ZİNCİRE VURULAN IRMAK


20.3.2017
 
Çağlayan Irmağın kıyısında, üç yıl önce yaşadığım anların özlemiyle yanıp tutuşuyordum. Bu hasret, dedemin uzun süre hasta yatmasındandı.  Nihayet sağlığı düzelmiş, yeniden köyündeki evine dönmüştü. Okullar yaz tatiline girer girmez uzun bir otobüs yolculuğunun ardından, ilçenin otogarında dedemle kucaklaşmıştım.
İlçeden, minibüsle erkenden köye varmıştık. Ninem, beni karşısında görünce gözyaşlarını tutamamıştı. Sarılıp sarılıp ağlıyordu… Yaşanan bu duygusal anların ardından: hemen banyoya girmemi istedi.
Güneş enerjisinin ısıttığı suyla duşumu aldım. Kuş gibi hafiflemiştim! Giyinip bahçeye çıktığımda koca dut ağacının altında nefis bir kahvaltı sofrası hazırdı. Keyifle kahvaltımızı yaparken; aklım, özlemini çektiğim Çağlayan Irmaktaydı. Çocukluk anılarımla dolu, o doğa harikası dere, sadece üç kilometre ötemdeydi.
“Dedeciğim, dereye gidelim mi?” diye sordum heyecanla. Ne var ki dedem, aniden durgunlaşmıştı. Sanki ona, yakın zamanda ölmüş, sevdiği birini hatırlatmıştım.  Oysaki “Hadi Alper hazırlan, dereye gidiyoruz.” diyen hep kendisiydi. Kederli ses tonuyla: “Başka zaman gideriz,  olmaz mı?” deyince; dönüp nineme baktım, onun da yüz ifadesi keder içindeydi. Onların bu tavırlarına bir sebep bulamıyordum.         
O akşam, derenin hayaliyle uyudum. Gözlerimi kapatınca kendimi onun kıyısında bulmuştum. Çağlayan Irmak tepeden şahlanmış, aşağıya doğru iniyor; vadideki mecrasından büyük deryalara doğru koşarcasına akıyordu. Dedemin bana yaptığı değirmenimin pervaneleri durmaksızın dönüyordu. Balıklar suda taklalar atarak yüzüyorlardı.  Kıyıda, arılar çiçeklerden polen topluyorlardı. Karıncalar gayretle yeraltı kentlerine yiyecek taşıyorlardı. Ormana doğru yürüdüğümde kar beyazı tavşancık yavrularıyla oynuyordu.
Sabah uyandığımda gördüğüm güzel düşün, gerçeğe dönüşmesi için sabırsızlanıyordum. Lakin özenle hazırlanmış kahvaltı sofrasına oturduğumda, ninemle dedemin yüzlerindeki keder değişmemişti. Bunu bana belli ettirmemeye çabalıyorlardı. Neden dedem dereye gitmeme izin vermiyordu, buna anlam veremiyordum. Düğümü çözmek için dedeme sordum: “Dedeciğim, üç yıl önce şelalenin dibinde bana yaptığın değirmenin pervaneleri hala dönüyor mudur?” diye sordum. Sormaz olaydım! Lokması boğazında düğümlendi. Dakikalarca öksürdü. Neyse ki sonunda kendine gelebildi. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Dedemin öksürmesi geçer geçmez: “Tamam Alperciğim, hazırlan gidiyoruz.” dedi. Bu durumda sevinsem mi üzülsem mi, doğrusu bilmiyordum.
Yol boyu dedem hiç konuşmadı. Sadece omzumun üstündeki eliyle ara sıra saçlarımı okşuyordu. Ben ise sessizce olanı biteni ve nasıl bir sürprizle karşılaşacağımı düşünüyordum.
Nihayet ormanın içindeki yürüyüşümüz sonlanıp dereye vardığımızda bu garip davranışın sebebini anlamıştım. Bir facia ile yüz yüze gelmiştim. Yüksek tepenin üstünden şahlanıp, ezgiler söyleyerek akan suyun yerinde, kızgın güneşin altında parlayan kayalar ve boş çukurlar vardı. Tepenin dibindeki vadiden uzanıp büyük deryalara koşan suyun yerinde, kuruyup çatlayan toprak ve kum kalıntıları duruyordu. Dönüp dedeme baktığımda, hiç konuşmadan bir taşın üstüne çömelmiş sadece önüne bakıyordu. Belki de ağlıyordu. Sanki üzerime bir kazan kaynar su dökülmüştü!  Bedenim acı içindeydi. Sanki hayatta en çok sevdiğim birinin cansız bedeni önümde yatıyordu…
Dedemin bana değirmen yaptığı yere vardım. Pervaneler, öksüz kalmış çocuklar gibiydiler. Biraz daha ilerleyince bir grup karınca ile karşılaştım. En baştakine: "Neler oldu burada?" diye sordum. "İşte halimiz meydanda: Bir gün ansızın büyük makinalar geldi. Önce ağaçları tek tek devirdiler. Sonra kepçelerle yeraltı kentimizin altını üstüne getirdiler. Kolonimizin üçte ikisi yok oldu. Yüzyıllara dayalı uygarlığımız bir saatte yitip gitti. Şimdi elimizde kalanlarla hayata tutunmaya çalışıyoruz.”
Biraz daha ilerlediğimde meşenin altına sinmiş halde bir tavşancık gördüm, titriyordu. “Korkma güzel tavçancık! Üç yıl önce tıpkı sana benzeyen kar beyazı biriyle burada tanışmıştım; ona çok benziyorsun.”  “Ben onun kardeşiyim.” diye cevap verdi ürkek bir ses tonuyla. “Peki, o nerede?” diye sordum; "santral inşaatı başlayınca korkunç patlamalar oldu. Kardeşim Kar Beyaz ve daha nice dostlarımızın ödleri patlayarak öldüler.  Birçoğu da korkularından göç edip gittiler. Ben de korkudan düşük yaptım;  Yavrularımın tümünü yitirdim.” dedi ve hıçkırarak ağlamaya başladı…
Ciğerim yanarak yürümeye devam ettim.  Artık o güzelim sayısız renkteki çiçekler yoktu. Asırlık bir ıhlamur ağacının altına vardım. Bir grup arı, ıhlamur çiçeklerinden polen toplamaya çabalıyordu. “Kolay gelsin.” dedim. İşçi arı beni duyamazdı; ancak ne dediğimi anlayacak kadar zekiydi. “Merhaba, sağ olun.” dedi. Sonra üzgün ve kısık bir sesle: "Büyük makinalar yerin altını üstüne getirdiler. Ortalık, yapraklar, çiçekler toza dumana büründü. Fotosentez güçlükle gerçekleşiyor.” Diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Su kaynaklarının yönüne doğru yürüyordum. Kilometreler sonra suyu bulmuştum. Ne var ki, beton tünellerin içindeydi. Üzgün ve durgundu. Göz göze geldik. Hüzünlendi, el sallamak istedi lakin elleri zincirliydi. O an, o beton duvarları yıkıp onu özgürlüğüne kavuşturmak için her şeyimi vermeye hazırdım. Ancak buna gücüm yetmiyordu. Bilgece bir sesle: “Sizleri çok özledim Alper! Gördüğün gibi beni tutukladılar, sonra zincirleyip bu beton duvarların içine tıktılar. Köyünüzden akamayışım değirmenini çeviremeyişim bundandır. Senden bir isteğim var Alper!”  “Nedir?” diye sordum gözyaşlarımla! “Bir gün mutlaka zincirlerimi kırıp onlara kavuşacağımı, dere boyunca benim için haykırmanı istiyorum!”
Onun önünde saygıyla eğilip selamladım ve ardından hem koşuyor hem de avazım çıktığı kadar bağırıyordum.  “Ağaçlar, çiçekler; arılar, karıncalar, kuşlar, tavşanlar, böcekler; çocuklar, kadınlar, bütün canlılar! Gün gelecek Çağlayan Irmak zincirlerini kıracak, betona barikatlarını yıkacak ve sizlerle kucaklaşacaktır.”

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


2 Yorum
20.03.2017 - 21:06
Belki o gün bugündür, belli mi olur? Ben Hes borularının içinde göreceğiz sanmıştım, nitekim biz de bir zaman Çağlayanı görmek için koşmuştuk, boruların içinde inleyen sesini duyduk sadece... Gönlünüze sağlık... yazma gücünüz var olsun...

20.03.2017 - 23:01
Saygıdeğer Nurcan Hanım, Ülkemizdeki HES'ler ve barajlarla ilgili pek çok araştırma raporu, kitap ve buna benzer kaynaklarla birlikte, konusunda uzman bilim adamlarının mücadelelerini inceledim. Vardığım sonucu ifade edebilecek o yürek dağlayıcı sözcüğü ne yazık ki bulamıyorum. Bu öykümü bir feryat olarak da değerlendirebilirsiniz Çok değerli zamanınızı harcayıp verdiğiniz destek için çok teşekkürler, selamlar, saygılar.