Sinan Paşa Hayatı Tazarruat Süslü Nesir

Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 19 Haziran 2011 Pazar aaa Beğen

 

NOT: Yazının hazırlanılmasında büyük ölçüde, Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, SİNAN PAŞA’ NIN NESRİ ve NESİR ÜSLÛBU, adlı yazısından çok önemli ölçüde yararlanılmıştır. Kendisine Edebiyat ve Sanat Akademisi adına teşekkür ediyoruz.


Sinan Paşa,

 

Divan Edebiyatında Nesir Türlerine İnşa, yazara münşi denirdi. Münşeat terimi de “düzyazılar” (“İnşa”nın çoğulu)anlamında kullanılırdı. Divan Edebiyatında Nesir Türleri sade, orta ve süslü nesir olarak üç türlü olarak değerlendirilmiştir.

1) Sade (Yalın) Nesir: Halka hitap için yazılmış, dili ağır olmayan nesirdir. Yabancı sözcük ve tamlama sayısı azdır. Anlaşılması güç Söz Sanatlarıı yapılmaz. Masallar, efsaneler, menkıbeler, destanlar, dini ve tasavvufi konular, tarih ve gezi eserleri, odevre göre, sade bir dille yazılmaya çalışılmıştır. Sade nesir örnekleri olarak aşağıdaki eserlerden söz edilebilir:

2) Sanatlı (Süslü) Nesir: Şiirdeki gösterişli mecazlar ve söz sanatları ( Teşbih, Kinaye, İstiare, Teşhis) ı süslenmiş, secili nesirdir. Sinan Paşa (15. yüzyıl) Tazarruname adlı eseriyle bu alanın ilk örneği verilmiştir. FUZULİ'nin (16. yüzyıl) Şikâyetname’si Türkçe yazdığı diğer bazı mektupları Veysi ve Nergisi adlı yazarların (17.yüzyıl) eserleri sanatlı nesir örneğidir.

Buna tasnife göre Sinan Paşa 'nın üslubu süslü nesir olarak kabul edilmiş, hatta onun üslubu başlı başına bir ekol kabul edilerek süslü, sanatlı, secili nesir üslubunu ifade etmek için " Sinan Paşa Üslubu " tabiri divan edebiyatımıza yerleşmiştir.

 

SİNAN PAŞA’NIN HAYATI

Sinan Paşa (Hoca Paşa) On beşinci asır müderrislerinden ve edebiyatçı. İstanbul’un ilk kadısı büyük âlim Hızır Beyin oğludur. İsmi Yusuf bin Hızır Bey bin Celâleddîn olup, lakabı Sinânüddîn’dir. Hoca Paşa şanı ile meşhur oldu. Doğum tarihî ve yeri hakkında ihtilaf vardır. Birçok kaynak, 1440’ta İstanbul’da doğduğunu yazmaktadır.

Sinan Paşa edebiyatımıza önemli katkıları olan  şair ve yazar vezirlerimizin en başındaki iismlerden birisidir. Fatih Sultan Mehmet , Sinan Paşa ve ADNÎ,  mahlaslı MAHMUD PAŞA,'yı vezir secerek, bilime, bilim, sanat ve edebiyata verdiği değeri göstermiştir. Kendisi de önemli bir şair olan Fatih, zamanında Nesirci Sinan Paşayı ve şair Mahmut Paşa( Adni) yi vezir secerek sanki bir mesaj vermektedir.

Sinan Paşa, ilk tahsilini babasından gördü. Genç yaştayken, geniş bilgiye sahip oldu. Babasının 1459’da ölümü üzerine, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından, önce Edirne’de bir medreseye sonra da Dârülhadîs’e müderris tayin edildi. Bir süre sonra, sultanın teveccühünü kazanarak Sahn müderrisi ve Hâce-i Sultanî, yani Sultan’a hoca oldu. İran’dan göç eden Ali Kuşçu’dan ders alan talebesi Molla Lütfi’nin, öğrendiği bilgileri kendisine tekrarlaması suretiyle matematik ilmini öğrendi.

Fatih, devlet işlerinde de bilgisinden faydalanmak için, hocasını 1470’te vezir tayin etti. 1473’te vezir-i azam olmuş ise de, aynı yıl görevden alındı. Hakkındaki dedikodulardan dolayı hapsedildiyse de, âlimlerin araya girmesiyle hapisten çıkarılarak Sivrihisar kadılığına tayin edildi.

Sinan Paşa’ nın -sebebi hâlâ bilinmeyen- vezâretten azli ve ardından hapse atılması üzerine, iSTANBUL ulemâsının toplanıp Sinan Paşa’ nın hapisten çıkarılmaması halinde bütün eserlerini yakıp ülkeyi terk edecekleri tehdidiyle padişahın huzuruna çıkmaları görülmedik bir hadisedir. ( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, SİNAN PAŞA’ NIN NESRİ ve NESİR ÜSLÛBU, Doğu Akdeniz Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dergisi, S.1 (1998), s. 83–97)

Beş sene kadar bu vazifede kalan Sinan Paşa, Sultan II. Bayezid ’in tahta geçmesi üzerine, 100 akçe yevmiye ile Edirne Dârülhadîs müderrisliğine tayin edildi. Sinan Paşa, Türkçe eserlerini bu vazifedeyken yazmıştır. Vefatına kadar bu görevde kalan Sinan Paşa, 1486’da vefat etti. Eyüp Sultan türbesinin bahçesine defnedildi. Bazı kaynaklarda ise Gelibolu’ya defnedildiği yazılıdır.

Sinan Paşanın keskin bir zekâsı, üstün bir anlayış kabiliyeti vardı. Bu kabiliyetiyle, genç yaşta geniş bir bilgiye sahip oldu. Son derece cömert ve derviş mizaçlıydı. Dünyaya değer vermezdi. Tasavvuf ehline büyük muhabbet gösterirdi.

Sinan Paşa, babasından sonra, Hızır Bey Mektebinin Sinan Paşa kolunu tesis etti. Tokatlı Molla Lütfi, Balıkesirli Sarı Gürz Muhyiddîn, Aydınlı Karabâli, Tâceddîn İbrahim, Kâdızâde-i Rumî’nin oğlu Muhyiddîn Mehmed, Mevlâna Abdurrahmân Müeyyedzâde, Şeyh Hacı Çelebi gibi kıymetli talebeler yetiştirdi.

Sinân Paşa, edebiyatta da üstün olup, nazım ve nesir hâlinde eserler yazdı. Nesirleri secîli ve süslüydü. Buna, Sinân Paşa üslûbu dendi. Sinân Paşa; matematik, hey’et, fıkıh, kelâm ve ahlâk mevzularına dâir Türkçe ve Arapça eserler yazdı.

1. Tazarrûnâme: Türkçe olarak yazmış olduğu ilk ve en meşhur eseridir. Nesir halinde olup, içinde yer yer manzum kısımlar vardır. Tasavvufi bir eser olup, iki bölümden meydana gelir. Birinci bölüm Tazarruât kısmıdır. İkinci bölüm ise manzum bir fahriye ve bir hâtimeden meydana gelmektedir. Bu bölüm, yedi büyük peygamberin hayatını anlatan bir Kısâs-ı Enbiyâ niteliğindedir. Birçok nüshası vardır. (http://www.turkcebilgi.com/sinan_paşa)

Sinan Paşa, açık fikirli gerçek bir âlim, “sıra dışı” bir “mütefekkir” idi.İstanbul’ un ilk kadısı olan Hızır Bey, oğlu Sinan’ ı, “vehmlere” ve “hayâllere” kapılmakla suçlar ,sık sık ikaz eder, hatta zaman zaman azarlardı.Bir gün beraber yemek yerlerken kendisi de devrin en meşhur âlimlerinden olan Hızır Bey, ortalarında duran bakır sahanı göstererek: “O kadar şüphecisin ki neredeyse şu sahanın bakır olduğundan bile şüphe edeceksin” deyince Sinan Paşa: “Çok doğru buyurdunuz. Hislerimizin bizi aldatması ihtimalini her zaman hesaba katmalıyız” cevabını verir. Hızır Bey’ in bu kadarına tahammül edemeyip sahanı olduğu gibi oğlunun kafasına geçirdiği de kaynaklarda kayıtlıdır. ( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, SİNAN PAŞA’ NIN NESRİ ve NESİR ÜSLÛBU, Doğu Akdeniz Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dergisi, S.1 (1998), s. 83–97)

Sinan Paşa’ nın, taklidi mümkün olmayan bir üslûbun sahibi olduğu noktasında eski-yeni bütün kaynaklar müttefiktir. Recaizade Mahmut EKREM ise, Tazarruât’ ı, bu yolla da Paşa’ nın üslûbunu şu cümlelerle değerlendirir: “ Sinan Paşa’ dan evvel ve hatta kendinden sonra bugüne kadar o şîvede, o derece güzel tasvîr ve tertîb olunmuş bir şi’ r-i mensûr-ı İlâhî yazılmamıştır, "  İlk edebiyat tarihçimiz Abdülhalim Memduh; “Nesirde Sinan Paşa, nazımda FUZULİ’ den evvel gelenler şîve-i Acem’ i taklid etmeselerdi usûl-i edebiyât-ı Osmaniye bugün kendine mahsus ve mücerred bir sûretde tekarrür etmiş olacaktı” cümlesiyle Sinan Paşa’ yı bütün bir edebiyat tarihimiz boyunca ayrı ve müstesna bir mevkie koyar.( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL,SİNAN PAŞA’ NIN NESRİ ve NESİR ÜSLÛBU, Doğu Akdeniz Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dergisi, S.1 1998), s. 83-97 )

Sinan Paşa’ nın Türkçe üç mensur eseri vardır: Tazarru-nâme, Maârif-nâme, Tezkiretü’ l-evliyâ.Tezkiretü’ l-evliyâ, Attar’ ın aynı adlı Farsça eserinin -çoğu yerde motomot denilebilecek- muhtasar bir tercümesidir. ”( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.)

Maârif-nâme için Sinan Paşa bu satırların hemen arkasından Allah dostlarını anmak gerektiğini ve bu sebeple onların tercüme-i hâllerini bu kitabına -Maârif-nâme’ ye- almayı düşündüğünü sonra biriken bu malzemeyi bir kenara koyarak ayrı bir eser olarak hazırlamayı uygun gördüğünü ve onu da henüz tamamlayamadığını söylüyor. Bazan dervişlerin, bazen da zühd ve ibadet ehlinin anlayacağı dilden konuşuyor. Mesajını bütün kitlelere ulaştırmak hedefini güdüyor, yani “didaktik” bir gayesi var. Fakat ondaki didaktik gaye, hiç bir zaman sanat endişesinin önüne geçmemiştir. O, bu yönüyle, muasırı olan birçok mesnevi yazarından keskin çizgilerle ayrılır. Bahsettiğimiz şairler, şiiri ve mesnevi türünü uzun mev’ izelerini ifade etmede bir araç olarak kullanırken, Sinan Paşa tam tersine, anlatacaklarını, öğreteceklerini sanat kudretini ortaya koymada bir malzeme olarak görür gibidir. .”( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.)

Sinan Paşa gibi halkın her tabakasına anlatacak sözü olan bir sanatkârın halkın anlayamayacağı bir dille eser vermesi düşünülemez. Ancak yazarın dilinin fazla sade olduğu da söylenemez.

Sinan Paşa, ne mesajını sanatına tercih etmiş, ne de tersini yapmıştır. Yer yer ağır sayabileceğimiz kelimelerle dilini oluşturan yazar, daha çok, sehl-i mümtenî de denilebilecek bir sadeliği tercih etmiştir. Yazarın tamamen “hâtif-i gayb” ilhamın sevki idaresi ile içinden geldiği şekilde yazdığı ve “yazma-çizme”, karalama vs. yapmadan olduğu şekliyle bıraktığı noktasıdır ki, yukarıda da kısmen temas ettiğimiz bu yönü, yazarın kudret ve kabiliyetini göstermesi açısından oldukça önemlidir.”( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.)


 

 

TAZARRUAT ‘TAN SİNAN PAŞA ÜSLUBUNA ÖRNEKLER

Kişi turmayup kâdir olduğı ibâdete çalışmak gerek ve elinden geldügi tâ’ ate dürişmek gerek. Ve hîç bir hayrda bundan ne fâ’ ide ola dimemek gerek ve hîç bir amel adını sımamak gerek. Ta’ atün ululuğı ve kiçiligi Allâha Te’ âlâ katında ma’ lûm olur ve günâhun kebîreligi ve sagîreligi ol dergâhda bilinür.

“İlâhî! Sen bana benden yakınsın ve ben dûram; eger ben beni bilmez isem ma’ zûram. İlâhî! Benden ibâdet gerekse, senden inâyet gerek; kuldan itâ’ at gerekse, Hak’ dan hidâyet gerek. İlâhî! Yaramazlıklardan nice korkarsam belâ ola deyü, eylüklerümden ol kadar korkaram, ibtilâ ola deyü. İlâhî! Suçum bildüm kapuna geldüm, redd itme. İlâhî! Bî-niyâzlığun dîvârını sedd itme. ”

“Nite ki ol dîde-i âlem ve sürûr-ı sîne-i âdem, dürr-i sadef-i risâlet ve düriyy-i semâ-yı celâlet, hatm-i sûre-i nübüvvet ve hâtem-i nigîn-i fütüvvet Hazret-i Risâlet’ den ‘ salla’ lâhu aleyhi ve sellem’ menkûldür ki iki göz cehennem odını görmez... ”

“İlâhî! Sen ol Kâdir-i hakîmsin ki, ruhsâr-ı güle şol tarâveti virdüñ ki anı gördükçe gül-i dil açılup pür-safâ olur ve gül-i ruhsâra şol nezâreti virdün ki ana karşu dil-i gül utanup gark-ı hayâ olur. ”

“Eger ma’ rifete şürû’ itse gavvâs-ı zevk ile dil deryâsından niçe dürler döke ve eger tahkîk itmek dilese âlet-i şevk ile niçe müşkil yirleri keşf idüp söke. Fi’ l-cümle eger kitâb gerekse dil âyînesini mücellâ vü pâk eyle ki cemî’ nukûş-ı kâyinât anda yazılmışdur. ” Tazarrû-nâme, s.50.“İlâhî! Her yirde hâzırsın, seni kanda isteyeyüm ve hâlüme nâzırsın sana ne diyeyüm? İlâhî! Ben za’ îf neyleyeyin ki mahabbetün tekâzâsı gel dirse, izzetün kibriyâsı redd ider; cemâlüñ tecellîsi cezb iderse, celâlün satveti kahr ider. (.”( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.,Tazarrû-nâme, s.99.)

Sinan Paşa nesrinin bizce en belirgin ve onu diğerlerinden ayrı kılan tarafı, gerçek sanat eserinde bulunması gereken özelliklerin başında gelen “insan ruhunda heyecan uyandırma” olgusunun tam manasıyla mevcut olmasıdır. Maarif-nâme’ de kelimeleri mücevher gibi işleyerek yaptığı nasihatler insanın bir yandan aklına hitâb ederken rûhunu da doyurmakta; Tazarru-nâme’ de Yaratıcı’ ya ne türlü duâlar edilebileceğini gösterirken, O’ nun sıfatlarını yüzlerce farklı kelime ve tamlamalarla ifade ederek akla durgunluk verecek dil oyunlarıyla beraber ruhları da sonsuz hoşluk ve heyecanlara gark etmektedir. Buraya kadar alınan metin parçacıkları bile Sinan Paşa’ nın nesriyle ilgili bir kanaat oluşturmuştur. .”( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.)

“Her mevlûd ki ana rahmine düşer, ezelde bilürsin ki, zeker midür, ünsâ mı; tammü’ l-halk mıdur, hunsâ mı? Hûb mı olur yohsa zişt; ehl-i dûzah mı olur, yohsa ehl-i behişt? Âkil mi olur, yâ dîvâne; âşinâ mı olur, yâ bîgâne? Âlim mi olur yohsa câhil; nâkıs mı olur, yohsa kâmil? Ganî mi olur, yâhud fakîr; şerîf mi olur, yohsa hakîr? Ömri uzun mı olur, ya kasîr; cismi kebîr mi olur, ya sagîr?”

“İlâhî! Şol cemâlüne müştâk olan gönülleri, bu hâkdân-ı dâr-ı gurûrdan sâhat-i sarây-ı sürûruna sen hidâyet it. Ve şol visâlüne müte’ attış olan dilleri, bu hevâcî-i bevâdî-i dalâletden zülâl-i sebze-zâr-ı rahmetüne sen delâlet it. Bekâ isteyen cândan vücûd âfetlerini sen def’ it, dirlik uman gönüllerden varlık hicâbını sen ref’ it. Cân seyrin isteyene şer’ yolunu tarîk it; yoklık yolına gidene tevfîkunı refîk it. Sâliklerüni inâyet atına süvâr it; Yolunda fenâ bulanları gine senün ile var it. Işkun şehîdlerini gine sen yu; yolunda ölenleri gine sen ko. Sini sevenün derdin artur; zikrün idenün virdin artur. Kâlde kalanı kâlden geçür; hâl isteyeni hâlden geçür. Kapunda sınık gönülleri ışkun ile bütün tut; yolundan azan kulları tevfîkün eliyle elin tut... ”( Tazarrû-nâme, s.47. Tazarrû-nâme, s.76.)

 

Âhenk Unsurları: Tekrir-Aliterasyon-Seci’

“Yazarın “söz tekrarları” -tekrir-, “ses tekrarları” -alliterasyon- ve özellikle de “seci’ ” gibi âhenk unsurlarını kullanışı hakkında hükümler verirken söyleyeceklerimize mesnet olmak üzere Tazarru-nâme’ den rast gele seçilmiş bir parçayı aktarıyoruz:” ( Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, a.g.y.)

“Işk iledür gögün döndügi; ışk iledür yirün turduğı
Işkdur çarha koyan felegi; ışkdur temcîd okudan melegi

Işkdur yılduzları seyr itdüren; ışkdur ay ü güni devr itdüren
Işkdur nebâtâtı bitüren; ışkdur çiçekleri getüren

Işkdur ke’ s-i şakâyıkı pür şarâb iden; ışkdur dîde-i nergisi nîm-hâb iden
Işkdur zemîn yüzini pür envâr iden; ışkdur havâyı külbe-i attâr iden

Işkdur bâd-ı sabâyı Mesîh-dem iden; ışkdur lâleyi mübârek-kadem iden
Işkdur ‘ arûsân-ı felege zer ü zîver viren; ışkdur cihân bâğına zîb ü fer viren

Işkdur bülbülleri ırladan; ışkdur dôlâbları inleden
Işkdur her murga âvâz itdüren; ışkdur mutriblere sâz itdüren

Işkdur gülleri peydâ iden; ışkdur gül yüzlileri hüveydâ iden
Işkdur çemende reyhânlar açan; ışkdur zülüfleri reyhân gibi saçan

Işkdur gülşende servi âzâd iden; ışkdur servi boylu âdemi zâd iden
Işkdur gözleri sâkî iden; ışkdur güzelliği bâkî iden

Işkdur cemâllere zînet viren; ışkdur güzellere izzet viren
Işkdur sûretleri mahbûb iden; ışkdur mahbûbları mergûb iden

(...)

Işkdur safâ kapusın feth itdüren; ışkdur gine kendüyi medh itdüren. ”

“İlâhî! İmân binâsını şöyle muhkem eyle ki, sarsar-ı vesvese-i Şeytân’ dan aslâ mütezelzil olmaya ve İslâm kâ’ idesini şöyle müstahkem eyle ki, mancınîk-i İblîs-i fettândan bir zerre mütehallîl olmaya; esâs-ı âsumân-ı dîn gibi üstüvâr...” Tazarrû-nâme, s.208-209.

 

 

SİNAN PAŞA ve SECİ’

Sinan Paşa, eserlerinde seci’ in hemen her türlüsünü kullanmıştır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılcağı gibş, Özellikle Tazarruat adlı eserindeki kurduğu her cümlede secinin her türüne rastlamak mümkündür.

“Işk iledür gögün döndügi; ışk iledür yirün turduğı
Işkdur çarha koyan felegi; ışkdur temcîd okudan melegi
Işkdur yılduzları seyr itdüren; ışkdur ay ü güni devr itdüren

Cümlelerinde sesli ve sessiz harflaerin, kelime ve hecelerin tekrarları ile yaratılan şiirsellik ve tekrarlar onun secili üslubunun güzel örnekleridir. Bu secili üsluba benzer bir yazı Fuzuli’nin “ Şikâyetname” sinde görülecek olan ahenk ve şiirsellikle ortaya çıkacaktır.


 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR

  • Doç. Dr. M. Fatih KÖKSAL, SİNAN PAŞA’ NIN NESRİ ve NESİR ÜSLÛBU, Doğu Akdeniz Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dergisi, S.1 (1998), s. 83–97)
  • Mertol TULUM, Sinan Paşa Tazarru-nâme, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971.
  • Prof. Dr. İsmail Hikmet ERTAYLAN, Sinan Paşa Maârifnâme,  İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları Nu.685, İstanbul 1961.
  • Emine GÜRSOY-NASKALİ, Sinan Paşa Tezkiretü’ l-evliya, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, 
  • http://www.turkcebilgi.com/sinan_paşa/ansiklopedi

 

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.

 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 



Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...