Osmanlıdan Cumhuriyete Aydınlanma Mücadelesi


3.8.2020

    Çağlar öncesinden gelen aydınlanma ateşini, ortaçağ karanlığında bazı noktalarda söndürmeye çalışsalar da aydınlanma ateşi; orman yangını gibi bir başka noktada yeniden parlayarak yol almıştır.
    Aydınlanma meşalesini taşıyan aydınlar, burjuvazinin de desteğiyle ortaçağ karanlığından aydınlanma çağına atlamış, Burjuva ulus devletlerinin toplumsal ve ideolojik temellerini de atmışlardır. Bu temel üstünde, görece farklılıklar olsa da Avrupa’da ulus devletler kuruluşunu tamamlamış, bilim ve teknolojik gelişmeler açısından, her alanda birbirleriyle yarış halindeyken; ham madde bulmak ve ürettiklerini satmak için pazar arayışı sebebiyle, rekabete girmişlerdir. Özellikle Almanya ile İngiltere arasındaki rekabet savaşı kaçınılmaz kılmıştır.
    Sonuçta, Avusturya Arşidükü Veliaht Franz Ferdinand’ı bir Sırplının öldürmesi üzerine Avusturya -Macaristan imparatorluğu Sırbistan’a savaş ilan eder (Temmuz 1914). Ardından Almanya; Rusya, Fransa, Portekiz ve Belçika’ya aynı zaman diliminde savaş ilan eder. İngiltere de Almanya’ya ve bağlaşıklarına savaş ilan eder. Böylece, Alman ve İngiliz rekabeti 1914’den 1918’e kadar sürecek 1.Dünya Savaşına evrilir. 1. Dünya Savaş’ı dengeleri alt üst etmiş, dünya devletleri adeta iki ye ayrılmıştır. Savaşın sonunda Almanya yenilince (1918), Almanya safında savaşa katılan Osmanlı imparatorluğu da yenilmiş sayılır. Sevr Anlaşması ile Osmanlı’nın elinde kalan Anadolu dâhil, son toprakları da işgal edilir.
    Bu emperyalist işgalciler, Mustafa Kemal önderliğinde bir araya gelen Türkiye insanının ağır bedeller ödeyerek kazandığı Kurtuluş Savaşı sonunda ülkemizi terk ederler. Lozan Antlaşmasıyla (24 Temmuz 1923)’da egemen bir devlet olduğumuz tescil edilmiş, yaklaşık üç ay sonra (29 Ekim 1923) da Cumhuriyet ilan edilmiştir.
    Lozan antlaşması bu özelliğiyle “Türkiye’nin tapusudur” diyerek konuya dönmek istiyorum.  
    Batıda (Avrupa) bu gelişmeler yaşanırken, Osmanlı, feodalizm koşullarında cehaletin karanlığından bir çıkış yolu arıyordu. Ne yazık ki her yenileşme çabası, “gâvur icadıdır” diye mollalar ve onlarla işbirliği içindeki yeniçerilerin direnişiyle karşılaşıyordu.
    Padişah 3.Selim (1789- 1807),  Fransız komutanların eğittiği, Avrupa standartlarında bir ordu (Nizam ı Cedit) oluşturmak istedi. Yeniçeri isyanıyla katledildi. Katliamdan sağ kurtularak tahta geçen 2.Mahmut(1808- 1839), ağabeyi 3.Selim’in yolundan giderek, çoğunluğunu Nizamı Cedit askerlerinin oluşturduğu Asakiri Mansurei Muhammediye (Muhammed’in Askerleri) adıyla modern bir ordu oluşturup yeniçeri ocağını dağıtır (1826). Tarihe Vaka-i Hayriye (Hayırlı vaka) olarak geçen bu olay; Osmanlı’da, ıslahat (yenileşme) hareketinin başlangıcı sayılır.
    Tabii ki Osmanlı aydınlanması, Avrupa’daki gibi kendi iç dinamiklerinin dayattığı bir aydınlanma değil, savaşlardaki başarısızlıklar, kaybedilen topraklar ve özellikle dış güçlerin (yabancı devletler); azınlıkların (Yahudi, Hıristiyan ya da diğer milliyetlerden) hakları üstünden, dayattığı yeniliklerdir.
   2.Mahmut ve sonrasında gelen Sultanlar (2.Mahmut’un oğlu Abdülmecit (1839- 1861), Abdülmecit’in kardeşi Abdülaziz (1861- 1876) ve Abdülmecit’in oğlu 2.Abdülhamit (1876- 1909) dönemlerinde, ordunun ıslahı başta olmak üzere; hukukta, adli ve idari yapıda, eğitimde, sosyal yaşamda, sanayide, gerektiğinde yabancı uzmanlar da getirtilerek, yenileşme çalışmaları yapılıyordu.
    Bu yenileşme çalışmaları monarşik yapıya dokunmadan, Sarayın iradesi ve izniyle yapılabiliyordu. O yüzden yenilenme çalışmaları eski bir kalenin restorasyonundan öteye gidemiyor, Osmanlı’nın çözülüp dağılmasına engel olamıyordu.
    Bu sebepten Osmanlı aydınları, Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) Meşrutiyet istiyordu. Abdülaziz Meşrutiyet isteyenlerin bir kısmını sürgüne gönderdi. Birçoğu da yurt dışına kaçtı.
    Yurt dışında örgütlenen Yeni Osmanlılar (Jön Türkler) Mithat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi aydınların önderliğinde Harbiye öğrencileri, medrese öğrencileri ve askerler Topkapı Sarayı’nı kuşatarak, Abdülaziz’i tahtan indirdiler. Sonrasında 5.Murat’ı Tahta geçirseler de psikolojik sorunları yüzünden tahtan indirip, Meşrutiyeti ilan edeceğini söyleyen 2. Abdülhamit tahta geçti. Böylece 1.Meşrutiyet ilan edildi (1876) Mithat Paşa sadrazamlığa getirildi. İlk anayasa (Kanun-i Esasi) ilan edildi. 1. Meşrutiyet Anayasa yapmıştı ama son söz, padişah 2. Abdülhamit’indi. Anayasa, monarşiyi bağlamıyordu.
   Nitekim 2. Abdülhamit, Osmanlı Rus savaşını (93 harbi) bahane ederek, meclisi kapatıp,  başta Mithat Paşa olmak üzere birçok mebusu sürgüne yollamış, hatta Mithat Paşa Taif Zindanı’na atılmış, orada da öldürülmüştür (1884) Böylece 29 yıl sürecek 2. Abdülhamit istibdat dönemi başlamıştır.
    1908’de Rumeli’de askerlerin başlattığı isyan üzerine 2.Abdülhamit isyanı bastıramayınca, 2. meşrutiyeti ilan etti. Sonrasında seçimler yapıldı. İttihat ve Terakki Parti’si kazanarak hükümeti kurdu. İstanbul’da (Rumi, 31 Mart 1325), (Miladi, 13 Nisan 1909) 31 Mart, gerici ayaklanmasını bastıran hareket ordusu 2.Abdulhamit’i isyandan sorumlu tutarak tahtan indirdi. Yerine Mehmet Reşat (1909- 1918) padişah oldu. Mehmet Reşat’ın ölümünden sonra yerine Mehmet Vahdettin (1918- 1922) geçti. Kurtuluş savaşı sonrasında, son Padişah Vahdettin ülkeyi terk etti.
    TBMM’si saltanatı kaldırdı (Kasım 1922) Böylece Osmanlı Devleti resmen ortadan kalktı. Bu özet anlatımdan sonra Osmanlı aydınlarını bakalım.
    Osmanlı’da,  kuruluşundan, Tanzimat dönemine kadar geçen zaman diliminde eğitim, şeyhülislamların sorumluluğuna bırakılmıştı. Eğitimin özü, Ortaçağ Avrupası’ndaki gibi Tanrısaldı. Bu eğitim, İslam dinini öğretmek adına; Arap dilini, töresini, yazısını vs. toplumun tüm katmanlarına öğretmek ve içselleştirmek üstüne düzenleniyordu. O yüzden Osmanlı’da Batılı anlamda Türk asıllı filozoflar, bilim insanları yetiştirilememişti.
    Tanzimat’la batılı anlamda okulların açılması, bu okullarda doğal bilimlerinde ders olarak okutulması Osmanlı’da aydınların yetişmesinin önünü açmıştı.
    Osmanlı aydınları, özellikle 2. Meşrutiyet sonrası Batıya (Avrupa) yüzünü dönüp, orda ki gelişmeleri anlamaya, anladıkları kadarıyla kendi düşüncelerini yetkinleştirmeye ve düşüncelerini dergi ve gazeteler aracılığıyla paylaşmaya çalışıyorlardı.
    Osmanlı’da aydınların şansızlığı, Avrupa’daki gibi güç alabileceği sınıfsal bir tabanının olmamasıydı. Çünkü Osmanlı’da Burjuva sınıfı yoktu.
    Avrupa aydınları, burjuva sınıfının desteğinde feodal devletle mücadele ederek yol alırken; Osmanlı aydınları, feodalizm koşullarında kendisine yol açmaya çalışıyorlardı. Ondan sebep, aydınlanma anlamında bir ileri iki geri düşüyorlardı.
    1.Paylaşım savaşı, Osmanlı Devleti’ni fiili olarak yok etmiş, Anadolu’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaktığı kurtuluş meşalesinin aydınlığı, Edirne’den Ardahan’a  her milliyetten, her düşünceden Anadolu insanını sarmış, asker, sivil, kadın, erkek, kız kızan topyekûn bir direniş ve her cephede karşı saldırılarla, yaklaşık üç yıl süren Kurtuluş Savaşıyla emperyalist işgal sonlandırılmış, Lozan Anlaşması (24 Temmuz 1923) ile de zaferimiz tescil edilmiştir.
    9 Eylül 1922 günü İzmir Belkahve sırtlarından, Yunan askerlerinin telaşla gemilere binip İzmir’den ayrılışlarını izlerken; Yanındaki subaylar, “Paşam başardık, savaşı kazandık” dediklerinde, Mustafa Kemal Paşa, “Asıl mücadele şimdi başlıyor.” Der.
    Mustafa Kemal Paşa’nın sözünü ettiği mücadele, aydınlanma mücadelesidir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların aydınlanma mücadelesini sonraki yazımızda anlatmak üzere, Yazımı şöyle sonlandırmak istiyorum.
Gericilik cehaleti, cehalet gericiliği besler.
----------------------------------------------------
Tahir Eker
3.8.2020

   

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


7 Yorum
09.08.2020 - 09:55
Tebrik ederim çok güzel özetlemişsiniz. Ne varki beyni irtica odaklarının hurafeleriyle zehirlenmiş beyinleri aydınlatmak gerçekleri kabul ettirmek mümkün degil .

16.08.2020 - 00:04
Mete Han dost, yorumunuzu bu gün gördüm. anlamlı yorumunuz için teşekkür ediyorum. Mehmet Aluç dostumuz da ne söylediğimi dikkatlice okumamış sanırım. Ben islam alim yetiştirmedi demedim ki. Benim dediğim: "Osmanlı kuruluşundan Tanzimata kadar batılı anlamda Türk bilim adamı yetişmedi" dediğim bu Ona da yanıt verdim okursan sevinirim.

12.08.2020 - 09:33
Kime göre beyni zehirlenmiş hangi hurafeler vardı da Osmanlıda beyinler zehirlendi? diye yapılan yoruma cevap vereyim,batının içimize yerleştirdiği din düşmanlarının yaptıklarına bakarak suçu yık abalıya oh ne ala,Neyse. Batılı anlamda Türk asıllı filozoflar, bilim insanları yetiştirilememişti diyorsunuz buyurun size bir kaç örnek'den önce yani Osmanlıyı yıkmak için onca çaba yerine yeni filozoflar çıkabilirdi bunca yıkım için çaba sarf edilmeseydi..1-İlk İslam filozofu olarak kabul edilen Kindi, felsefeden tıbba, matematikten psikolojiye, kimyadan musikiye kadar çok çeşitli alanlarla ilgilenmiş bir İslam filozofudur. İlgilendiği her alanda eser veren ve gelecek nesillere zengin bir ilim ve felsefe literatürü bırakan Kindi aynı zamanda İslam felsefesinde önemli bir felsefi akım olarak görülen Meşşai Okulu'nun da kurucusu kabul edilir. Orta Çağ Avrupası’nda Alchindus olarak tanınan Kindi, Latince’ye çevrilen eserleriyle tanındı ve dünyaca ünlü filozoflar arasında görüldü. 2-İslam dünyasının batı ucunda(Endülüs) yetişen ilk Müslüman filozof olarak tarihe geçen İbn Bacce rasyonalist bir düşünür olarak tanınır. Mantık, matematik, geometri ve tıp gibi çeşitli alanlarla ilgilendi. Aristo ve Farabi’nin felsefik anlayışlarından ziyadesiyle faydalanan Bacce, Kuran’daki akıl ve düşünceye dair ayetler üzerinde çalışmalar yaptı. Akıl onun için oldukça önemliydi. Bu nedenle de sağlam ve kesin bilginin ancak akılla kazanılabileceğini ileri sürdü. Bu düşüncesinde ileri giderek mutluluğa kavuşmanın da akıl ile mümkün olacağını savundu. Ahlak üzerindeki düşüncelerini de akıl ile temellendiren İbn Bacce, filozofun üstün ve ilahi bir insan olduğunu söyler. Ona göre filozof, her daim akli olanı ve en doğru olanı yapar. 3-İslam tarihindeki en bilinen düşünürler arasında yer alan Gazali, savunduğu görüşleri kadar filozoflara yönelttiği eleştirilerle de tanınır. Tasavvuf anlayışıyla erken yaşlarda tanışması onun felsefi düşünceye uzaklaşması riskini ortaya çıkartmış olsa da felsefe, fıkıh ve kelam ile ilgili konularda araştırmalar yaptı ve özümsenecek bir gerçek arayışından geri durmadı. Kırk yaşına kadar çeşitli ilim dallarında derinleşerek pek çok fırka hakkında ciddi araştırmalar yaptı, ancak bu alanların kendisini tatmin etmediğini ve aradığı gerçeği bulamadığını görünce tasavvufu daha derinden incelemeye başladı. Onun filozofları en çok eleştirdiği nokta ise, filozofların en çok hataya düştüğü alan olarak gördüğü metafizik üzerine gerçekleşti. 4-İslam felsefesinin bir diğer önemli ismi de Farabi’dir. Şöhretten haz etmeyen ancak ortaya koyduğu görüşleriyle yaşadığı dönemde dahi şöhret olmaktan kaçamayan ünlü filozof, İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendirdi. Yaşadığı dönemde ilimlerin tasnifini yapmış ve her ilmin tanımını, teorik ve pratik açıdan değerini belirtmiştir. İlimleri başlıklar altında sınıflandıran filozof, dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik gibi konularda fikirler ortaya koydu. Farabi’nin din felsefesi alanındaki görüşlerine göre; insan aklının ulaşabildiği en genel kavram varlık, en kutsal kavram ise Allah’tır. ‘Farabi, “filozofun yapması gereken şey kendi gücü ölçüsünde Allah’a benzemektir’’ diyerek fikren aydınlanmanın Allah’ın varlığının evrensel bilgisine sahip olunmasıyla olacağını belirtiyordu. Aristocu gelenekten gelen ve mütevazı bir kişiliğe sahip olan Farabi’ye ’Sen mi daha bilginsin, Aristo mu?’’ diye sorulunca ‘’Eğer Aristo’ya yetişseydim onun en seçkin talebelerinden olurdum” diye cevap vermiştir. Batılı filozoflar hangi alanda çalışma yapmıştır kuru laf kalabalığı imansızlığın adım atılmasında hayataın içine alemlerin Rabbini katmayan düşüncenin savı bayağılığı ile yoğrulmuş bir felsefene verebilir ki?

12.08.2020 - 09:39
Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.xxxxxxx Hangi oluşumda böylesine adaletli hoş görülü davranış ilerleme buluş hareket oluşum vardır? İslamdan Osmanlı imparatorluğu zamanında ,nasıl bu döneme karanlık diyerek daha sonrasında yıkımla gelene aydınlanma diyebilirsiniz ki ?kardeşim

12.08.2020 - 09:45
Haçlı Seferleri'nin hemen öncesinde Avrupa, önceki yüzyıllara oranla daha stabil bir durumdaydı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi istilaların durması, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi (bazıları İspanya ve Sicilya’daki Müslümanlardan öğrenilmiştir) ve iklimsel olarak daha ılıman bir döneme girilmesi sonucu üretim miktarının arttığı görülür. Bununla birlikte üretimdeki bu artış, nüfus artış hızının altında kalmıştır. Feodal üretimin temeli olan kapalı mülk ekonomisi artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayınca, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan köylülerin yaşam standartlarında kayda değer bir değişme olmamış, Avrupa kıtası büyük bir nüfus baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Ekonomik büyümenin nüfus artış hızının altında kalması, toprakların daha küçük hisselere bölünmesi sonucunda kişi başına düşen ürün miktarının azalması, 1094 yılındaki aşırı yağışların neden olduğu sel felaketleri ve takip eden salgın hastalıklar, özellikle I. Haçlı Seferi çağrısının fakir halk tabakaları üzerinde son derece etkili olmasının arka planında yatan nedenlerdir. Papa II. Urbanus’un Clermont Konsili’ndeki çağrısının ardından çok sayıda vaizin Avrupa’nın farklı bölgelerinde düzenledikleri toplantılarda İslam coğrafyasının zenginliğine, ihtişamına, “içinden bal ve süt akan” topraklarına yaptıkları vurgu da bu bağlamda ele alınmalıdır. Zira sefere katılımın artırılması için fakir ve yılgın halk tabakalarının dini vaazlardan ziyade zenginlik vaadine ihtiyacı bulunmaktaydı. Haçlı Seferleri başlangıçta Roma Kilisesi tarafından Doğu Hristiyanlığını kendi hakimiyeti altına almak ve Hristiyanlığın doğu sınırlarını doğrudan tehdit eden Türkleri Anadolu’dan sürüp atmak amacıyla düzenlenmişti. Ancak bu seferler, sefalet içerisinde yaşayan büyük halk yığınları ve topraksızlık sebebiyle Avrupa’da gelecek umudu olmayan çok sayıda şövalye için başka bir anlam daha ifade etmekteydi: Çağın yüksek medeniyetini temsil eden İslam coğrafyasına karşı büyük bir yağma seferi. (Alıntıdır)

12.08.2020 - 09:48
Avrupa’daki din adamlarının Haçlı Seferleri propagandası yaparken İslam coğrafyasının zenginliği ile ilgili anlattıkları, bazı fantastik abartılı söylemler dışında gerçeği yansıtmaktaydı. Roma İmparatorluğu’nun en güçlü olduğu dönemlerden beri Doğu Akdeniz üreten, Batı Avrupa ise tüketen konumundaydı. Hem Çin’den ve Orta Asya’dan kervanlarla gelen hem de Yakın Doğu’da üretilen mallar deniz yoluyla Avrupa’ya gönderilmekte, bunun karşılığında zenginlik Yakın Doğu’ya akmaktaydı. Avrupa’nın Yakın Doğu’ya ihraç edebileceği tek ticari mal ise kölelerdi. İslamiyet’in ilk ortaya çıkışı ve süratle Arap yarımadasının dışına yayılması bölgede ilk olarak travmatik bir etki yaratmakla birlikte bu etki oldukça kısa süreli oldu. Zira Müslümanlar, bölgedeki bu ekonomik dengeye hemen uyum sağladılar ve hem kervan hem de deniz ticaretine hızla egemen oldular. İslam Devleti, Emevî ve Abbâsi hanedanları döneminde Yakın Doğu coğrafyasında, Avrupa’da yüzyıllarca görülemeyecek bir siyasi istikrar oluşturdular. Bu istikrar, üretim ve ticaretin güvenle yapılabilmesi ve gelişebilmesi için uygun bir ortam sağlıyordu. İslam toplumu böylece üretim ve ticaret sayesinde zenginleşmiş, Haçlı Seferi vaizlerinin yaptıkları ateşli konuşmalarda bahsettikleri ihtişamlı şehirleri ve yapıları inşa edebilmişlerdir. Erişilen bu ekonomik refah, entelektüel faaliyetleri de beraberinde getirdi. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki ekonomik sistemi hemen benimsedikleri gibi, kültürel çeşitlilikten yararlanmayı da çok iyi bildiler. İslam fetihlerinin aynı dönemde Avrupa’da görülen istila hareketlerinden en önemli farkı, bu kültürel çeşitliliği büyük bir hoşgörü içerisinde kabul etmesi ve zamanla dönüştürmesidir. İslam devleti, tüm kitabî dinlere geniş bir özgürlük alanı vererek gayrimüslim unsurların İslam toplumu içerisinde Bizans hakimiyeti altında olduklarından çok daha rahat bir yaşam sürmelerine olanak sağladı. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular.xxxx İşte batılıların yüzü işte İslam dünyası Osmanlı ecdatın görüne yüzü,görünmeyen batılının yüzü de sömürge ile insanların hayatı umudu karartılırken nasıl onlardan alınanlarla insanlık aydınlanabilir ki?

15.08.2020 - 23:51
Mehmet Aluç dost keşke yazıda ne dediğimi okusaydınız da bu kadar kendinizi yormasaydınız. "İbn-i Sina, Fars tıp adamı, astronom, yazar ve filozof. Buhara yakınlarındaki Efşene köyünde 980 yılında dünyaya gelmiş ve Hamedan şehrinde 1037 tarihinde vefat etmiştir. Tıp ve felsefe alanına ağırlık verdiği değişik alanlarda 200 kitap yazmıştır." Vikipedi Doğum tarihi: MS 22 Ağustos 980, Afshona, Özbekistan Ölüm tarihi ve yeri: 22 Haziran 1037, Hamedan, İran Tam adı: Abū ʿAlī al-Ḥusayn ibn ʿAbd Allāh ibn al-Ḥasan ibn ʿAlī ibn Sīnā Önemli başarıları: El-Kanun fi't-Tıb Etkilendiği kişi: Fârâbî, Muhammed, Râzî, El-Bîrûnî, Aristoteles, İbni Sina'nın kısa yaşam öyküsünü buraya neden aldım. Tabiki siz de bu bilgye kolayca ulaşabilirsiniz. İslam İmparatorluk için fetih savaşları yaptığı yıllarda Müslüman bilim adamları da batının özellikle Antik yunan felsefesi ve kitapları ve kültürüyle tanışıyor, onlardan da etkilenerek bilime yöneliyorlardı. İslam henüz gericileşmemiş o sebepten bilimsel gelişimini tamamlamak için HZ. Ali'nin "İlim Çinde de olsa gidin alın" anlayışındalar. O dönemde İslam;(Katliamlarını parantez içine alarak söylüyorum) kendini yetkinleştirirken dünyaya bilği taşıyordu. Özellikle İspanyaya Ulaşan Arap İslamı Yani Endülüs Emevileri Antik çağ filezoflarının bilim insanlarının yapıtlarını islam alimlerine ulaştırıyorlardı. Yine Aynı tarihi süreçte Hırıstiyanlık gericileşmiş egemen olduğu topraklarda bilime savaş açmiş bilim insanlarını engizisyon mahkemelerinde yakarak yok ediyorlardı. İbni Sina'nın yukarıda görüleceği gibi Buruni Hipokrat ve Aristodan etkilenmiş Fars Müslümanı (İran) bilim adamıdır Nezaman ki İslam imparatorluğu her imparatorluk gibi toprak kaybetmeye başlayınca yozlaşma da başlamıştır. Yozlaşmanın ve çürümenin olduğu tüm imparatorluklarda görüldüğü gibi cehalet gericilik, Yobazlık toplumu sarar. İsalam'a Müslüman'in Mesafeli olması'nın asıl sebebi budur. O günden bu güne İslam bilime sırtını dönmüştür. İslam Alim'lerinin Orta çağ karanlığındaki Avrupa'ya ışık yakması onlara Antikçağdan bilgiler taşıması avrupada ortaçağ karanlığnı sonlandırırkan. Ortaçağ Karanlığı bu defa İslam ülkelerini sarmıştır. Osmanlıya bakalım Fatihin İstanbulu alamasıyla Orta Çağın bittiğ Yeni Çağın başladığı söylenir doğrudur. Ne varki Yeni bir çağa kapı açan Osmanlı Özellikle Avrupayı titreten Kanuni Sultan Süleymanın Viyana Kuşatmasından sonra Osmanlının yükelişi durmuş Özellikle Yavuz Sultan Selim'den sonra da görece doğuda zaferler kazanılsa da gericilik tüm islam ülkelerde ayrık otu gibi kök salmıştır. Müslüman'ın İslama mesafesi ondandır. Bu gün Hiç bir Müslüman Ülke de ilim ve bilim yoktur. ilim ve bilim adamı da yoktur bütün müslümanlar Ortaçağ karanlığında kaybolmuştur. Bu gün müslüman ülkeler içinde Atatürk sayesinde bilimin kalesi Türkiye'dir.Başka bir Müslüman ülkesinde böyle bir yazı bile yazamazdım. Evela bilgim yetmezdi. Sonra bildiklerimi bile paylaşamayabilirdim. Türkiye Cumhuriyeti müslümanlar içinde farklı inançlar içinde inanmayanlar içinde tek sığınılacak kaledir. İşte bu 80 milyonluk kaleyi dışarıdan yıkamıyacağını anlayan Emperyalizim Marşal yardımları ile girdiği ülkemizden çıkmamak için 1950 den beri sürekli ve kesintisiz işbirlikçileri aracılığıyla ülkemizin yer altı ve yer üstü kaynakların, Cumhuriyetin değerlerin hızla tüketmektedir.Türkiyeyi bir ortadoğu arap ülkelerine dönüştüremediler henüz. Türkiye Halkları hala Atatürk'le hayat bulan Cumhuriyetin değerlerinden kazanımlarından vaz geçmemiştir. Vazgeçmeyede niyeti yoktur. Sevgiyle kal. İmla hatalarım için bağışlayın düzeltmeye vaktim olmadı