2030...


8.5.2020


Uyuyup uyuyamadığımı anlayamadığım bir gecenin daha sabahında açtım gözlerimi. Yattığım tahta yığınının hemen yanındaki koca moloz parçasının üzerindeki avcı yeleğimi alıp giydim el kararıyla… Henüz gözlerim direnmekteydi uyanmaya. Kırık duvar parçalarından süzülen kızıl aydınlık, sabahın geldiğini söylüyordu. Sehpa niyetine kullandığım kaya parçasını yırtar gibi çıkan, uçları eğrilmiş demir parçasına iliştirdiğim, kol saatinden hallice ‘‘elektronik kelepçeyi’’ de el yordamı bulup taktım. Sıkıysa takma tabii! Aslında yatarken bile çıkarmamamız söyleniyor da; dinleyen kim? Zengin piçlerinin kullandığı ‘‘kelepçeler’’ geliyor aklıma; kimisi gözlüğünde, kimininki küpe gibi minicik. Entegre edilmiş mikroçipler… Bir de bendekine bak; kafam kadar! Neyse; yapacak bir şey yok, takıyorum bileğime… Bu zımbırtılar yeniçağda her şeyimiz haline geldi; kimliğimiz, uyruğumuz, iletişim cihazımız, paramız, kredimiz… Hatta ve hatta yememiz, içmemiz… Hayatımızı sürdürebilmek için gerekli bütün dijital program güncellemelerini bununla alıyoruz… Evet, Uzun zamandır solunum ve sindirim sistemlerimize monte edilen yardımcı makinelerle yaşayabiliyoruz ve bu makineler tabii ki bedava çalışmıyor. Yani aslında tüm hayatımızı bu zamazingoların içinde yaşıyoruz. 


Tahta yatağımda doğrulup ayakucumdaki pantolonu ve botlarımı giyip kalktım. Bütün eklemlerim tutulmuş; birkaç dakika kültür-fizik egzersizi iyi gelecek. Odanın diğer köşesinde yerde duran küçük gaz ocağını yakıp; üstüne kir pas içindeki saplı, derince tavayla su koydum. Su dediysem; damıtılmış çamurumsu bir sıvı işte. Işık huzmesinin süzüldüğü duvar dibindeki demirden komodini kenara itekleyerek, arkasındaki gevşek tuğlalardan birini çekiyorum. İşte benim gizli hazinem! Duvar oyuğunda sakladığım kadim dostlarım. Nemlenmiş, boyaları birbirlerine karışmış paketleriyle sigara ve kahvelerim. Birkaç kutu konserve, bir şişe Johnnie Walker… Dibini getirmişim gerçi! Epey azalmışlar, anca bir iki hafta daha idare eder. Bitmeden bir şeyler alayım diyorum ama gitgide zorlaşıyor eski ürün bulmak. Surların arkasındaki mahallelerde bulunabiliyormuş diye duymuştum. Çetelere -hiç istemesem de- başvuracağız artık. Bir paket kısa Marlboro’yu ve tek bardaklık kahveyi alıp gerisini özenle yerleştirdim oyuğa. Çıkardığım yaprakları sararıp kıvrılmış dört kitabı da yerine koyup; taşı yerleştirerek komodini eski yerine getiriyorum. Birileri bunları görse bir an düşünmeden fişimi çekiverirler. Nasıl da tehlikeli şeyler! Kitap, sigara, kahve, viski, konserve… Artık bunların tamamını dijital olarak almamızı buyuruyorlar. Evet, hepsini dijital olarak veya minicik haplarla alabiliyoruz. Ben biraz eski kafayım tabii; eski usul seviyorum. Bir de oldukça pahalı güncellemeler olduğunu söylemem gerekiyor. Bir boka da benzese! …


Her neyse; tavada kaynayan suyla kahvemi yapıyorum, paslı bir konserve kutusunda. Azıcık da tatlandırıcı olsaydı! Odadaki küf ve nem kokusunu bastırıyor kahve kokusu. Sigaramın dumanı kızıl ışığın geldiği yarığa doğru süzülüyor. Yatağıma oturmadan önce, avcı yeleğimin fermuarını çekip; çıkarken unuturum diye hemen iki tane batarya alıp ceplerine koyuyorum. Şarj ettirmem gerekiyor; başka bir enerji kaynağım yok evde. Aydınlatma ve solunum cihazı için kullanıyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim, bu iki batarya şarjı için yarım gün çalışmam gerekiyor.


Gri kamuflaj desenli, yanlarında bir sürü cebi olan pantolon; üzerinde aynı renkten yelek… İçinde füme rengi balıkçı yaka kazak ve ayaklarımızda postallar… Bu mıntıkaya düşen kıyafet modelini böyle uygun görmüşlerdi. Giyim şeklimiz yaptığımız işlere göre sınıflandırıldı; tıpkı yaşadığımız mekânların olduğu gibi. Az sonra evden çıkmamız için ikaz sirenleri çalmaya başlar; ama öncesinde kahvemi içecek kadar zamanım var. 


