Ahi Baba Çıkmazları - Roman eleştirisi-


22.05.2021

ROMANIN ADI: Ahi Baba Çıkmazları

YAZARI: Şahamettin Kuzucular   

TAHLİL :  Mustafa Karaer

ESERE DAİR: Daha önce de “Alaçıktan Gökdelene” romanıyla okuyucunun karşısına çıkan Şahamettin Bey; önümüzdeki günlerde bu yeni eseriyle edebiyat dünyamızı sevindireceği gibi, İstanbul’un frenk kokan havasında gezecek olan okuyucularını da hafakanlara boğacak.

Osmanlının tüm çıkmazlarını ortaya seren olayları gerçek, esas kahramanları hayali; sosyal, tarihi, tasavvufi ve aşk romanı özelliklerini bünyesinde toplayan bir romandır.  

Kendi şehrimizde yokluklar içinde ve azınlık gibi yaşadığımız; azınlıkların, İngiliz ve Fransızların ise kendi evlerindeymişçesine gönenip yaşadığı payitaht İstanbul! Çağa ayak uyduramayan ve can çekişen esnaf, savaşlar yorgunu Osmanlı!  “Hacı Ârif Bey, Şinâsî, Namık Kemal” gibi yaşamış şahsiyetlerin ve “Üryan Ali” gibi çok farklı karakterin yer aldığı romanda, elbet gönül işleri, hüzün girdabı ve beklenmedik acı sonlar da var.

Romanda yazarın, şâir yönünü bâriz olarak görürüz. Dikkat edildiğinde, sanki hece ölçülü mısralardan teşekkül etmiş gibidir. (Bu hususa aşağıda “Üryan Ali’den Tatlı Nağmeler” bölümünde değinilmiştir.)

 Tasvirler, en ince ayrıntılarına kadar verilir. Canlı, sürükleyici üslûba takılır, zengin kelime dünyasıyla donanır, göneniriz.

Tasvirler detaylı verilmiş ama bazı olaylara (Meselâ, Kalyon Mustafa’nın 2. Mahkemesi…) dokunma ihtiyacı duyulmamış, okuyucunun iz’anına bırakılmıştır.

Eserde aksiyon; Kalyon Mustafa, Almıla, Üryan Ali etrafında döner, çok da da yer kaplamaz. Ahi Baba ve çevresinde gelişen olaylarda ise, fazla hareketlilik yoktur, hayatın normal seyri verilmiştir. Bu durum, okuyucuyu düşünmeye, fikretmeye sürükler.

Beklenmedik acı sonlar ise, okuyucuyu hayli üzer kanaatindeyim. “Böyle mi olmalıydı?” sorusunu ister istemez sordum. Elbet yazarın tasarrufu.

Bazı tv dizilerinde, odak noktası kahramanın acıklı durumunu, dakikalarca işlerler de işlerler, seyirciyi bunaltırlar. Yaka silkerim, gına gelir.

Şahamettin Bey’in “acı sonlar”ın üzerinde yoğunlaşmayıp duygu dünyasına (belki “duygu sömürüsü” desem daha doğru olur) fazla dalmaması, gayet yerinde ve isâbetli olmuş.

ÂHİLİK TEŞKİLÂTI:  Ahi Baba ve ekibi; bütün bu esnaflardan sorumludur. Yeni iş yeri açacaklara, sıkıntıda olan esnaflara yardım edilir. Kusurlu iş yapanların pabucu dama atılır. Sosyal bir denge unsurudur teşkilat.

Harbden dolayı İstanbul’a göç edenlerin derdine derman olmak için çırpınırlar ama çaresizlikten bitip tükenirler.  

Âhi esnafları, gâvur îcâdı makinalar karşısında çâresiz kalır. Musluklar, azınlıkların kesesine akar hâle gelir.

ÂHİLİK DÜSTÛRU:Pirimiz Ahi Evran’ın yolundaki miskinleriz.  Başkalarının altınları, bizim için balçık hükmündedir.  Hakkımız değilse eğer;  dünyalığa el sürmeyiz. Kendinizden şüphe duyun,  Ahi’den şüphe etmeyin.”  Kaidesince hareket ederler.

                DÜKKÂNLARIN AÇILIŞ DUASI: Ahi Baba,  duacıya işmar etti. Duacı o işaretle dua etmeye başladı. “Yâ Rabbi! Hayırları fethedesin,  tüm şerleri def edesin! Münkir, münafık, zalimin şerrinden emin eyleyesin! Gözetin kefili, almadan parasını vermeyin malı! Harcı unutmayın,  asla tavcılık yapmayın! Cümleten hayırlı olsun!”  Her ahi duaya âmin der!

USTA ÇIRAK ARASINDA:  

  • Ahilerde neler açık onları say bir bakalım.
  • Alnım, kalbim ve kalp kapım herkese açıktır ustam.

Usta bu cevaptan memnun, kafasını sallar

  • Niye açık olacaklar? Sebepleri say bakayım!

Ezber ettiği cevabı çabuk çabuk söylemişti.

  • Utanacak iş yapmayıp, alnı açık olacağım. İkiyüzlü olmayacak, riyadan uzak duracak, Yaradan’ımdan ötürü tüm canları seveceğim. Gizlim, saklım olmayacak; gönlü açık olacağım.

Ustası daha da memnun:

  • Neler kapalı olacak? Onları da say yiğidim!

Özgüven dolu bir ses ve heyecanla söylemişti. Ustasının takdirini kazanmak çok güzel şeydi.

  • Elim, dilim belim ustam!

Ustası “ Onlar neymiş say bakalım” derken müşteri gelmişti. Müşteri de cevabını dikkatlice dinlemişti.

  • Benim olmayan mallara, hakkım olmayan paraya, ellerim kapalı ustam! Nikâhım olmayanlara, nefsimin arzularına, belim kapalıdır ustam! Yalan, dolan söylemeye; gönülleri incitmeye; dedikodu, iftiraya; kem söze, yanlış tabire; dilim kapalıdır Ustam.

ESERDE GEÇEN EŞYALAR : “avize, bakır ibrik, barok tarzı fincan, Bohemya kristalleri,  çaydanlık, fincan,   Hereke halısı, ipekli seccâde, kalaylı leğen, kristal şamdanlar,  semâver, şekerlikler,  telkâri gümüş zincirli saat…”

 Düne âit eşyaların içinde gönül neler düşünmez ki:

Gümüş zincirli saatine bakar, “Yatsı vakti gelmiş dersin;  avize ya da kristal şamdan  altında, kalaylı leğenin önüne çökersin; ibrikten dökülen suda abdestini alır, huşû içinde hereke halısı üzerine serilmiş ipek seccâdende namazını kılarsın! Semaverde çay mı, barok tarzı fincanda kahve mi? Zevkiniz bilir efendim!

GİYECEKLER: “Atlas çuha kaftan, börk, cepken, destar, ferace, ipek gömlek, ipek yelek, kallavi kavuk,  Mevlevî külah, redingot, setre ceket, serpuş, sarık, şalvar, takke, yemeni…”

Gerek eşya isimleri, gerek giyecekler sebebiyle, roman boyunca sanki târihi bir müzede dolaşırsınız, hatta  öz çekim yapar, gönül albümüne takarsınız resimleri.

ZENGİN KELİME DÜNYASI: “ alafranga, argaç, asesler, avârız akçası, ayal, ayyar, berat, bezm, ceres, cumba,  çardarp, çök vurmak, çömçe, dehen, devasa, davlumbaz, ecnebi, eksiketek, eyvan, ferfene, Frenkçe, gravür,  hadde, hammar, hazire,  işmar etmek,  keşkül, kündekârî, mecal,  menşur, meret, nakıp, nefir, nevâ, pelesenk, post-nişin, rencide, salhane, seymen,  sıraç, sikke, sücai sopa, şakirt, şamdan, şahne, şehvar, tavcılık, tennure, tevliyetnâme, tombak, üryan, vahâmet, vitray, yâren, yemeni … ”  gibi daha pek çok kelimelerle tanışır, donanır, göneniriz.

MESLEKLER: İstanbul’un iş dünyasıyla tanışır, onların dertleriyle dertlenirsiniz:

“Bakırcılar, berberler, bezzaz (manifaturacı),börekçi, celepçi, cezzar (seyyar kasap),  çorbacılar, çörekçiler, debbağlar, dericiler, demirciler, ipekçiler, hakkak, kuyumcular, köşker,  nakkaş, nalıncılar, sarraf, sandıkçılar, sebilci, sepetçiler, simkeşler, sucu, sütçü, şıracı, tarakçı, telkâri, tombaklama, tütüncüler, yemeniciler…”  

Unutulmuş meslekler, bugün artık giymediğimiz elbiseler, zengin kelime dünyası gibi, kültürümüzün diğer yelpazeleriyle de esenleşir, -yukarıda belirttiğim gibi- donanır, göneniriz.

TASVİRLER: Yazar; mekânı en ince ayrıntılarına kadar resmeder. Tasvirleri canlı ve detaylıdır.

 Bu arada eşyalara, cansız varlıklara, hoş bir üslûpla, tatlı bir âhenkle sanki can verir, onları kişileştirir. 

BİR TASVİR ÖRNEĞİ: “Cumbaya doğru tırmanan yaseminler çiçek açmış, bazıları eteğini esen yele kaptırmıştı.  Panjurlar yanlara doğru kollarını uzatmışlar,  camların kenarlarında iki kanat olmuşlardı. Pervazların çıtaları yer yer dökülüp çürümüş, bezirleri de kavlamış, tahtaları eskimişti. Sıvaları da oynamış,  tamirat ister olmuştu.  Konağın ahşap işleri artık bakım istiyordu.                                             

Ahi Baba Konağının bu cumbalı odasından yayılan tambur sesleri, yaseminlerin dalından sokaklara düşüyordu.   Konağın üst katındaki cumbalı oda içinde bestekâr Hacı Arif Bey, tamburunu çalıyordu.”  

GÜNÜMÜZE AYNA TUTAN BİR BÖLÜM: Ahi Baba’nın geçmişe bağlı anlayışı ile oğlu Nazım’ın modern hayata ait sergilediği yaşayış tarzı dile getirilmiş:

“ İngiliz pırtısı giymiş, Ermeni oynaşı bulmuş; Galata, Pera geziyor. Ne günlere kaldık hanım! Ahi Baba ocağından bir Frenk köçeği çıktı. Boşa dememiş Seyrani;

Baklava yerine geçti pırasa,

Şimdi rağbet deyyus ile teres’e! “  

KAHRAMANLAR

AHİ BABA: (Eşi Gülbende Hanım, kızı Nazenin ve oğlu Nazım) Ahi Baba, teşkilattan sorumludur, esnafın dertleri ve çözümleri ile uğraşır ama Avrupa’nın teknolojisi karşısında çâresiz

kalır, esnafların çözemediği dertleri karşısında kahrolur! Zaten Frenkçe giyinen,  Müslüman olmayan bir kızı seven, Yafes’le ortak olup alafranga usulde dükkân açan Nazım da canı çok sıkmıştır.

ALMILA: Kırım Gözleve’deki en büyük çiftlik sahibinin yahşi kızı. Pervasız, cüretkâr. Dörtnala at sürer, at sırtındayken okuyla toy kuşu avlar. Kılıç kullanmada mahir, hançer saplamakta usta, bıçak atmakta cambazdır. 

Gözleve harbinde Mustafa’yı ölmek üzereyken bulmuş, omzundaki kurşunları elleriyle çıkarmış, yaralarını ihtimamla sarmış, onun başucunda bir hafta beklemişti.

 Ayağa kalkana kadar, çok hasbıhal ettiler. Mustafa hayatını anlattı; İstanbul, bedesten, ev ve eşinden söz etti.  Mirzaları, beyleri elinin tersiyle iten Almıla, ona sevdâlanır, kuması olmaya bile razıdır.

Şimdi, Kırım’dan İstanbul’a, abisini öldüren Kalyon Mustafa’yı öldürmek için geldi. Çünkü, abisinin cesedi başında intikam yemini etmişti.

Mustafa’yı tam beş bıçak savurarak devirdi. Bir bıçağı da omzuna derince sapladı. Hançeriyle de göğsüne birkaç çizik de attı. Kanlısından kan aldı. Artık kendi için yaşamanın anlamı kalmadı.

ELENİ: Ermeni Gelgeloğlu’nun kızı, Hıristiyan. Kendi milletinden üç ayrı kişi ile nişanlanır fakat onların iki yüzlü, düzenbaz olduklarını anlayınca ayrılır.

Ahi Baba’nın oğlu Nazım, kendisini çok sever. Onun mahcup, utangaç, çekingen hâli, sâdık  ve samimi oluşu, Eleni’yi çok etkiler ve Nazım ile evlenmeyi kafasına koyar.  

HACI ÂRİF BEY:  Mızıka-ı Humayun’da saray cariyelerine mûsıkî hocalığı yapar, Çeşm-i dilber’e vurulur, evlenirler.  Saraydan azledilir. İki çocukları olur lâkin Çeşm-i Dilber onu terkeder. Ahi Baba’nın kızı Nâzenin’e ud dersi vermeye başlar. 

KALYON MUSTAFA:  Nice serhatlarda gezen gazi ruhlu yiğit. Ahi Teşkilâtında yiğitbaşı görevindedir. Yiğitbaşı; esnafın vukuatını takip eder, her türlü dertleriyle ilgilenir.

Osmanlı Kırım’a asker çıkartınca, Mustafa da Osmanlı-Moskof savaşına, gönüllü Ahilerin kumandanı olarak harbe katılır.

  Savaşta ağır yara alır.  Almıla, onu tedâvi eder. Aralarında gönül bağı oluşur. Lâkin Mustafa, komutanının emriyle Almıla’nın abisini öldürmüş, İki âşık arasına kan girmiştir.

NAZIM: Fransızca öğrenmiştir, frenkçe giyinir,  bir dâirede memurdur. Sonra, ecnebiyle ortak alafranga usulde büyük bir dükkân açar.  ,Ermeni Gelgeloğlu’nun kızı Eleni’ye âşıktır. Onun Hıristiyan oluşu Nazım’a büyük derttir.

NAZENİN: Âhi Babanın kızı, Hacı Ârif Bey’den ud dersi alır, ona vurulur. Fakat Hacı

Ârif’in gönlü; iki çocuğunu ve kendisini terkeden eşindedir. Ümitsiz aşk yüzünden Nazenin; solar, hastalanır, ruhen çöker. 

ÜRYAN ALİ: Bâtınî tarikat zümresi dervişidir, neredeyse çırılçıplak dolaşır. Avret yeri, bir post ile kapalı. Omzunda postu boynundaki keşkülü.  Saç, sakal ve kaşlarını tüyleri kazınmış.

Dervişliğin getirdiği karakterle, okkalı lâflarla dikkati çeker.

ÜRYAN ALİ’den tatlı nağmeler:

* Emri Huda verir bana.  Miskin Ahi değilim ki emri kuldan alayım ben! (4+4=8’li 3 mısra gibi)

*Suyun da sahibi Hak’tır, şekerin de sahibi Hak.

* Vefa bilmez densiz Ahi! Canımı çok yaktın bre! (4+4=8’li iki mısra gibi)

*Havadan nefes alırsın, parasını ödemezsin!  Hakk’ın suyundan isterim, sen benden para istersin! Görmedin bana müstahak,  bir keşkülü dolduracak! (8 heceli, 6 mısra hâlinde düşünebiliriz.)

*Şaşkın kalma ey cühela!  Ne meczubum, ne deliyim,  ne de şapşal divaneyim.   Gelmişini geçmişini senden de iyi bilirim.  Dokuz baba da bir idik. Dört anada da birdik biz! Dokuz babanın dölünden, dört ananın da rahminden bu dünyaya gelmedik mi?                                                                                *(Üryan Ali, bazen kabak keşkülünü açıp mani de okurdu.)

“Çardarp olmuş saçım başım

Kalenderi bir yoldaşım

Huda hoşnut kalsın haydi!

Rızkım sende mi gardaşım?

 

Babamın babası da ben

Anamın anası da ben 

Nurdan indik murdar olduk.

Hava, su, od; oldu beden

 

Şah-ı Merdanı aşkına!

Bir bakın bu şaşkına

Kâseye mangır bırak

Alıp gitsin köşküne “

 

SON/UÇ:  

(Yazar, yolun sonuna gelindiğini Ahi Baba’nın diliyle şöyle ifâde eder:)

“Gün batımlı, çağ dönümlü, yerinde hiç sayma oğul! …

Gün batımlı, yıl bitimli; devlet de can da tükenir. Can pörsür, akıl yorulur; tohum, ağaç olur kurur. Halis ile başlayan iş; bir muhlis ile son bulur. Vaktimiz geçmiştir Cemal; yol yolak bitti!”

“Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Frenk mi bilmem
Halli kolay değil, pek güç muamma
Zâlim zulmü göğe direk mi bilmem

Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hanedan ayakta hizmet ediyor”

Seyrânî

 

Osmanlı’nın son dönemleri, zor dönemleri:

 Bir türlü silkinip eski gücünü bulamayan toplum.

Her geçen gün, yeni icatların karşısında bocalayan, ümitsizliğe sürüklenen toplum!

Çözüm için çok geç kalan, zamana ayak uyduramayan toplum.

Dış güçlerin, içteki azınlıkların semirdiği, sömürdüğü toplum.

Dışa bağımlı bir hayatın yürek yakan feryatlarıdır duyulan.

Sarayın azınlıklara ve ecnebilere boyun eğmesinin iniltileridir duyulan.

Çöküşün sessiz çığlıklarıdır duyulan.

Evet, yazar, âhi teşkilâtının nezdinde eriyen, çözülen, çöken Osmanlı’yı anlatmıştır.

Kıymetli Şahamettin Bey’e, geniş bir arama tarama neticesinde ortaya koyduğu; tasavvuf, tarih, kültür, aşk ile yoğurduğu bu eseri için –ki basım öncesi bana gönderme nezâketinde bulunmuştur- çok teşekkür eder, kendilerini gönülden kutlarım. 

 

                                                                                                              Mustafa Karaer

                                                                                                               19 Mayıs 2021

                                                                                                                Âşiyân-Bolvadin

 

 

Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


1 Yorum
30.05.2021 - 13:01
Ahi Baba Çıkmazları, henüz raflarda yerini alıp gün yüzüne çıkamadı. Lakin bu roman ilk kez Mustafa Kararer'in nazarında gün yüzü görmüş oldu. Her yazar, ürününün bir başka göz tarafından nasıl görüldüğü merakı içindedir. Bu inceleme yazarının bu merakını giderdiği gibi okuyacak olanlara da bir aydınlatma fişeği atmış oluyor. Önceki romanım olan Alaçıktan Gökdelen'i de pek az kimseye nasip olacak bir dikkat ve merak ile inceleyen Mustafa Kararer, ileride hakkında pek çok analiz yapılmasını temenni ettiğim bu romanı da aynı dikkat ve titizlik ile incelemiş. İnceleme, romanla kavuşamayan okurlara ip uçları vermekle beraber, vaka düzeni entirik yapısı hakkında açıklamaya girmeden özellikle, romanın yapısı , dil ve anlatım karakter kadrosu üzerinde yoğunlaşmış. 1850 yılları İstanbul'u ve Osmanlının askeri , ekonomik ve sosyal çöküşünü oldukça meraklı , heyecanlı vakalar içinde ele alarak m illet ve devlet olarak "bu hale nasıl düştük" , Bu halden nasıl kurtulabiliriz " sorularına tarihi atmosfer ve gerçekler içinde yanıtlar veren bu roman , devrin sosyal ve tarihi gerçekliğine ışık tutan çok önemli bir belgesel niteliği de taşıyor. Romandaki tüm bu noktalara ışık Tutan Muıstafa Karaer'i bu çabası , alicenap gönlü ve nitelikli irdelemesi adına tebrik ediyorum. Sonradan yapılacak olan irdelemelere yol yolak sağlayacak olan bu değerli tenkid adına şahsım ve kültürüm adına şükranlarımla....