Yahya Kemal Beyatlı Hayatı ve Edebi Kişiliği


Yahya Kemal Bey.jpg

 


Yahya Kemal Beyatlı
 

HAYATI 

Yahya Kemal Beyatlı (2 Aralık 1884 – 1 Kasım 1958), "Dört Aruzcular"dan kabul edilen  Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Ahmet Haşim’le birlikte Türk edebiyatının baş şairleri arasında kabul edilmiş, sağlığında  kitap yayınlamamış  şairidir.

 

AİLESİ ÇOCUKLUĞU

Yahya Kemal 1884 yılında Üsküp’ün, Yenimahalle semtinde dünyaya gelmiştir. Babası Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey’dir. Annesi ise  şair Lefkoşalı Galib’in yeğeni Nakiye Hanım’dır.[1]

Asıl adı Ahmet Agâh olan şairin çocukluk yılları Üsküp’teki Rakofça Çiftliğinde geçer. Bu çiftlik şairin bazı şiirlerine de yansımıştır.  İlköğrenimini Üsküp’teki özel Mekteb-i Edep’te okulunda tamamlar. 1892′de ise Üsküp İdadisine girer.  İlkokul ve idadiye giderken diğer yandan da İshak Bey Camii Medresesinde Arapça ve Farsça dersleri almış, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Lalası Hüseyin Efendi ve eğitimli bir kadın olan annesinden de dini eğitimler almaktadır. [2] İdadi yıllarında annesi tarafından dedesi olan Leskofçalı Galip’in şiirleri ve telkinleri de dâhil olmak üzere şiire ve edebiyata merak sarmıştır.  Ekrem, Hamit ve Naci’nin divanlarını okumuş, Bağdatlı Ruhi  ve  Ziya Paşa ’nın Terkib-i Bentlerinden çok etkilenmiştir. [3]

1897′de Selanik’e taşınırlar. Bu sıralarda Annesi vefat eder. Bu ölüm şairin hayatı için bir dönüm noktası olacaktır. Babasının tekrar evlenmesi yüzünden aile içinde sorunlar çıkmaya başlar. Şair babası ve üvey annesi ile kavgalı hale gelir. Bu nedenle Üsküp’e dönmüş ama akrabaları tarafından tekrar babasının yanına Üsküp’e gönderilmiştir.  Bu aralarda bir Rıfai Dergâhına gitmeye başlar. [[4]Ama geçimsizlik sürecektir evinden ve babasından ayrılan şair 1902′de İstanbul’a gönderilir ve [5]İstanbul Vefa Lisesine kaydını yaptırır.  

EDEBİYAT VE ÇALIŞMA  HAYATI

İdadide iken Esrar mahlasıyla Servet-i Funun çizgisinde şiirler yazdı ve bu şiirlerini İrtika ve Malumat dergilerinde Agâh Kemal adıyla yayınlamıştır. [6]

Sultan II. Abdülhamit  yönetimine karşı muhaliflerin safında yer almaya başlamıştır. Akrabası Abdurrahimpşazade İbrahim Bey’in Sarıyer’deki evinde misafirken Serezli Şekip Bey’in telkinleri ile Paris’e giderek Jön Türklerin arasına karışır. Paris’te Quartıer Latın’e yerleşir. College de Meaxa devam etmeye başlar.[7]  Daha sonra Fransa’da siyasal bilgiler okurken 1904 hocası Albert Sorrel'in etkisinde kalarak Servet-i Funun’un suni bir edebiyat olduğunu kavrayıp Türk Tarihine yönelmiş olur.

Fransa'da 9 yıl kalmıştır. Bu süre içerisinde Fransız Edebiyatı'nı ve edebiyatçılarını yakından tanıma imkânı bulmuş, Doğu  Dilleri Okulu'na devam ederek Arapça ve Farsçasını da ada geliştirmiştir. İstanbul'a döndüğünde Yakup Kadri ile tanışır. Onunla birlikte eski Yunan ve Latin klasiklerini örnek alıp bu doğrultuda eserler vermek düşüncesi içindedir. Fransız Parnasyenlerinden aldığı feyz ile bu düşüncesini birleştirmek istemiştir. Hatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve  Salih Zeki Aktay'da onun bu düşüncelerini destekler. Bu amaçla “ Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirlerini yazmıştır. Fakat girişimleri hem taraftar bulamamış hem de kendileri devam ettirmemişlerdir.