Teneke kupanın ağzımı kesmemesi için sakınarak kahvemi yudumlarken ‘‘Bakalım bu lanet günün getirdiği mesajlar neymiş’’ diyerek basıyorum bileğimdeki kelepçenin tuşuna. Hemen önümde beliriveriyor hologram ekran. ‘‘Akut solunum transformatör güncellemesi… 1 chip! …’’ Geç, bakarız bir ara… Milyon tane reklam; geeç! … ‘‘Filanca hatunla Hawaii Adaları tatiline ne dersiniz?’’ … Ne diyebilirim; şahane olur ama bir de sanal olmasa! Geç sende! Ooo mesaj var! Sevgili eski dostum Sverisson’dan… ‘‘Neler yapıyorsun? Yaz, paylaş!’’ demiş; tıpkı on sene önceki karantina günlerinde tavsiye ettiği gibi. Adını sanını bile hala bilmem ama esaslı dost bu adam. Nerede yaşıyor şu an; kim bilir… Yazarım tabii ki de yoldaş, yazmaz olur muyum hiç! Şu işlerimi bir halledeyim, bugün üç saatlik bir mesaim var. Sonrasında bazı şeylere göre nispeten daha kolay bulunabilecek bir alış-verişim olacak. Konserve almam lazım biraz. Kurtlu murtlu ama dedim ya; eski usul seviyorum. Tabletle ya da dijital beslenme bana göre değil. Eski kafayım ben! Dönüşte oturup yazayım; eski günlerdeki gibi. Yoldaşı bekletmemek lazım; ihtiyar galiba alıngan bu aralar biraz… 


Ne günlerdi ama be! Eski dosttan gelen ufacık bir mesaj, bir anda çok eskilere götürmeye yetti de arttı bile. Tuhaf zevkleri olan, tuhaf insanlardık gerçekten. Futbol tutkusu, Beşiktaş sevdası derken sürüklendiğimiz; etrafımızda gerçekleşen bin tane olaydan bihaber yaşadığımız günler. Hiçbirimiz tam manasıyla okuyamadı gümbür gümbür gelen hayatı, dalgayı. En duyarlımız, en aydınımız göremedi…


Medeniyetin beşiğinde koca gökdelenleri yolcu uçağıyla vurdular. Göremedik… Birileri suçlu ilan edilip kıtalar arası savaşlarla vuruldu; izledik. Buraya kadar gelmişken etinden sütünden faydalanalım bari dediler; ‘‘niye dik dik baktın!’’ benzeri sebeplerle her yana musallat oldular. Şaşkın şaşkın bakarken ‘‘acaba bu durumu menfaatimize çevirebilir miyiz?’’ diye düşündük. Doğayı katlettik, talan ettik, el birliğiyle anasını siktik; yetmedi. Küresel ısınmayı, ozon tabakasını, eriyen buzulları, yok olan yağmur ormanlarını görmezden geldik. Hayvanlara türlü işkencelerle eziyet ettik, yalandan arkalarından ağladık tükenen nesillerine. Daha güzel görüneceğiz, daha sağlıklı olacağız, daha daha daha… Diye diye ne kadar zararlı kimyasal varsa kullandık kozmetiğinde, ilaç sanayisinde. Güzelim ormanları siyanürle tahrip ettik, gezegenin altını üstüne getirdik; gene yetmedi, gözümüzü diğer gezegenlere diktik. Memlekette halk ayaklandı, haklıydı; tepki gösterilen haksız taraf güçlendi. Sessiz kaldı; daha da güçlendi. Bir taraf fakirleşirken, diğeri semirdi; göremedik. Büyük çoğunluk açken, bazıları daha fazla yiyebilmek için kusuyordu. Gökdelenleri vurulan ‘‘ağır abinin’’ ve pazardaki rakiplerinin musallat olduğu Arap ülkelerinde ardı ardına olaylar patladı, yönetimler devrildi, insanlar can verdiler. Can pazarıyla ‘‘göç dalgası’’ tüm dünyaya yayıldı, göremedik. Her tarafta ulusalcı, aşırı milliyetçi duygular tırmandı, radikal dini akımlarla desteklenerek Vandalizm körüklendi; görsek de bir şey gelmedi elden. Görebilenler korkuyla susturuldu veya satın alındılar. Global nüfusun yüzde birinin mal varlığı, gücü, hâkimiyeti; kalan doksan dokuzun toplamından fazla idi. Görsek ne olacaktı ki! Eninde sonunda sahte birlikler çatırdadı, eksenler kaydı derken kahrolası virüs salgını… Arkası kesilmeyen depremler, orman yangınları, kasırgalar, faaliyete geçen yanardağlar… Temeli zaten olmayan ve çökmeye meyilli medeniyet çatımızı un ufak etmeye yetti de arttı bile…

İşte sirenler çalmaya başladı! Zamanı geldi, gidip çalışalım biraz… 


Odanın girişini kaplayan büyük tahta bloğun, asma kilidini açıp; zincirinden kurtarıyorum. Hemen yanındaki taşın üzerindeki, kalın iş eldivenlerini ve başımı komple kaplayan plastik maskeyi takarak, ağızlığının filtresini kontrol ediyorum; sağlam. Son olarak koyu renkli koruyucu gözlüklerimi de takıp, koca tahtayı güç bela sürükleyerek açıyorum gürültüyle. Ceplerimi son kez yoklayıp, zinciri de alarak; tekrar sürükleyip zincirliyorum. Nefes nefese döndüğüm anda uğursuz ev sahibimle burun buruna geliyoruz. Gudubet karı! 


‘‘Ah! Korkuttun beni be! Ne sinsi sinsi yanaşıyorsun böyle!’’ dememe fırsat vermeden tıkadı lafı ağzıma: ‘‘kiramı ver!’’

‘‘Hay sana da, kirana da… Veriyoruz ya kadın!’’

‘‘Dün almam gerekiyordu! Gelmesem vereceğin yok!’’

‘‘Tamam, tamam. Kes!’’ deyip uzatıyorum bileğimi. Karşımdaki hiç oralı bile olmadan, elindeki okuyucu cihazıyla ‘‘kelepçemden’’ yapıyor tahsilatını; on beş chip! Yaklaşık yirmi gün çalışmam lazım bunun için. Çiçekli elbisesi, tepeden bastırılmış gibi duran kısacık boyu, bigudili saçlarıyla karşımda donup kalıyor şişman kadın. Tipi pengueni andırıyor sanki. Ne de güzel gün başlangıcı! Karşımdakine aldırış etmeden yürüyüp geçiyorum söverek. Bir sis bulutu içinden geçer gibi, kadının içinden geçip devam ediyorum. ‘‘Sıçtığımın pengueni!’’ diye mırıldanırken ‘‘seni duyuyorum hala!’’ diyor arkamdaki. ‘‘Duymazsan ağzına sıçayım emi! Siktiğimin hologramı!’’


Yıkıntıdan aşağı inmeye başladığımda arkama bakıyorum, silueti titreyip cızırdayarak yok oluyor ‘‘penguenin’’. Ekranıma mesaj düşüyor, ‘‘kredi limitinizden on beş chip alınmıştır’’ diye. Alın ulan, alın! 


‘‘…Sabahın tatlı esintisi…’’ diye başlamak isterdim cümleye ama artık pek öyle ‘‘tatlı’’ bir duygu kalmadı hayatımızda. Gözlüğün ardından görebildiğim kadarıyla; göğün kızıllığını perdeleyen, oldukça bulanık kurşuni bulutlar kaplamış tepemizi. Çirkin bir toz esintisi ve nemli sıcak rahatsız edici. Alabildiğim tek koku; maskemin plastik kokusu. Oysa eskiden olmadığı kadar bitki örtüsü sarmış durumda her yeri. Öyle ki, rögar kapaklarından bile sarmaşıklar püskürmüş; yollardaki çatlaklarda türlü çiçekler boy vermiş. Zehirli olduğu söyleniyor bunların; ez azından ‘‘insan ırkı’’ için. Bilemiyorum. Doğrusu önemsemiyorum…    


Caddenin hemen karşısındaki görüntü takılıyor gözüme. Yarısından fazlası yıkılıp moloz yığını haline gelen sekiz-on katlı bina enkazı… Yan yana onlarcası… Ve bizim tarafta da aynı şekilde. Dev sarmaşıklar neredeyse hepsini kaplamışlar. Bu moloz yığınları içinde aralıklarla açılan ve üzerinde kocaman numaraları yazılan tahta bloklarıyla küçük oyuklar… Çalan sirenle beraber deliklerinden çıkan, hepsi tek tip; tek renk giyinmiş insanlar… Tepelerinde sivrisinekler gibi dolanan ‘‘drone’’lar… Hiçbiri birbirlerine bakmadan, konuşmadan; en az yirmişer adım mesafeyle iniyorlar yuvalarından aşağıya… Sessizce, yavaş yavaş… Bastığınız her taş parçasına, tuttuğunuz her demir parçasına dikkat etmelisiniz ki göçmesin. Ufak tefek göçük kazaları ve can kayıpları sık sık yaşanıyor etrafımızda. Hiç kimsenin umursadığını da düşünmüyorum zira insanların beyinleri emilmiş gibi görünüyor. Makinelere bağımlı yaşadığımız ve küresel merkezi yönetimin de devasa bir bilgisayar işlemcisi olduğunu düşününce hak vermiyor değilim onlara. Zavallılar!


Yola inebilmek için on beş metre kadar yüksekliği olan enkazı dikkatle geçmem gerekiyor; diğerlerine de yirmi adımdan fazla yaklaşmamam. Aşağıda kimisi ters, kimi yan dönmüş onlarca araba hurdası sıralanmışlar. Patlamış, yanmış birçoğu; onlarında içlerinden sarmaşıklar püskürmüş… Yola inebilmiş insanlar aralarındaki mesafeyi koruyarak yürüyorlar; az ilerideki sokak dönemecinde yeşil kamuflajlı insanlar görünmeye başlıyor. Drone sürüsü tepemizde dolaşırken, çalışma sahalarına gitmeye uğraşıyoruz ruhsuzca. Metalik bir ses duyuyorum yukarıdan; başımı kaldırdığımda gökyüzünün kızıllığıyla gözlerimin karardığını ve koca bir mekanik sivrisineğin bana tarama yaptığını fark ediyorum. ‘‘İş başı yapmana on dakika…’’ aynı metalik sesle; iki defa anons ediyor, ‘‘üç chip krediniz kalmıştır’’ diye de ekliyor… Sormuşum gibi! İt oğlu! …


Bugün bana verilen iş, anomali gösteren bir mıntıkanın temizliğini yapmak olacak. Daha önce de çokça yaptırdıkları bir iş; kazma kürek dalacağız gene hafriyata. On yıllık çürümüş ceset kalıntılarını çıkarıp kimyasallarla yakacağız. Sonra başka bir kimyasalla dezenfekte edip bölgeyi güvenliğe alacağız falan filan…  Yirmi kadar mesai arkadaşım olur sanıyorum. Hepsinin canı cehenneme! İşinin de Allah belasını versin! Şu uçan oyuncaklara yakalanmadan birilerini görebilirim belki alış veriş yapacak. Akşama konserve balık bulabilsem… 


Evet, başaramayanlardık bizler; ölmeyi beceremeyenler… Tam on yıl önce ilk işaretler görülmeye başladığında oralı olmadık. Daha evvel defalarca yaşadığımız salgınlardan birisi sandık bunu. Komplo teorileri havalarda uçuşuyor; başımıza gelene kadar ölüm çok uzak görünüyordu. Hep öyle değil midir zaten? Virüs ilk yıl büyük kayıplar verdirdi ve yavaşlama eğilimine geçti. Hepimiz rahatladık ve tekrar iç hesaplaşmalarımıza döndük. Bir yıl boyunca dünya büyük bir ekonomik dar boğaza girdi. Üretimler durmuş, uluslararası ticaret bitmiş ve insanların çoğu yiyecek ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmişti. Bu arada ardı ardına meydana gelen doğal afetler ve açlığa rağmen, tam anlamıyla olayın ciddiyetini ‘‘hala’’ kavrayabilmiş değildik. 


Milyonlarca can uçtu gitti. Virüsün yayılması yavaşlar gibi olunca rahatladık. Asıl film o zaman başladı…


Gelişmemiş, gücü olmayan ülkeler iyice zayıfladılar. İnsanların ihtiyaçlarına cevap veremeyen devletler; küresel protestolara karşı şiddet dozajını arttırdılar. Toplu gösteriler, önce çatışmalara sonra da katliamlara neden oldu. Hükümetler birbiri ardına devrildi; kaos, yağma ve şiddet her yerde alışılmış bir hale geldi. Enerji, bilişim, sağlık, eğitim, ulaşım; akla ne gelirse hepsinin altyapıları çöktü. Bu dönemde tekrar mutasyona uğrayan virüsle uğraşacak kimse kalmadı. Artık hiç kimseyi karantinaya girmeye ikna etmenin bir ihtimali de kalmamıştı. Aşağı yukarı ilkinden bir yıl sonra başlayan ikinci dalga öyle bir vurdu ki; dünya nüfusunun yüzde yetmiş-sekseninin yok olduğu sanılıyordu. Aileler parçalandı, insanların bulabildikleri tek çare diğerlerinden kaçmaktı. Bu davranış şekli, kısa bir süre içinde hayat tarzı haline geldi. Gizlenecek bir delik bul, gizlen; yaşa ya da öl! Tek başına olmalısın.


Yaşasan da, ölsen de!


Ateşler içinde, gördüğüm kâbusla boğulmak üzereyken uyandırılıyorum… Ohh! …Çok şükür…

Ter içinde kalmışım; elim istemsizce telefonuma uzanıyor, direkt olarak tarihe bakıyorum:


02 Nisan 2030!

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış