SEBİL- SELSEBİL


SEBİL- SELSEBİL

   -Sebil... Sebil...  Sebil!

   Sırtında büyük bir bakır güğüm bulunan adam mütemadiyen bağırıyordu. 

   -Baba sebil ne? Bu adam ne satıyor. 

   O ilginç güğümün musluğundan bardakları doldurup gelene geçene veriyordu. Şerbet gibi bir şey... 

   -Bu adam meyan kökü şerbeti satar. Biri gelir bütün güğümün parasını peşin öder. Geçmişlerinin hayrına dağıttırır. Şerbetçi parayı alınca herkese ikram eder bunu. “Sebil; parası ödendi, hayra dağıtıyorum.” demektir. Bu sıcak havalarda, bu şerbet insana iyi gelir. İyi bir hayırdır. Şifalıdır. 

   Sonra öğrendim. Sebil, sadece meyan kökü şerbeti değil, hayır için ikram edilen her şeymiş. Yol kenarındaki meyve ağaçlarının yola uzanan dallarında da “Sebil” yazıyordu. Dükkanların önündeki sabit, soğutuculu su depolarında da... Yaptıranın geçmişlerinin amel defterlerine “hayr” diye işlenmesi ümit edilen iyilik... Aslında güzel bir âdet... Yardımlaşma, dayanışma veya ona benzer ne derseniz deyin. 

   “Sebil” veya “Selsebil” türkülerde, deyişlerde, deyimlerde çok sık karşımıza çıkar. Aslen Arapça olduğundan mıdır nedir, kelime ona benzer başka kelimelerle de karıştırılabiliyor. “Canımı yoluna sebil ettim” deyimi bazen “... zibil ettim” bazen “...sefil ettim.” diye çıkıyor karşımıza. Zibil; çer-çöp, Sefil; yoksulluk veya aşağılık olma durumu anlamındadır. Hangisini söylersek söyleyelim deyimin “Canımı yoluna seve seve adadım.” anlamında fazla bir kayma yok. 

   Konu “Selsebil” olduğunda ise;

   Mevlana müzesinin gül bahçesinde çok dikkat çeken bir yerde, şırıl şırıl su sesiyle kendini gösteren bir çeşme vardı. En yukardaki çeşme akıyor, aktığı küçük kurnayı dolduruyor, o kurnanın iki tarafındaki ibikten iki ayrı kurna doluyor, onların ibiklerinden de aşağıdaki üç kurna doluyor, o üç kurnanın ibiklerinden aşağıdaki iki kurna ve nihayet en alttaki bir kurna doluyor. Su, dokuz göz kurnadan aşağı dökülüyor, küçük kuşların su içmesi bazen de küçük kurnacıklara girip banyo etmesi çok güzel bir görüntü oluşturuyor. İşte o dokuz gözlü, beş katlı çeşmeye de “Selsebil” deniyordu.   

   Cennette olduğuna inanılan pınarlardan birinin adı da “Selsebil”miş. Aydan arı baldan tatlı suyu olan bir pınar... Divan Edebiyatında da çok kullanılan bir imge olmuş. 

 
Nûş itdügüñde mey olur elüñde selsebîl 

Kevser olur mizâcı vü kafûr u zencebîl

(Ahmedî)

Çalap seni nice şîrin dudaklı yaratmış 

Ki selsebîl utanır leblerin zülâlinden (Nesîmî)

Selsebîlin aynıdır sôfî mey-i gül-fâmımız

(Zâtî). 

İşidenler kelâm-ı fâhirim fart-ı letâfetten

Sanırlar selsebîl-i feyz olur cârî zebânımdan 

(Leskofçalı Gālib)

 

   Tek parça mermerden, minik yalaklara su akıtma esasına dayalı mütemadiyen su sesi dinlemek maksatlı yapılan çeşmelere gelince; 

 

Nice reşk-i behişt oldu diyen âdem gel insâf et 

Nazar kıl selsebîl-i sâfa bak kasr-ı dilârâya

 (Nedim)

Milletin bu selsebil gibi akıttığı yaşların mersiyesini, gelecek asırların fezâsında çınlatır.

 (Ahmet H. Müftüoğlu). 

   Selsebil etmek; deyim olarak da karşımıza çıkar. Çeşme gibi akıtmak, bol bol harcamak, ziyan etmek...

“Yıllarını selsebil etmiş minimini insanlar...”

 (Târık Buğra).

 

   Halk edebiyatımızın ürünleri; türküler, maniler, deyişler, ağıtlar, ninniler, atasözleri, deyimler, bulmacalar... yüzlerce yıldır dilden dile aktarılarak gelmiş. Bu geliş sırasında yanlış aktarım da olmuştur tabii ki... Fakat günümüzde o kadar güzel imkanlar var ki araştırmacıların kitaplarını, makalelerini, bilimsel yazılarını her hangi bir arama motorundan bulabiliyoruz. Türkünün, koşmanın, ağıtın, maninin, deyişin... kısaca metnin doğrusunu bulmak, eskiye nazaran şimdilerde daha kolay. 

   Âşık Dertli’nin “Sen bir aysın” deyişini her dinlediğimde farklı bir ifadeyle karşılaşıyorum. Sesini ve yorumunu çok beğendiğim, dinleyerek sevip severek dinlediğim sanatçıların doğrusunu araştırmak yerine metni duydukları gibi icra etmelerini anlamıyorum. Abdurrahim Karakoç’un Mihriban’ının ilk mısraını “ Sarı saçlarını deli gönlüme” diye yorumlayan sanatçının, diğer mısranın “Ayrılıktan zor belleme ölümü” ifadesinin kafiyeye uymadığını fark etmemesini anlamadığım gibi. Oysa “Sarı saçlarına deli gönlümü” deseler sorun kalmayacak.

 

Sen bir aysın ben kara gece

Gel derim gel derim gel derim

Bu can senin, selsebil ettim

Al derim al derim al derim

Sorsan bağrım yaresini de

Gül derim gül derim gül derim

Şerbet diye zehir de versen bal derim

 

“Bu can senin, selsebil ettim, al derim”; Canımı senin için su gibi harcarım, istersen ziyan ederim. “Sersefil” (sefaletin zirvesi), “sersebil”, “selzebil”değil. SELSEBİL...

  .....

  Geçen yaz,  memlekette, yıllar önce babamla birlikte geçtiğim caddeden yine geçiyordum, “sebil... sebil!” sesiyle irkildim. Şerbetçi sırtında güğümle müşteri arıyordu. 

   -Sebil mi ağbi?

   -Sebil...

   -Bir bardak da bana verir misiniz?

   -Buyursunlar...

Bardağı alıp içtim. Çok farklı bir tadı vardır meyan kökünün. Ne çok şireli ne çok acı... hafif buruk... susuzluğu giderir, şişkinlik yapmaz. 

   -Ağbi anamın babamın hayrına, sonrakini de ben sebil edeyim. Mümkün müdür?

   -Tabii... mümkündür. Abla sağol. Allah hayrını yerine ulaştırsın.

   -Amin... kolay gelsin. 

   Parayı ödeyip yoluma devam ettim. Dilimde buruk bir tat ve buruk bir türkü... “Sen bir aysın ben kaaara gece... Gel deerim gel derim gel derim

Bu can senin selseeebil ettim... Al deerim al derim al derim...”

 

 

 

 

 

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış