından sonra başımı kaldırıp baktığımda, çevrede kayaları, koca dut ve incir ağaçlarını görmüştüm. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Uzak bir yere bırakılmıştım. Çuvalın ağzının açık olmasına karşın kıpırdayamıyordum. Sanki kıpırdarsam yine kafama o gürz gibi yumruklar vurulacakmış korkusu içindeydim. 
Bir süre boş bakışlarla çevreyi izledim. Yerde karıncalar vardı. Boylarından elli kat büyüklükteki yiyecekleri, olağandışı bir gayretle sürüklüyorlardı. On metre ileride şirin bir kaplumbağa başını zırhından çıkarmış etrafı dikkatlice süzüyordu. Kuşlar tatlı tatlı ötüşüp bir o yana, bir bu yana uçuşuyorlardı. Bu gördüklerim beni cesaretlendirmişti. Bütün gücümü toplayıp ayaklarımın üstüne kalkıp çuvaldan çıkmıştım. Lakin bundan sonra kalacağım bir köşk, beni koruyan bana “Prensim!” diyerek yemek veren bir Paşa Dede yoktu. “Bu koca kentte nasıl hayata tutunacaktım? Günlerdir aç ve susuzdum. Buna ne kadar dayanabilirdim!” kendi kendime bunları düşünerek yürümeye başladım.
Uzun bir yürüyüş sonucunda Haydarpaşa Garı’na varmıştım. Burayı biliyordum. Paşa Dede’yle birçok kez geldiğim bir yerdi. Buradaki restoranın beyaz örtülü masalarında, Paşa Dede arkadaşlarıyla yemek yerken bende özgürce içerde dolaşmıştım. Çünkü o zamanlar Paşa Dedenin Prensiydim!
Restoranın içine girsem tekmelerle kovulacaktım. Çünkü ben artık sokak köpeği olmuştum. Çöplerin ve yemek artıklarının döküldüğü yeri keşfettim. Gördüklerim karşısında adeta şok oldum. Çünkü burası tam bir mücadele alanıydı. Orada sürüyle kedi ve köpek vardı. Gelen artıkları anında silip süpürüyorlardı. O an, köşkte bana verilen ve çoğunun yüzüne bile bakmadığım yemekleri nasıl hatırlamam ki!
Garda amaçsızca geziniyordum. Gelip geçenler bana yere atılmış bir kâğıt mendil gibi bakıyorlardı. Geçmişte Paşa Dede’yle birçok yere gidiyordum. Belki o zaman da gezdiğimiz sokaklarda birçok sokak köpeği vardı;  ama onlara hiçbir zaman bugün baktığım gözle bakmamış, onları fark etmemiştim. Ben de bir sokak köpeği olunca onları fark etmediğimi, şimdi beni fark etmeyenlerin gözlerinden anlıyordum. Kendi kendime: “Sokak köpeklerini anlamak için sokak köpeği olmam gerekiyormuş.” dedim.
Artık halsiz düşmüştüm. Günlerdir boğazımdan bir lokma yiyecek geçmemişti. Bir basamağın kenarına ilişmiş halde derin düşüncelere dalmıştım. Bir anda başımın üstünde bir elin usluca dolaştığını hissettim. Ve bir ses: “Sen ne arıyorsun burada Prens?” Rüya mı bu! Yoksa Paşa Dede uyanıp geri mi gelmişti! Yine beni alıp köşke mi götürecekti. Ve bana vereceği o nefis yemekleri yedikten sonra ağaçların altına uzanıp uyuyacak mıydım? Bahçede istediğim gibi gezinip, adaları seyredip, vapurları mı selamlayacaktım!    
Başımı hafifçe kaldırdığımda genç bir subayla göz göze geldim. Bir taraftan başımı okşarken bir taraftan da yüzüme sevecenlikle bakıyordu. Bu birkaç gün içinde yaşadıklarımdan sonra, gözlerime inanamıyordum. Birisi beni seviyor,  bana adımla hitap ediyordu. O anda gözlerimden akan yaşlara engel olamadım.  Asker: “Yoksa sen ağlıyor musun? Yoksa karnın mı acıktı ha!” dedi. Sonra sırt çantasından çıkardığı kuru etlerden bana verdi. Yalamadan mideme indirmiştim. Herhalde dünyanın en lezzetli yemeği bu kurutulmuş et olmalıydı!
Genç subay o gün beni koca kentin azgın dişlileri arasından çekip almıştı. Can dostu olmuştuk. Artık onunla gittiğim yerlerde gördüğüm sokak köpeklerine büyük bir duyarlılıkla bakıyordum. Mutlaka her birinin, ayrı bir hayat hikâyeleri vardı.
Kemal ÇEVİK
         
         
           
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


6 Yorum
Esa
19.03.2017 - 16:49
Öyküleyici anlatıma her yönden hakim, üslup, ifade kelime seçimi, cümle kurguları yönünden mükemmele yakın bir öykücü ile tanışmaktan haz duyduk. Ben merkezli bakış açısı ve birinci tekil anlatımın teknik yönlerini ustaca uyguladığınızdan dolayı kıvanç duyabilirsiniz. Her sözcüğü doğru yönde kullanan eksik veya gereksiz kullanamayan tam bir öykücüsünüz. Siyasi ideolojik tarikat hoplatmaları ile veya elitzade oldukları için zorla meşhur edilmiş anlatımı rezalet onca meşhur öykücü ve romancının pek çoğundan çok daha sağlam bir üslup ve anlatıma sahipsiniz. Gönülden tebrik ederim.

19.03.2017 - 20:24
"Siyasi ideolojik tarikat hoplatmaları ile veya elitzade oldukları için zorla meşhur edilmiş anlatımı rezalet onca meşhur öykücü ve romancı..." Önceki değerlendirme cümleniz ne kadar şık ve güzel olmuş; lâkin bu cümleleriniz ESA'nın estetiğine ve etiğine hiç uygun düşmemiş diyor yorum anlayışım... Selam ve muhabbet...

Esa
20.03.2017 - 06:56
Cümledeki “ ile “- “veya “ bağlaçlarından biri fazla gibi duruyorsa da fazlalık değil. Baktım da bazı virgül eksikleri de var. Netice de bu bir yorum …..“Hoplatma” ve “ eltizade “ yi ise ESAnın estetiğine uymamış görebilirsiniz ama hakaret de içermiyor. Öz fikrin tamamen arkasındayım. Herkes kendi yandaşını meşhur edebilir; ama yirmi öyküsünde ve romanında aynı konu ve düşünceleri işleyen, yüz cümlesinden 98 inde doğru, edebi ve estetik cümle kuramayanları da büyük yazar diye hoplatıp çıkarmasınlar Şahin hocam :)

20.03.2017 - 01:26
Çok teşekkür ederim üstat. Yenilerini göndermeye devam edeceğim. En içten saygılarımla

19.03.2017 - 21:49
Gönlünüze sağlık...öykü sanki biraz daha devam edecek gibiydi sanki... ama yine de amaçlanan ders verilmiş. Gönülden tebrikler...

20.03.2017 - 00:59
Saygıdeğer Nurcan Bedir Ören, Tahmin ettiğiniz gibi bu öykünün sözcük sayısı iki binin üstündeydi. Süzüle süzüle bu nalını aldı. İçtenlikle yaptığınız değerlendirme için çok teşekkür ederim. Sizin gibi çok değerli bir yaşam pratiği ve birikimine sahip birinden aldığım olumlu değerlendirme hayatımda en çok yapmak istediğim yazma eylemimi daha da güçlendirmiş oldu. En içten saygılar, selamlar.