Ayrıca  Divan şiiri üzerinde de çok durur.1913 yılında İstanbul'a döndü. Dârülfünunda tarih ve edebiyat dersleri okutmaya gazete ve dergilerde yazılar yazmaya başlar. Bu yıllar içinde Galatasaray Lisesinde Edebiyat derslerine de girmeye başlamıştır. Bu okuldaki öğrenciler arasında Nazım Hikmet de vardır. Bu sıralarda  Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım,  Nazım Hikmet’in babasından ayrılmış ve Nazım ile birlikte yaşamaktadır.  Celile Hanım ile   Yahya Kemal arasında bir yakınlık oluşmuş, Yahya Kemal, evlerine gelerek Nazım Hikmet’e özel ders vermeye başlamıştır.  Celile Hanım da Nazım’ın şair olmasını istemekte üstelik Yahya Kemal’e de âşık olmuştur. Ancak bu ilişki Nazım tarafından da fark edilir ve bir gün  Nazım Hikmet  hocası Yahya Kemal’in paltosunun cebine bir pusula bırakır. Bu pusula da şu yazılıdır.  “ Hocam olarak geldiğin bu evden babam olarak çıkamazsın.”  Celile Hanım ile Yahya Kemal’in aşkı bu pusula yüzünden bozuluverir ve Yahya Kemal bir daha o eve gitmemiştir. Celile Hanım’ da biten aşkın sonrasında dinlenmek ve kendisini toparlamak için bir süre Paris’e gider. ( bkz Nazım Hikmet'in Hayatı, Eserleri ve Şairliği )

Yahya Kemal, Millî Mücadele yıllarında (1919–1922), İstanbul'da kalmış, işgali yaşamıştır. Zaman, İleri ve Tevhid-i Efkâr gazeteleri ile Dergâh mecmuasında, Millî Mücadele'yi destekleyen yazılar yayınlar ve  Darülfünûn Edebiyat Fakültesindeki derslerinde genç kuşaklara ümit ve iman aşılayan onları Millî Mücadele ruhuna sevk eden çalışmalar  içine girer.[8]

Cumhuriyetin ilanı ile yaptığı bu çalışmaların TBMM ve Atatürk tarafından göz ardı edilmediği ona belli edilmiş Lozan Konferansına basın müşavir olarak görevlendirilmiştir. Bu görevler sırasında şiir yazamaya devam etmektedir.  Bu görevinden sonra,  artık Atatürk ve İsmet İnönü’nün yakın çevresinde olan aydınlardan birisi olmuştur.  " Ankara'da kalarak"23, Temmuz 1923'te ikinci devre Urfa Milletvekili olmasının önü açılır.  1925 yılında Türkiye–Suriye Hudut Tashihi Komisyonu'nda yer alır. 1926 yılında Türkiye'nin Varşova (Polonya) Elçiliğine tayin edilir. 1929 yılına kadar üç yıl bu görevde kalır.[9]Yahya Kemal'in bu dönemi sanatı için oldukça verimsiz geçmiştir. Şair Varşova'da,  sadece tek bir şiir yazmıştır. Bu şiiri ise "Kar Mûsikîleri" adlı şiiridir.

1929 yılında, Türkiye'nin Madrid (İspanya) Elçiliğine tayin edilir. Gırnata, Kurtuba, hattâ kuzey Afrika'ya geçerek Tetvan ve Tanja'yı gezer.  Sık sık Fransa'ya gitmekte eski günlerini de orada anmaktadır.  Nice'de iken sürgünde yaşayan son Halife Abdülmecit Efendi'ye telefon ederek hatırını sormuştur.[10]  Bu yıllar arasında birçok güzel şiir yazar. Emevilerin yurdunda Türk ve İslam Uygarlığına dair pek çok hisse kapılmıştır. Gırnata da iken yazdığı “Zil Şal ve Gül” şiiri ile birkaç başka şiir daha yazmıştır. Bu nedenle İspanya ve Gırnata ona ilham veren başlıca yerlerden birisi olmaktadır. Bilindiği gibi İstanbul, şaire en çok ve en güzel ilham veren yerlerin başındadır.

Madrid'de elçi iken 1932'de sağlığı ile ilgili şikâyetleri başlar. Ona diyabet teşhisi konmuştur. Perhiz yapması, her gün düzenli olarak yürümesi ve zayıflaması tavsiye edilmiştir. Fakat bekârdır, evlenmemiştir, rast gele yerlerde yiyip içmekte genellikle otel odalarında düzensiz yaşamaktadır. Üstelik biraz da kilo almıştır.  Bunlara dikkat edemez ve  git gide kiloları daha da artmaktadır.

Ankara dönüşünde 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu ve ona da görev verilmek istendi bahaneler uydurarak bu görevi istemez Onu anladığı dil anlayışı o değildir. TDK’nın işlevinden hiçbir an hoşnut olmamıştır. 10 Mart 1934'te Yozgat milletvekilliğine atanmış, sonraki yıllarda ise Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul Milletvekilliği yapmaya da devam etmiştir.

İspanya’dan dönüşüyle Moda'da bir ev kiralayıp Moda’ya yerleşmiş olur. , Çok sevdiği İstanbul’u, sokak sokak, cadde cadde, adım adım dolaşmıştır.  [11] Şiir yazmak için bunu yapmış olmalıdır. Yahya Kemal İstanbul’u şiirlerinde yansıtmış, İstanbul’u en güzide anlatan şair olmuştur.  Boğazlar ve Büyükada, İstinye semtiyle Moda, Üsküdar ile Çamlıca şiirlere konu olur. Kanlıca ile Haliç’i anlatmaktan yorulmamış,  Beykoz, Eyüp ve Erenköy şiirinde yaşamıştır.

1934'te soyadı kanunu çıkınca, Beyatlı soyadını alır. 10 Şubat 1935'te Tekirdağ milletvekili olarak tekrar TBMM'ye girer. 1938'den itibaren, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımlamaya başlar. Bu şiirlerin birçoğu İstanbul’u anlatmakta, milli ve manevi kültürümüzü şiirlere yansıtmaktadır.  Bu dönemi oldukça verimli geçmiştir. Ankara'da milletvekili olarak kaldığı yıllarda Ankara Palas Otelinde kalmaktadır.  Pek de sevemediği Ankara’nın en çok sevdiği yerİ Cebeci İstasyonudur. Bunun nedenini soranlara şu şekilde açıklayacaktır. “ Çünkü Cebeci İstasyonundan trene binip İstanbul’a gidiyorum

1946'da İstanbul milletvekili olur.  1947'de Pakistan Büyükelçiliğine getirilir. 1949'da bu görevinden, yaş haddinden artık emekli olmuştur. 1943–1948 yılları arasında CHP Sanat Müşavirliği görevinde bulunmuştur. 1949'da kendisine İnönü Özendirme Armağanı 'İnönü Mükâfatı” diploması verilmiştir.[12]

İstanbul'a yerleşince ise Park Otelde kalmaya başlamıştır. Emekli olduktan sonra bu otelden ayrılmamış ömrünün sonuna kadar hep Park Oteldeki odasında yaşamıştır.  Emekli olduktan sonra, İzmir, Bursa, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin ve civarında gezinmiştir.  Ara ara da Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Zahle, Trablusşam gezilerine çıkarak hevesini gidermiştir.[13]1956–1957 yıllarında bütün şiirleri birer birer yayımlamaya başlar. Fakat bir kitapta toparlayıp bastırtmayı düşünemez.

Madrit’te ortaya çıkan diyabet hastalığı etkisini çoğaltmıştır.  Düzensiz bir hayat yaşayan, lokantalarda yemek yiyen şair, doktorların tavsiyelerine uymamıştır. Bu yüzden elli yaşından itibaren sağlığı giderek bozulmuş, yüksek tansiyon, diyabet, anemi, hazımsızlık ve kronik bronşit onu, her geçen gün daha çok etkilemeye başlamıştır.[14]En son 1957'de hastalığı iyice artmış, dostlarının tavsiyesiyle Paris'e gidip tedavi olup gelmiştir. Bu tedavi esasında hiçbir işe yaramamıştır. Şairin hasta bedeni tedavi kabul etmemiş hastalığı çoğalmıştır.

1 Kasım 1958 sabahı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde vefat ediverir. Yastığının altında, kurşunkalemle yazılmış şu şiiri bulunmuştur.

"Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin,
Bir çâre yok mudur buna yâ Rabbe'l-âlemin." [15]

Cumhuriyet  dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden birisi olarak kabul edilen şair ilk vakitler Baki’nin bir taklitçisi olarak lanse edilir.

Edebiyat tarihi ve edebiyat tarihçileri "Dört Aruzcular" olarak adlandırılanlar içinde Tevfik Fikret  , Mehmet Akif Ersoy ve Ahmet Haşim 'in bulunduğu şairler arasında kabul edildi. Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmış olmasına rağmen Ok adlı şiirini hece ölçüsüyle yazdı. Bu şiiri dışındaki tüm şiirlerini aruz ölçüsü ile yazmıştır.

 

EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ŞİİR SANATI

“Yahyâ Kemâl’in kişiliğinde ve edebî  şahsiyetinin oluşmasında şüphesiz ki çocukluk döneminin çalkantılarının rolü büyüktür.  Şairin annesi Nâkiye Hanım dindar bir insandır; Müslüman bir  şehir olan Üsküp’te yaşamak, burada ölmek ister. Ancak babası  İbrahim Nâci Bey Avrupalılaşmak taraftarıdır ve buna uygun olmadığını düşündüğü Üsküp’ten taşınmak ister. Bu durum karşısında şâir, annesiyle daha çok kenetlenir.  İlk dînî eğitimini annesinden alan  Şairin dînî inancının  şekillenmesinde, annesinin ölümünden sonra devâm ettiği Rufâî tekkesinin de rolü büyüktür.[16]

1903’ te Paris’e gitmiş. Paris’te Siyasal Bilgiler Fakültesinde derslerini takip ettiği Albert Sorel’in kuvvetli tesiri altında kalarak Türk tarihini incelemeye başlamıştır. Jean Moréas,  Baudlaıre, Verlaine ve  Mallarme gibi Fransız şairlerinin edebi mülahazalarını iyi kavradı. Paris’e gidişi bir kaçış olduğu halde orada, bilhassa Jön Türkler tarafından organize edilen siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Bu yıllarda, İstanbul’da parlayıp sönen  Servet-i Fünun şiiri tesirinden kendini kurtarmıştır.

Klasik divan şiirini ve konularını batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla milli bir ses ve yeni bir üslupla ele aldı. Avrupa dönüşü Yeni Mecmua’da, ’Bulunmuş Sahifeler’ başlığıyla yayınladığı gazeller ve şarkılarla tanınmıştır. Bu neo-klasik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da Şairin Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür. Milli değerlerimize dayanmayan Batı taklitçiliğinin olamayacağını bunun için de şiir ve yazılarıyla hiç gösterişe kapılmadan milli sanatı kurmaya çalışmıştır. Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Şiirde musikiye önem veren şairin bu anlayışa sahip olmasında Hacı Ârif Bey’in musiki ile yoğrulmuş toplantılarına katılmış ve büyük Türk bestekârı Itrî’nin müziğiyle tanışmış olmasının rolü büyüktür. Yahyâ Kemal’e göre şiirin temeli sözcüklerdir ve bunlar anasının ak sütü gibi temiz  bir dile aittir.  Şâir  İstanbul dışında yetiştiği için  İstanbul’da konuşulan Türkçe’ye hayrandır ve onun adeta bir mûsıkîyi çağrıştırdığını söyler. Mallarme’ nin “Şiir Kelimelerle Yazılır”.[17]sözünü ilke edinmiş ve bu milletin benimsediği dili, sözcükleri kullanmıştır.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun “ Dilci Gözüyle Kendi Gök Kubbemize Bakış” başlıklı makalesinde şiiri bir dil işçiliği olarak nitelendirmiş ve  şairin kullandığı sözcüklerden yola çıkarak  şairin  şiirlerinde bir masal anlatma havasının hâkim olduğunu ifâde etmiştir. Fransız şiirinde ilk dikkat ettiği hadise, başlangıçtan en yeni Sembolist şairlere kadar eski Yunan mısralarını Fransızca bir mısra haline getirmek için giriştikleri ve başardıkları tarihi faaliyet olmuştur... Bir aralık  Türk şiirini ve zevkini asırlardan beri almış olduğumuz Arap ve Acem tesirlerinden uzaklaştırarak doğrudan doğruya Yunan ve Latin edebi terbiyesine bağlamak" eğilimini duymuştur. (Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi - Ataol Behramoğlu )[18]. Bu eğilim onu, aynı mısraların Türkçedeki "ifade sırlarını" bulmak gibi bir çalışmaya (Ataol Behramoğlu a.g.y.)[19]ve antik şiirin "berrak, külfetsiz, samimi, aydınlık söyleyişine" yöneltmiş... (.K.Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi) Muazzam ve titiz bir çalışmaya koyulmuştur. [20]

Şiir onun için "musikiden başka türlü bir musiki", "içimizin ahengi"dir... [21]. "Sembolist şiirin büyük değer verdiği iç ahenkle parnasiyenlerin titizlikle temine çalıştıkları dış ahengi onda bağdaşmış olarak buluyoruz..." [22]  diyerek bunu ifade eder.  Buna karşılık, "Fransız nazmına ait şekilleri pek az kullanmış, Servet-i Fünunun en çok tercih ettiği sone tarzına hiç rağbet etmemiş... Gazel, şarkı, mesnevi ve rubai tarzlarını kullanmıştır... Ahenk bakımından çok daha mükemmel bulduğu aruzu heceye daima tercih etmiştir..." [23]Yahyâ Kemâl, parnasyen olduğunu kesinlikle reddeder. Parnasyen  şiirin, imkânsızlık, histen uzak ve  şairin kişiliğini gizlemesiyle oluştuğunu, kendisinin asla bu tanımlara uymadığını belirtir.[24]Abartılı bir bakış kazandırmaya çalışsa da eserlerinde doğu edebiyatlarının özellikle  şekil konusunda etkili olduğu görülür. “Ok” dışında şiirlerinin hepsini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Ancak  şekilde eskiye bağlı kalış içerikte farklı bir boyut kazanmıştır. Bireysel duygulardan ziyade vatan, ölüm, tabiat gibi tüm insanların duygularını ifade edecek konuları ağırlıklı olarak işlemesi de bunun göstergesidir.

Yahya Kemal, Ahmet Haşim' e ilk ifadesini bulan Öz Şiir veya Saf Şiirin edebiyatımızdaki önemli temsilcilerindendir. ( bkz Öz Saf Şiir Nedir ? Özellikleri Taraftar Şairleri ve Şiir Örnekleri )   “Sanatın bir form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel şiir yazmaktır. Bu anlayışla kendilerine özgü özel bir imge düzeni oluştururlar. Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler, dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir. Dilde saflaşma düşüncesi, kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir. Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir. Şiirde her türlü ideolojik sapmanın dışında kalarak sadece okuyucuda estetik haz uyandıran şiir yazma eğilimi, bu şairleri her türlü mektepleşme eğiliminin dışında kalıp müstakil şahsiyetler olarak şiir yazmaya yöneltmiştir.” Buna Rağmen Yahya Kemal’in  Öz Şiir anlayışında kültürel milliyetçi, tarih ve milli bütünlük şuuru dikkati çeker.

“Yahya Kemal’e gelene kadar birçok şâir İstanbul’a şiirler yazmıştır. Ancak hiçbiri İstanbul’un güzelliğini, mânâsını, onun fetihten bu yana gelen tarihî misyonunu ruhlarımıza Yahya Kemal’in duyurduğu keyfiyette duyuramamıştır.”[25]

 

Kitapları

Kendi Gök Kubbemiz (1951) Eski Şiirin Rüzgârıyla (1992) Rubailer ve Hayyam’ın Rubailerini Türkçe Söyleyiş

(1963) Aziz İstanbul (1964) Eğil Dağlar (1966) Siyasî Hikâyeler (1968) Siyasî ve Edebî Portreler (1968) 
Edebiyata Dair (1971) Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım (1973) Tarih Muhasebeleri (1975)Bitmemiş Şiirler (1976) Mektuplar-Makaleler (1977)

 

ANEKTODLAR:

Bir gün ona sormuşlar?
— Yahya Kemal Bey, Ankara'nın en çok neresini beğendiniz?diye sormuştu. Yeni milletvekili de hemen cevap vermişti:

— Cebeci İstasyonunu diye cevap verince

— Cebeci istasyonun beğenilecek neyi varmış diyerek şaşırmışlar. Y. Kemal de:
- Çünkü oradan binip İstanbul'a dönüyorum.

-------------
Melek Celal Sofu'nun (ressam) bir hâtırasına göre, gençlik döneminde aşık olduğu Celile Hanımla evlenemeyişi Yahya Kemal'i ömrü boyunca bir yuva kurmaktan yoksun bırakmış, hiç bir kadın ona bu aşkı unutturamamıştır. Eren köyü’nde Bahar ve Geçmiş Yaz gibi birçok şiir bu sevginin neticesidir.
------------------------------
Bununla beraber şairi, çok sıkıntıya düştüğü yıllarda Kavaklıdere Şarap Fabrikası'na iki mısralık bir reklam şiiri yazdığını da görüyoruz:

Biz veda etmek üzereyiz kedere
Getir ahbap bir Kavaklıdere
------------------------------------------------------------------
Yahya Kemal'de, alelâde bir sözü şiir haline getirme gücü vardı. Süleyman Nazif'in İbnü'l-Emin Mahmud Kemal hakkında söylediği:

Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine 
mısraını hemen bir mısra ilavesiyle gerçekten şiir haline getirmişti. 
Hezâr gıbta o devr-i kadîm efendisine

Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine

 

 Yahya Kemal Beyatlı TÜM ŞİİRLERİ İÇİN TIKLAYINIZ



KAYNAKÇA 

 

  • [1] Süleyman Taş, Yahya Kemal Beyatlı, https://www.bilgicik.com/yazi/yahya-kemal-beyatli-
  • [2] Dr Aslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 113-114.
  • [3] Dr Aslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 113-114.
  • [4] Dr Aslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 113-114.
  • [5] Meral Tozluyurt, Yahya Kemal Beyatlı’nın Siyasi Portresi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2007
  • [6] Dr Aslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 113-114
  • [7] Dr Aslan Tekin, Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 113-114
  • [8] Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [9] Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [10] Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [11] Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [12] Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [13]  Meral Tozluyurt, Yahya Kemal Beyatlı’nın Siyasi Portresi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2007
  • [14] Muhtar Tevfikoğlu, Ölümünün Yirmi Beşinci Yılında Yahya Kemal, "Son Yıllarında ve Son Hastalığında Yahya Kemal", Ankara, 1983, s. 18.
  • [15]  Fatih BAĞCIOĞLU Muhalif Bir Yalnız Adam Yahya Kemal Beyatlı- 2/  Sızıntı Dergisi, Mart 2009 Yıl : 31 Sayı : 362
  • [16] Feride Gül ERUZ,  “YAHYA KEMAL BEYATLI’NIN ŞİİRLERİNDE KELİME DÜNYASI”
  • [17] Feride Gül ERUZ,  “YAHYA KEMAL BEYATLI’NIN ŞİİRLERİNDE KELİME DÜNYASI”
  • [18] Ataol Behramoğlu,Büyük Türk Şiiri Antolojisi-TakımSosyal Yayınları / Antolojiler Dizisi, İstanbul
  • [19]Akyüz, Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi.- DTCF- Ankara.
  • [20] .(Feride Gül ERUZ,  “YAHYA KEMAL BEYATLI’NIN ŞİİRLERİNDE KELİME DÜNYASI” )
  • [21] Fahri Kaplan, Yahya Kemal ve İstanbul, https://www.lafistan.com/2008/02/22/
  • [22]Akyüz, a.g.y.).
  • [23]Akyüz, a.g.y.).
  • [24]Akyüz, a.g.y.).
  • [25]Akyüz, a.g.y.).

 

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.
BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 

 

Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış