Hurşid ü Ferahşâd Mesnevisi Hakkında ve Özeti


 
Hurşid ü Ferahşâd Mesnevisi Hakkında ve Özeti
 
Şeyhoğlu Mustafa’nın  ( d.  1341 ) yazmış olduğu dinî-tasavvufî özellikler de taşıyan bir mesnevidir. Bu eser Hurşidnâme, Ferahnâme veya Ferruhnâme adlarıyla da bilinir.  Eserin orijinal tam adı Hurşîd ü Ferahşâd, Şehristân-ı ‘Uşşâk şeklindedir.
 
Eser Germiyanoğluları sahasında ve Germiyan Beyi Süleyman Şah’a takdim edilmek maksadı ile kaleme alınmış fakat onun ölümü üzerine Yıldırım Bayezid’e takdim edilmiştir.
 
Eserin nüshaları Berlin, Süleymaniye (Hamidiye), Manisa (Muradiye) ve Paris’tedir. Eserin yurt dışındaki kütüphanelerin kataloglarında adına rastlanılan ancak elde edilemeyen altı nüshasının daha olduğu belirtilmiştir.[1] Hurşid u Ferahşad'in İstanbul (Süleymaniye Ktp. Hamidiye Bl. nr. 550*), Manisa (Muradiye Ktp. nr. 1389), Paris (Biblioteque Nationale, nr. 314, 315, 354), Upsala (Ünv. Ktp. nr. 190), (Münih şehir Ktp. nr. 173), Cambirdge (Ünv. Ktp. nr. 850) ve Oxford (Bodleian Ktp. nr. 11408) nüshalari mevcuttur.
 
 Türkçe olarak kaleme alınan eserin sebeb-i telif bölümünde Şeyhoğlu Mustafa bu eseri yaşının 50 ye dayandığı sırada bitirdiğini ifade eder. Eser,  miladi 1387 yılında tamamlanmış olur. [2]  Eserin dört nüshasını karşılaştıran Hüseyin Ayan’ın hazırladığı tenkitli metnin  beyit sayısı 7903’e ulaşmaktadır.  
 
Eser üzerinde –mezuniyet tez çalışmaları da yapılmıştır. (bkz. Türkiyat, tez 91, 561, 608, 791).[3] Eser üzerinde en önemli çalışma Hüseyin Ayan tarafından yapılmıştır.  Hüseyin Ayan eseri tenkitli olarak incelenmiş ve Hurşid ü Ferahşâd, inceleme-Metin-Sözlük, Konu Dizini ve tenkitli metni ile basılmıştır. [4]
 
Hurşîd-nâme’nin  “şekil itibarıyla mükemmel bir mesnevi olduğunu belirten” Hüseyin Ayan,  bu eserin “ bir mesnevide bulunması belirlenmiş hususların hiçbirisini ihmal edilmeden “ yazılmış bir mesnevi olduğunu belirtir. Eser bu nedenle klasik mesnevilerin tüm özelliklerine haiz bir mesnevidir.  Hüseyin Ayan ‘ın tespitlerine göre Firdevsi’nin  Şehnamesi’nin örnek alınarak yazılan  bu eserde, nazım tekniği, kâfiye ve vezin yönünden  hiçbir hata bulunmamaktadır. [5]
Hurşid ü Ferahşad  tam manası ile telif bir eserdir ve  eserin şark edebiyatında başka bir örneği veya benzeri yoktur.  Özgün bir eser olan Hurşid ü Ferahşad, yazım planı ve şekil itibari ile Firdevsi’nin Şehnamesi örnek alınarak yazılmıştır.  Nitekim eserdeki bazı isimler de Şehname'den alınmadır. ( Behram , Siyavuş, Tus, Hurşid gibi)  Hüseyin Ayan eserin kurmacasının bazı Arap kıssaları ile Şehname 'deki Tûs oğlu Behrâm hikâyesini andıran nitelikler taşımasına rağmen eserin özgün bir konuya sahip olduğunu kabul etmiştir.
 
Eser , Aruzun "mefâîlün mefâîlün feûlün" kalıbıyla yazılmıştır. Eserde 2 tevhid, 4 münacaât, 1 na't, 1 mirâciye, 6 medhiye (4 büyük halife ve Süleyman Şah ile Bayezid için); 1 sebeb-i te'lif, 1 tarih konu arasına serpişirilmiş 23 gazel ve Hurşîd ağzından 1 tercî-i bend yer alır.[6]
 
Şeyhoğlu,  Türkçe ile eser yazmanın zorluğuna değinmis, bu eserini olgun ve sade sayılabilecek bir Türkçe ile kaleme almıştır.  Eser, vezin kafiyelerindeki kusursuzluğu ve edebî sanatları kullanmadaki başarısı açısından dikkat çekmektedir.
 
Şeyhoğlu, bir beytinde eserini Arap edebiyatındaki kıssalara dayandırmış, ancak H. Ayan, yaptığı araştırmalarında Arap edebiyatında böyle bir hikâyenin varlığını tespit edememiş,    konusunun özgün olduğunu da ifade etmekle beraber, hikâyedeki İran kökenli bazı hususların varlığının da hissedildiğini belirtmiştir.   “Hurşîdnâme’deki esas vak’aların İran (Cem-âbâd)’da geçmesi, Hurşîd’in babasının adı (Siyâvuş) annesinin Hıtay’lı (Hıtayî Ay Hatun) oluşu, Boğa hanın kişiliğinde belirlenen tipin Turan hükümdarlarını andırması, Behrâm’ın ve babası Tûs’un Şehnâme’deki kahramanlardan Behrâm ile Tûs çağrışımı yapması, Şeb-çerağ vs. motif ve epizotlar, bu hikâyenin İran menşeini hissettirmektedir.”  [7]
 
 
Hurşid ü Ferahşâd Özeti [8]  (Hüseyin Ayan’ın adı geçen eserindeki özetten alınmıştır. )
 
 
" İran şahı Siyâvuş’un Hıtâyî Ay Hatun’dan bir kızı dünyaya gelir. Padişah erkek beklerken çocuk kız olunca çok üzülür. Âdet olduğu üzere müneccimleri toplayıp kızının talihine baktırır. Müneccimler “İlk altı günde bu kız için çok tehlike var, altı günü atlatırsa on altı yaşında bu kızın güzelliği yüzünden ülkede bir fitne kopacak, taht tehlikeler geçirecek, çok insan ölecek.” derler.
 
Bunları duyunca korkan padişah çocuğu öldürtmek ister. Ancak annesi buna razıymış gibi görünüp yeni ölmüş bir çocuğu Hurşîd’in yerine defnettirir, Hurşîd’i de gizlice Dârü’l-Melek kalesine gönderir. Çocuğun okuma çağı gelince Pîr Muallim görevlendirilir ve Hurşîd dokuz yıl boyunca Pîr Muallim’in elinde bütün ilim ve fenleri tahsil eder.
Bu arada padişah çocuğun gizlice büyütülmekte olduğunu öğrenir, öfkesinden deliye döner. Yanına dört muhafızını alır ve kaleye gider. Muhafızlarını Hurşîd’i getirmeleri için kale içine gönderir. Ancak hiçbirinden ses çıkmaz ve kendisi içeriye girer. Her şeyden habersiz yatağında yatan Hurşîd uyanır, karşısında yalın kılıç bekleyen babasını görür. Kızının güzelliği karşısında hareketsiz kalan padişah, gönderdiği muhafızların da bu güzellik karşısında baygın hâlde yerde yattıklarını görür. Biraz kendisine gelir, kızına iyi muamele etmeye çalışır. Hurşîd ve beraberindekileri Cemâbâd’a getirir. Hıtâyî Ay Hatun kızını görünce bayılır, padişah eşine kızının yaşamasını sağladığı için teşekkür eder, müneccimlere de inanmadığını söyler.
 
Bundan sonra neşeli günler başlar… Hurşîd babasından ricacı olup sarayın bahçesinde bir köşk yaptırır ve günlerini bu bahçede ve köşkte geçirir. Padişahın dört sadık muhafızı neden sonra kendilerine gelirler ve feryatlar kopararak yollara düşerler. Cemâbâd yakınlarında içlerinden biri dayanamayarak ölür, ona bir mezar yaparlar ve mezar taşına da aşktan öldüğüne dair üç beyit yazarlar. Sonra muhafızlar birbirlerinden ayrılırlar; biri doğuya, biri batıya, biri de Mısır tarafına doğru yönelir. Günlerden bir gün Hurşîd dadısına biraz dışarıda dolaşmak istediğini söyler. Dadısı bir gece onu gizli bir geçidi kullanarak şehirden dışarı çıkarır. Dolaşırlarken aşkından ölen muhafızın mezarına rastlarlar. Hurşîd bu sadık âşığına bir türbe yaptırmak ister ve bir rüya uydurur. Buna göre rüyasında Hızır İlyas’ı görmüş, Hızır İlyas kendisine burada bir türbe yaptırmasını istemiştir. Babası rüyayı gerçek sanır ve türbe yapılır, türbenin adı da Hızır İlyas olur.
 
Mağrip tarafına giden muhafızlardan Âzâd, yaşadığı macerayı Mağrip sokaklarında anlatır, herkes deli diye onu alaya alır. Bu hikâye saraya kadar ulaşır. Mağrip sultanının oğlu Ferahşâd bir gün sarayında eğlenirken içeri Âzâd girer, ondan Hurşîd’in kimliğini öğrenir, hemen âşık olur. Âzâd’a kendisine yoldaşlık etmesini ister ve yollara düşerler. Yolda dağla, taşla, kurtla, kuşla konuşan ve vahşi hayvanlarla arkadaşlık eden Mecnun’a rastlarlar. Mecnun aşkı dile getiren şiirler söyler, bunları dinleyen Ferahşâd ve Âzâd daha hızlı yol almaya başlarlar. Atları bu hıza dayanamaz, erzakları biter, aç kalırlar. Zelil, sefil yollarda sürünürler. Günlerden bir gün Hızır İlyas türbesine gelirler. Türbenin bekçisi buranın bir dilek yeri olduğunu, dilekleri varsa dilemelerini söyler. Türbeyi hayranlıkla seyreden Ferahşâd mezarın başındaki beyitleri okuyunca türbeyi yaptıranın Hurşîd olduğunu anlar. Kim olduklarını soran bekçiye de derviş olduklarını, yıllardır Mescid-i Aksâ’da ibadet ettiklerini, gece rüyalarında boz atlı Hızır’ı gördüklerini ve Hızır’ın onlara Cemâbâd yakınlarında bir makamım var, oraya gidin ve bundan sonra orada kalın dediğini söylerler.
 
 Bu hikâye derhâl Hurşîd’e ulaştırılır. Hurşîd bunu duyunca görmeden Ferahşâd’a âşık olur. Onlara yemek gönderir, yakından ilgilenir. Ferahşâd’ın Hurşîd’i görme arzusu da gittikçe şiddetlenir. Dili çözülür, şiir söylemeye başlar, söylediklerini de Âzâd yazar. Bu sırada Hurşîd’in lalası gelir, bunları Hurşîd’e götürür. Hurşîd şiirleri okuyunca Ferahşâd’a âşık olduğunu söyler, şiire şiirle karşılık verir. Bundan sonra Hurşîd’in köşkünde gizli eğlenceler tertip edilmeye başlanır. Aşkları gittikçe artar. Bu zamana kadar yüzünü bir peçeyle örten Hurşîd bir gece perdeyi kaldırır. Ferahşâd bayılır, gülsuyuyla ayıltırlar. Hurşîd ile Ferahşâd bu sevginin sefasını sürerken maşrık yönüne giden, adı Siyâh ve kendisi de kara olan köle Hıtây ülkesine varır ve orada ıklık (saz) çalan bir köseyle karşılaşır. Sazın nağmelerinden aşkı coşar, bayılır. Ayılınca kösenin ayaklarına kapanır ve kendisine ıklık çalmayı öğretmesini ister.
 
 Siyâh, kısa zamanda ıklık çalmasını öğrenir ve ünü bütün ülkeye yayılır. Hıtây ülkesinin padişahı Boğa Han, Siyâh’ın sarayına getirilmesini emreder. Ancak Siyâh’ı getirmeye gidenler geri gelmez. Çünkü ıklığın sesini duyanlar mest olup orada kalmaktadırlar. Boğa Han veziri Turumtay’ı da yanına alarak yola düşer. Çağlayanların bulunduğu, kuşların cıvıldadığı bir yerde Siyâh’ı ıklık çalarken bulurlar. Boğa Han sazın sesini duyunca çok duygulanır, ıklıkçıyı saraya götürür. Siyâh başından geçenleri anlatır. Boğa Han anlatılanları dinleyince Hurşîd’e görmeden âşık olur. Veziri Turumtay’ı Hurşîd’i istemek üzere Acem mülküne gönderir. Turumtay, Cemâbâd’a gelir, Boğa Han’ın yazdığı mektubu Siyâvuş’a verir. Mektupta istekle tehdit bir aradadır.
 
 Olumsuz cevap alınınca da Boğa Han kendisine bağlı ülkelere iki yıllık bir savaş için bitikler yazar. 300.000 atlının da olduğu muazzam bir ordu hazırlanır ve İran’a doğru yola çıkar. Siyâvuş vezirlerini toplar, onlarla ne yapılması gerektiğini konuşur, 60.000 kişilik bir ordu hazırlanır. Vezirlerden bazıları böyle bir orduyla Boğa Han’a karşı durmanın akıl işi olmayacağını söylerler, Hurşîd’i verelim kurtulalım derler. Bu arada Boğa Han, Sırtak’ı 5.000 atlı ve 3.000 erle tekrar elçi olarak gönderir. Siyâvuş gelenleri hoş karşılar, ikramlarda bulunur. Aynı zamanda askerlerini teftiş eder. Bunu yaparken de önünden ilk geçen askerleri arkadan dolaştırıp tekrar geçirerek hileli bir yola başvurur. Bunu gören Sırtak askerlerin çokluğundan korkuya kapılır. Siyâvuş’un askerlerinden bir grup Boğa Han’ın öncü kuvvetini bir gece gafil avlayıp kırar, ayrıca elçiyi de azarlayıp saçını sakalını yoldurur, burnunu kırdırır ve Boğa Han’a gönderir.
 
Sırtak gelince Boğa Han’a olanları anlatır. Bunun üzerine Boğa Han kızgınlıkla Cemâbâd üzerine saldırır. Şiddetli bir savaş cereyan eder. Savaşın üçüncü günü, Siyâvuş’un en ünlü savaşçısı Zaygam, Boğa Han’ın askerlerince ele geçirilir. Siyâvuş danışma meclisini toplar. Meclis Hurşîd’in verilmesi ve savaşın bitirilmesi kararına varır ve karar Hurşîd’e iletilir. Hurşîd, bir rüya gördüğünü ve ertesi günü yapılacak savaşta Boğa Han’ın öldürüleceğini söyleyip babasını oyalar. Bir tuzak hazırlar, hemen Boğa Han’a bir mektup yazar, aslında kendisini çok sevdiğini ama ailesinin razı olmadığını, bir savaşçı gibi zırh giyip kendisine geleceğini söyler. Dediği gibi yapar ve ertesi günü askerlerin arasında sıyrılıp Boğa Han’a gelir. Yüzünü açar, onun güzelliğini gören ve yarı baygın hâle gelen Boğa Han’ı öldürür.
 
Ferahşâd’a da Boğa Han’ı babasına ben öldürdüm demesini, işlerinin böylece kolaylaşacağını söyler. Bu arada padişahın öldürüldüğünü duyan askerler dağılır. Âzâd’la Hurşîd’in zırhını giyen Ferahşâd Turumtay’ı yakalarlar. Siyâvuş, Turumtay’ın asılmasını, ele geçirilen hazinenin de onu yakalayana verilmesini emreder. Hazineye sahip olan Ferahşâd bunları Âzâd’a bağışlar. Yedi gün yedi gece bayram yapılır, Boğa Han’ı öldüren Ferahşâd, Siyâvuş’un katında büyük itibar görür, evlatlığa kabul edilir ve Hurşîd kendisine layık görülür. Hıtâyî Ay Hatun da bunu uygun bulur. Ancak vezirler “Cemşid aslından gelen birine Hurşîd verilir mi?” deyip karşı çıkarlar, padişah da onlara hak vermek zorunda kalır. Ferahşâd bunu öğrenince aslını ortaya koyar ve Mağrip sultanının oğlu olduğunu açıklar.
 
Ancak vezirler yine karşı çıkarlar, eğer Mağrip sultanının oğluysa babasının hazinesindeki şebçerağlardan birini getirsin derler. Siyâvuş kabul eder ve Ferahşâd’a “Şebçerağı getir, kızı götür.” der. Ferahşâd, Hurşîd’le vedalaşır, Âzâd’la yola koyulur. Türlü güçlüklerden sonra memleketine varır. Sultan oğlunun dönmesine çok sevinir. Vezirlerini toplar ve padişahlığı oğluna devretmeyi düşündüğünü söyler, vezirler de uygun bulurlar.
Ancak Ferahşâd özür beyan edip İran şahının kızına âşık olduğunu ve kızı alabilmek için hazinede saklanan şebçerağlardan birinin kalın (çeyiz) olarak istendiğini söyler. Babasına çok yalvarır, ancak razı edemez. Sultan kaçıp gitmesin diye de Ferahşâd’ı hapse atar. Ferahşâd hapiste Hurşîd’i düşünür, Hurşîd Ferahşâd’ın yolunu gözler, günler geçer… Siyâvuş’un muhafızlarından üçüncüsü Kâfûr, aylarca yürüdükten sonra Çin ülkesindeki Nigâristan-ı Çîn adındaki şehre varır. Her tarafın resimlerle süslenmiş olduğunu görür ve resimlere bakınca Hurşîd’i hatırlar. Hurşîd sözü ağzından çıkar çıkmaz bayılır. Bunu gören halktan kimisi ona deli der, kimisi âşık der. Kâfûr ayılınca resimleri yapan ressamın yanına koşar ve ondan resim yapmasını öğrenir. Kısa zamanda, Hindistan’da Mani’nin şöhreti neyse, Çin’de de Kâfûr’un adı o kadar meşhur olur.
 
 Bir bez parçasının üzerine Hurşîd’in resmini çizer ve gizli gizli ona bakıp kendisini avutur. Bir gün yine resme bakarken şiddetli bir rüzgâr çıkar ve resmi uçurur. Sarayın bahçesinde cennet gibi bir köşede eğlenen Mısır sultanı Tûs’un oğlu Behrâm, ağaçların dalları arasında bir şey görür. Hemen o şeyi aldırır, bir de bakar ki dünyada eşi benzeri bulunmayan bir güzelin resmi! Birden bayılır. Babası Tûs onu teselli etmeye çalışır. Behrâm, “Kimine mektubu Hüdhüd, kimine yel getirir, bugün Süleyman benim, Belkıs’ı bulmam gerekir.” der. Tûs oğluna “Niyetin Siyâvuş’un kızı Hurşîd ise babası onu sana vermez, verseydi Boğa Han’a verirdi.” der.
 
Başa çıkamayınca da oğlunun yanına akıllı kişiler, Kârûn hazinesi kadar mal, cihan dolusu asker ve bir mektup verip gönderir. Kafile Cemâbâd’a gelir. Behrâm ve yanındakiler ağırlanır. Tûs’un yazdığı mektup Siyâvuş’a takdim edilince iş anlaşılır. Hurşîd’i Ferahşâd’a vermek istemeyenler bu defa da kızı Behrâm’a vermek için ellerinden geleni yaparlar ve “Verilmiş sözümüz var, olmaz.” diyen Siyâvuş’u ikna ederler. Düğün hazırlıkları başlar. Hurşîd bu duruma çok üzülür, kanlı gözyaşları döker. Şiirler yazar, bu şiirlerin cevabını rüyasında, Ferahşâd’ın aynı vezinde yazdığı şiirlerde alır.
Ferahşâd hapiste olduğundan bir şey yapamaz, kahrolur. Günlerden bir gün Mağrip sultanı hastalanır. Oğlunu hapisten çıkarır, meclisi toplar. Ölümünün yaklaştığını, Ferahşâd’a itaat etmelerini söyler ve ruhunu Allah’a teslim eder. Padişah olan Ferahşâd, Âzâd’ı vezir tayin eder. Ülkede hacca gidiyormuş şayiasını yayıp doğuya doğru yola çıkar. Yanında 7.000 yüklü at, deve, katırla 12.000 atlı da vardır. Bu kafiledeki en mühim cevher ise şebçerağdır. Cemâbâd’a varılır ve Hızır İlyas civarında konaklanır. Ateşler yakılır. Hızır İlyas’ın her tarafı aydınlanır. Siyâvuş durumdan haberdar edilir. Padişah ne olup bittiğini öğrenmesi için hemen bir haberci gönderir. Haberci Ferahşâd’a niçin geldiklerini sorunca “Padişah bizi düğüne davet etmiş geldik, gece olduğu için de padişahı rahatsız etmek istemedik.” der ve ağır hediyelerle haberciyi uğurlar. Bu arada Ferahşâd, “Nerede kaldın… ve Behrâm’la nasıl ve niçin evlenmeye razı oldun.” anlamına gelen bir şiiri altın kâğıt üstüne gümüş suyuyla yazıp Hurşîd’e gönderir.
Düğünün 38. günü Siyâvuş, Ferahşâd’ı yanına çağırtır ve büyük bir törenle karşılar. Ferahşâd diğer hediyelerle birlikte şebçerağı da Siyâvuş’a takdim eder. Kutudan çıkarılan şebçerağ her yeri gündüz gibi aydınlatır. Yemekler yenilir, şaraplar içilir, eğlenilir. Ancak Siyâvuş’u bir düşüncedir alır. Behrâm için düğün yaparken Ferahşâd çıka gelmiştir. Kadıyı ve müftüyü katına çağırtır. Bir taraftan da Ferahşâd’a neden geç kaldığını sorar. Ferahşâd olanları anlatır. Siyâvuş danışma meclisini toplar. Kadı ve müftü “Kız kimi istiyorsa ona verilmeli, şeriatın hükmü budur.” derler. Kadı ve müftü Hurşîd’e gönderilir. Hurşîd, Ferahşâd’la olan macerası ortaya çıkmasın diye Ferahşâd adını anmadan ince zekâsını kullanarak “Taliplerimden hiçbirini tanımıyorum, mademki babam beni evlendirmek istiyor, Boğa Han’ı öldüren ve tahtı yıkılmaktan kurtaranı seçtim.” der. Hurşîd’in söyledikleri Siyâvuş’a iletilir ve oracıkta Hurşîd’le Ferahşâd’ın nikahı kıyılır.
 
 Siyâvuş, Behrâm’ın gönlünü alır, türlü hediyeler verir ve memleketine gönderir. Hurşîd ile Ferahşâd’ın hikâyeleri şu beyitlerle biter:
 
Ne eksük var ise bitdi arada
İrişdi ol iki ‘âşık murâda
Murâda irgür iy sultân-ı ‘âlem
Dükeli nâ-murâdı vü beni hem "
 
[1] İsmail AVCI, ŞEYHOĞLU MUSTAFA: HURŞÎD-NÂME (HURŞÎD Ü FERAHŞÂD), A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009 Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı, s. 101  - 120
[2] İsmail AVCI, ŞEYHOĞLU MUSTAFA: HURŞÎD-NÂME (HURŞÎD Ü FERAHŞÂD), A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009 Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı, s. 101  - 120
[3] İskender Pala, Ansiklopedik Divan şiir Sözlüğü, s. 225
[4] Hüseyin Ayan, Şeyhoğlu Mustafa, Hurşîd-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd), İnceleme-Metin-Sözlük, Konu Dizini, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., Erzurum 1979, IV+533 s.
[5] Hüseyin Ayan, Şeyhoğlu Mustafa, Hurşîd-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd), İnceleme-Metin-Sözlük, Konu Dizini, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., Erzurum 1979, IV+533 s. (s. 33).
[6] İskender Pala, Ansiklopedik Divan şiir Sözlüğü, s. 225
[7] Hüseyin Ayan, Şeyhoğlu Mustafa, Hurşîd-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd), İnceleme-Metin-Sözlük, Konu Dizini, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., Erzurum 1979, IV+533 s. (s. 43).
[8]  .    Hüseyin Ayan, Şeyhoğlu Mustafa, Hurşîd-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd), İnceleme-Metin-Sözlük, Konu Dizini, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay., Erzurum 1979, IV+533 s. (s. 43).

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış