İnsan dediğin


16.1.2021
Muhtar, hanın kapısını açtığında içeride ne zamandan beri hapsolmuş rutubet kokusu burnunun direğini kırdı. Suratını muhayyel bir tokat yemişçesine buruşturdu...
Delikanlı sandalyesini çekerek oturdu manavın önünde. Manavda da artık iyice bitmişti her şey Köşelerinde küfler belermiş iki üç salkımla, kabukları iyice su toplamış kabaklar etrafa ekşimsi bir koku yayıyordu...
“Bunları buradan almalı” dedi delikanlı. Bir yandan da “alınınca ne etmeli?” diye düşündü durdu. Hal işini de kendi başına yapamıyordu. Muhtar, manav işini iyice başından salmış, bütün işi yıkmıştı sırtına.
Delikanlı bunları düşünürken muhtar da koltuğa yayılmış gözlerini keklik kafesine dikmişti. Belli ki o da bir şeyler düşünüyordu. Belki de göçüp giden gençlere belki de çerçi Cemil’in gitmesine, belki de çocuklarla son senelerine...
Nasıl da geçip gitmişti gözlerinin önünden koca hayatlar. Hepsi karanlığın gölgelerinde saklı birer yaprak olmuş sinmişti bir ağaç dibine. Bazen köyden giden gençlerin köşede kıyıda gizlice içtiği sigaraların izmaritini görür hesap sorardı onlara… O zamanları bile özlüyor olabilirdi. Gözleri anlaşılmış olmanın verdiği tedirginlikle fal taşı gibi açılır türlü yalanlar savururlardı...
Her defasında inanmış gibi yapardı ama bilir anlardı. Muhtar şunu iyi bilirdi ki kişi yalanı ya karaktersizlikten ya kötü alışkanlıktan ya da edebinin azlığından söyler.
Bu köy yerinde de kimin ne olduğunu muhtardan iyi bilen yoktu. Kimin neden yalan söylediğini oracıkta anlardı. Mevzuyu dönüp dolaştırıp Gürcü Mehmet'e getirdi muhtar... Bu Gürcü Mehmet neler çekmiş neler. Kitaplara filmlere konu olacak türden...
“Ne olmuş ki?” dedi delikanlı.
“Bu köye ilk göçen o olmuş. Yanında hamile bir karısı iki de çocuğu. Batum’da Alaca Gürcülerindenmiş bu. Sovyet işgalinden sonra Kafkasya’dan göçme durumunda kalmışlar. O zamanki politika, göçmene kırda bir arazi verirmiş. “Burada geçiminizi yapın lakin devlete de tarımdan bir pay çıkarın” demişler…
Buralara randımanlı fındıklar serpiştirmiş, kazma kürekle yol inşa etmiş, genç yaşta bel fıtığı yapmış kendini.

Sonra hanesi büyümüş, devletin isim koyacağı bir köy yeri olmuş. "Her sürünün bir tane beynamazı çıkar" derler ya hani büyükler, oğlu Abidin de hayırsız çıkmış.

Şehre ilk o göç etmiş, elinde avucunda hiçbir şey yokken. Şimdi bu köy yerini satın alacak kadar zengin. Mevla vermiş, hesabı çetinleşsin diye herhâlde...
Köyden göçtükten bir zaman sonra, geri gelmiş bu iki üç sene içinde aralarla. Her gelmesine üsküreleri (ayran konulan tas) dibi zehir katranına çalan pirinç kazanlarını, kulpu çatlamış güğümleri, üzerlerinde yapım tarihleri mıhlanmış bakır sinilerini, kirpikli sahanları, yamru-yumru olmuş karavanaları, kalayı uçmuş bakraçları, tek çatal kepçeleri daha bir sürü zımbırtıyı ne varsa toplamış...
Şehir yerinde çok darda kaldığını söylemiş köylüye… Onlar da vermişler elinde avucunda ne varsa. Ne de olsa kendi kanlarından, zorda kalsın istememişler.
Sonradan öğrenilmiş ki meğer bunları antikacılara satıyormuş. Köylü belki de çocuğunun önüne koyduğu kap kacağı buna vermiş, bu ise “süs” diye satmış.
İnsanların iyi niyetlerini sömürmüş, istismar etmiş… Çok zengin olmuş böyle ama bir daha da köye gelemez olmuş…
Herkesin ağzı ona karşı beddualı. Nasıl olacak sonu merak konusu... Hani derler ya eskiler, “oğlun var akıllı, malı neylesin… Oğlun var akılsız malı neylesin!..” He ya, akıllı olan mala ne gerek duyar? Çalışıp çabalar kendisi mal mülk edinir zaten… Akılsız olanın mala ne ihtiyacı var, var olanı da versen har vurup harman savurur yine bir kuruşsuz kalır…
Böyle bir evlat olan oğlu Abidin’in kahrından muhtarın hanımı da rahmet-i Rahmana kavuşmuş.
Bir başına helak olmuş fukara. Hep derim erkek kısmı erken gitmeli dar-ı fenâdan darı bekâya... Kadınları Mevla güçlü yaratmış, serde "analık kerameti" var ne de olsa, bir türlü baş edebiliyor yalnızlıkla. Ama erkekler öyle mi, kadını elinden gidince, sokağa bırakılmış bir buzağı gibi yalpalıyor hayatın hengâmesinde…
Erkek milleti muhtaçtır kadına… Ne kendi yemeğini yapar ne yapabildiğini yiyebilir… Ne üstünü başını temizler, ne çamaşırını yıkayabilir… Kapıdan içeri girmek içinden gelmez, bomboş evler üstüne üstüne gelir… Ne geleni olur ne hâlini hatırını soranı… Tek başına kimsenin evine de gidemez… Bir şey de isteyemez… Sessizliğin sesi zonklar beyninde… Zordur erkeğin yalnız olanı… İçten içe çürüyen koca çınar gibi çürür yalnız erkek…
Bu ahir zamanda hep böyle oldu böyle de olmaya devam edecektir kuşkusuz. Zaten ne denir; "İnsan dediğin kadındır erkekler ise onların çocukları!.."

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış