Fuzuli'nin Bir Gazeli: İnceleme, Edebi Tenkit

Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 14 Ekim 2011 Cuma aaa Beğen 2

Bu eser 26.12.2013 Tarihinde Haftanın Yazısı Seçilmiştir

Fuzuli'nin Bir Gazeli: İnceleme, Edebi Tenkit ( Şahamettin Kuzucular)


Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı                           
Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı

Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver      
Oda yanmış kuru cisminde hevâdan gayrı

Perde çek çehreme hicran günü ey kanlu sirişk           
Ki gözüm görmeye ol mâhlikadan gayrı

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne çalar kimse kapım bâd-ı sabadan gayrı

Yetti bi-kesliğim ol gayete kim çevremde
Kimse yok çizgine gird-âb-ı belâdan gayrı

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hiç imâret bu binadan gayrı

Bezm-i aşk içre Fuzûli nice âh eylemeyem
Ne temettu' bulunur neyde sedâdan gayrı .

Fuzuli, Türk Divan Şiirini, İran Şiirinin de üzerine çıkaran en önemli birkaç şairimizden bir kabul edilir. İran Azerbaycan'ı sahasında yetişmiş 16 yy ın dev şairidir. Bağdat civarında yaşayan Caferi mezhebine bağlı bu şairimiz, Kanuni'nin Bağdat'ı zapt etmesiyle Osmanlı sahasında şiirlerini yazmış, Kanuni'ye bağlanmış, hayatı boyunca da bu bölgede yaşamıştır. Şiirlerinin dili Azeri( Kerkük) Türkçesinin izlerini taşır. Gazel, kaside, mesnevi, tarzlarında en başarılı şairlerimiz arasındadır. Şiirlerinde ilahi aşkı terennüm etmiş, son derece lirik ve ahenkli şiirler yazmıştır.

Fuzuli, bu gazelinde de ilahi aşkı terennüm eder. Fakat diğer şiirlerinde de görülebileceği gibi ilahi aşktan söz ederken bunu dünyevi aşktan söz edermiş gibi sunmakta oldukça maharet gösterir.

DIŞ YAPI

Fuzuli'nin en beğenilen gazellerinden biri olan bu gazel görüldüğü gibi altı beyitten oluşur. Gazeller beş ila on beş beyit arasında yazılan ilk beyti kafiyeli, diğer beyitlerinin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli ( aa, xa) aşk, şarap, eğlence konulu manzumelerdir. Bu bakımdan bu şiir klasik şiirimizdeki gazellerin tüm inceliklerine sahiptir.
Bilindiği gibi aruz vezni o şiire esas alınan tefilelerden oluşan aruz kalıbına göre mısraları beyitleri ve şiiri düzenlemek, tefile ve kalıplara uygun olacak şekilde tüm şiirin bu kalıba uygun olarak hecelerinin açık ve kapalı düzenini sağlamak ilkelerine göre oluşturulan bir vezindir. KISA SESLİ ile biten hecelere AÇIK hece, uzun sesli ve sessiz ile biten heceler KAPALI hece kabul edilirdi. Bu kalıpları oluşturan parçalara ise cüz veya tefile denirdi. Tefileler hecelerin açık ve kapalı oluşlarına işaret ediyordu. Söz gelimi ( mef û lü) cüzünde mef ve uzun ( û ) lü kapalı heceleri ( lü ) ise kısa sesli ile bittiğinden açık heceyi işaret etmektedir. Kalıbı bulmak için açık heceyi (v ) kapalı heceyi de ( _ ) olarak işaret edersek

Hâ sı lım yok/ ser-i kû yun /da be lâ dan / gay rı
_   v _  _  / _  v  _  _   /   v  v _   _   /  _  _
Ga ra zım yok/ reh-i aş kın/ da fe nâ dan/ gay rı
v   v  __  __ /  _ v _  _  /  v  v _   _  /  _  _

( son hece olan – rı hecesi açık olsa da kapalı hece sayılırdı. İlk mısrasının ilk hecesi olan Hâ( sılım) kelimesinde Hâ hecesinin uzun ( â ) ikinci mısranın ilk hecesi olan Ga ( razım) kelimesindeki Ga hecesinin kısa ( a ) ile bittiğine dikkat ediniz. Divan şiirinde uzun sesli baskın olarak kabul edilir, uzun sesliyi kısa ses saymak ( zihaf) hata kabul edilirken kısa sesliyi uzun saymak ( imale ) hata kabul edilmediğinden Ga hecesindeki ( a) yı uzun sesli ile bitiyormuş gibi imaleli okumak gerekecektir.( imale: ölçü gereği kısa sesliyi uzun sesli değerinde saymak, görmek.)

fâ – i- lâ – tün/ fâ –i-lâ tün/ fe i - lâ tün/ fâ-lün

Divan şairleri imaleyi bir kusur gibi görmediklerinden sık sık imaleye başvurabiliyorlar ve fe i lâ tün tefilesini , fâ i lâ tün tefilesi ile eş değerde görüyorlardı.

Şiir, - belâ –dan gayrı
fe nâ dan gayrı
he vâ dan gayrı

olmak üzere (-dan gayrı) redifli, ve bel(â) tam kafiyelidir. Tek bir sesli harften oluşan kafiye tam kafiye sayılır. Üstelik ( â) seslisi uzun seslidir. Kısa sesli ile biten mehlik( a) ve bin(a) kelimelerindeki kısa ses olan –a sesini de vezin gereği imale yaparak uzun( â ) kabul ederek okumalıyız.

Gazelleri ilk beytine matla denir. Matla beyti mısraların birbiriyle kafiyeli olduğu ilk beyittir. Eski şiirimizde nazım biçimlerinin hiç değişmeyen konuları, kafiye şekilleri ve kendilerine has beyit sayılarıyla, bölümleri bulunurdu. Bu bakımdan gazellerin tamamında aşk, şarap ve eğlence konuları sabit ve hiç değişmeyen konular halindeydi. Bu anlayış Tanzimatçılara kadar da devam etmiş, Tanzimatçılar divan şiirine has nazım şekillerinin klişe kalıpları, konuları ile oynamaya, değiştirmeye başlamışlardı. Milli Edebiyat döneminden itibaren de bu nazım şekillerimiz artık hiç kullanılmamaya başlanmıştır.

Klasik gazellerin beyitleri arasında konu bağlantısı bulunmayabilir, her beyitte bir başka konuya temas edilebilirdi. Tüm beyitlerinin aynı konuyu işlediği gazellere yek- ahenk gazel denmiştir. Fuzuli'nin incelediğimiz bu gazeline bu yüzden yek-ahenk gazel diyebiliriz.

Her beyti aynı güzellikte olan gazellere ise yek-avaz gazel denilirdi. Bu gazelin beyitlerinin bazılarını diğerlerinden üstündür diye savunulabilinse de bu gazele yek-avaz bir gazel demek daha doğru olur kanaatindeyim. Bu şiirdeki her beytin beyt'ül gazel sayılabilecek düzeyde olduğunu iddia edebiliriz.
Başlangıçta da değinildiği gibi aşk, şarap eğlence konulu klasik gazellerdeki gibi bu gazelde de aşk konusu işlenmiştir. Fakat Fuzuli, dünyevi bir aşk konusundan söz ediyormuş gibi bu şiirde tasavvufi bir aşkı terennüm edilmektedir.                                           
Gazellerin son beytine ise makta beyti denmektedir.

İÇERİK İNCELEMESİ

Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı


Matla ( doğuş yeri ) beytini oluşturan iki mısradaki her kelimenin üsten alta aynı seslerle bittiğine her kelimenin üsten alta kafiyeli olduğuna dikkat ediniz. ( hasılım/ garazım, yok/ yok, ser- i / reh-i gibi.) Beyit bu anlamda muazzam bir ses ahengi ve ritmiyle başlamaktadır. Bu melodi muntazam lığını destekleyen cüzler arasındaki ses uyumu ve ses tekrarlarının yarattığı asonans ve aliterasyonlara ilaveten, aruzun kendine has ölçü ritminin yarattığı fevkalade ritim beyitte kendisini hemen belli etmektedir. Fuzuli'nin her cüzde kafiye oluşturarak musammat bir gazel meydana getirdiği görülür. Bilinen musammatlar aslında dört bölüme ayrılan bir beytin üç bölümünde de kafiye oluşturarak yapılırdı. Fakat Fuzuli'nin bu beyitte bu özelliği her cüzde kafiye oluşturacak düzeye taşıdığı görülmektedir.

Beyit, bu muazzam ahenk özelliğine ilaveten sayfalara sığamayacak kadar geniş ölçekli ifade zenginliğine sahiptir. Sanatlı şiirlere has olan bu özelliği hemen her divan şairinde görebilecek olmamıza rağmen, bu denli anlam zenginliğini bir beyte sığdırabilecek dehalarımızın sayısı o kadar da kalabalık değildir.
Hâsıl sözcüğü, kazanç, meydana gelen, peyda olan, elde edilen, hasılat... anlamalarına gelir. Ser – i kûyunda terkibi ( tamlamasının şairin kendisine özgü olduğunu düşünüyorum) çok değişik manalara gelir. Ser: Farsçada baş, kafa, uç anlamına gelen bir kelimedir. Kûy kelimesi ise, mahalle, semt, yol anlamalarına gelir. Böylece ilk dizeyi: Senin yolunda – senin yoluna baş koymaktan, senin mahallende, semtinde dolaşmaktan dolayı -beladan gayrı bir kazancım yoktur.( Senin semtinde gezmekle elde ettiğim tek kazanç belalardır.) Mısrada akla ilk gelen anlam, sevgilisini görmek için sevgilisinin semtinde dolaşan aşığın başına hep bela gelmektedir ( sevgilisinin yakınları ile girdiği tartışmalar kavgalar ve belalar bir ironi ile hâsıl ( kazanç ) olarak ifade ediliyormuş gibi gelmektedir. Fakat anlatıların gerisindeki anlamı irdelediğimizde ve sözcüklerin mecazi anlamlarını düşündüğümüzde ortaya bambaşka şeyler çıkmaktadır. Sevgiliyi ilahi aşk düşündüğümüz zaman Allah'ın sevgisine mazhar olabilmek için onun yoluna baş konulunca oruç, namaz zekât gibi nefse ağır gelen ibadetler, bu yolda, dergâhta ve tasavvufta çekilen çileler öbür dünya için bir hâsılat olacaktır.

Garazım yok reh i aşkında fenadan gayrı:

Garaz: maksat, niyet, kin anlamlarına gelir. Sevgilisinin semtinde başına gelenlere kin duymayan şairin maksadı zaten bu yolda ölmektir. Dizede belâdan korkmayan gözü kara bir âşık profili çizilmiştir. Sevgilisinin semtine girmesine engel olmaya çalışan rakiplerin yaratabileceği tehlikelere karşılık zaten o bu yolda ölmeyi göze almıştır.

İlk görünen bu anlamların mecazi ve asıl kastedilen boyutu tamamıyla tasavvufidir. Reh –i aşk ilahi aşkın yoludur. Fena sözcüğü tasavvufta en üst mertebe sayılan fena fillahı işaret eder. Allahın mutlak varlığı ile bütünleşmek, yoklukta bir olmak mertebesi olarak ifade edilebilecek bu mevkie varabilmeyi hedeflediği işaret edilmektedir.

Nay-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cisminde hevâdan gayrı


Nay-i bezm-i gamem: Gam meclisinin ney'iyim. Ey Ay yüzlü güzel ! Ne bulursan yele( rüzgâra) ver. Nay (ney) kamıştan yapılır. Kamışlar arasında ney olabilecek olgunluğa erişen kamışlar sazlıktan koparılıp kurutulduktan sonra boğum yerlerinden kesilerek altısı önde yedincisi arkada olmak üzere yedi delik açılır. Bu delik açılırken de delikler kızgın şiş ile dağlanarak açılmaktadır. Ney'in içi boş ve kavı hafiftir. Sesindeki yanıklığın sebebi " ait olduğu sazlıktan koparılıp, kızgın şiş ile dağlanması ve geldiği yeri özlüyor olması " olarak düşünülür. " Mevlana, Mesnevi, Dinle Neyden"

Ney'de yedi delik tasavvuftaki yedi mertebeyi temsil eder diye düşünülür. Bu özellikleriyle ney tasavvufçuların Vahdet i Vücut anlayışını temsilden teşbih edilir. Vahdet i Vücut anlayışına göre yaratılan her şey Allah'ın "Ol" emriyle olmuştur. Kendi güzelliğini görmek isteyen Rab " Ol " deyince âlem olmuş ve insanı yaratırken de insana kendi ruhundan üflemiştir. O yüzden yaratılan her şey yaratandan ötürü ve onun güzelliğinin yansıması olarak düşünüldüğünden Allah'ın bir görüntüsü gibidir. Bu mecazi görüntüdeki her şey gelip geçici ve zamanla sınırlıdır. Kâinattaki her şey gibi insan da aslına dönmek istemektedir. Ruh, dünyadaki hiçbir şeyden hoşnut olamaz ve mal, mülk, şöhret, servet vb ruhu tatmin edemez. Aslına ve geldiği yere dönmek isteyen ruh, o yüzden şikâyetçi ve doyumsuzdur.

Fuzuli'nin bu beyitte ney'i ve sesini bu düşünceleri ifade etmek için sembol olarak kullandığı açıktır. Ney, dünyada huzur bulamayan ruhu temsil etmektedir. Bu yüzden ney sözü ile istiare yapılmıştır.( Benzeyen ve kendisine benzetilenden sadece birisi ile yapılan benzetme) ney ruha benzetilmiş, ruhtan söz edilmemiştir.
Mâh, ay yüzlü: Divan şairleri Ay kelimesini mecazi anlamda sevgilinin yerine kullanırlardı. Ay'ın parlaklığını sevgilinin yüzüne benzetmişlerdir. Fuzuli'nin de Mâh sözcüğünü sevgili anlamında istiareli ( istiare mecaz sanatlarındandır, dolayısıyla mecazdır) kullandığı görülmektedir. Şair, "Ey Mâh ne bulsan yele ver!" nidasıyla ( seslenme sanatı) sevgiliye, buradan da mecazi anlamıyla Yaratan'a seslenmektedir.

Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

Kendisini, oda yanmış, yel gibi, kuru cisim sıfatlarını kullanarak tam bir teşbihle ney'e benzeten şair, ney'deki sesin ( hevâdan) dışında cisminin bir hükmü olmadığını söylüyor.
Ney geldiği sazlığa nasıl özlem duyuyorsa ve çıkardığı ses bu yüzden yanıksa, aşkına özlem duyan şairin bedeni de ney gibi içi boşalmış, ney gibi kupkuru kalmıştır. Ney, nasıl kızgın şişlerle dağlanmışsa ve çıkardığı sesin dışında cisminin ve kabuğunun bir özelliğinin olmadığı gibi; şairin içindeki aşktan başka şairin cisminin de bir özelliği yoktur. O, da bir ney gibi sevgilisine kavuşma hasretiyle yanıp tutuşmaktadır. Cismini içi boş, dışı ney gibi kuru bir kava benzeten şair cismindeki değerli olan tek şeyin aşk ile inleyen sedası olduğuna işaret ediyor.
Beyitte ney, gam, hevâ, kuru cisim sözcükleri arasında tenasüp ( uygunluk ) sanatı vardır. Od sözcüğü ile neyi dağlayan ateş ve ilahi aşk anlamı birlikte kast edilir. Od sözcüğü ilahi aşkı kastetmesi bakımından mecaz manadadır. Fakat kamışın ateşle dağlandığını da düşündüğümüzde şairin hem mecaz hem de gerçek anlamını kastedecek şekilde kullandığı ( kinaye) söylenebilir. Heva sözcüğü müzik sesi ve havaya savrulmak, hem de arzu, heves ve aşk manalarına ( 1 bkz) gelecek şekilde tevriyelidir.

Beyitte gizli olarak görülen bir meclis tablosu vardır. Bu âşıklar meclisinde ney çalmaktadır. Şair, kendisini bu meclisin gamlı sesler çıkaran bir ney'i olarak tasavvur eder. Bu neyden çıkan gamlı ses meclistekileri hüzünlendirmektedir. Şiirde, bir ayet i kerimede geçen " ...yaş ağaçtan ateş çıkarmak" ibaresine telmih de var denilebilir.

Perde çek çehreme hicran günü ey kanlu sirişk        
Ki gözüm görmeye ol mâhlikadan gay


Sirişk: kan ve ateş şeraresi, mehlika : Ay yüzlü
Veliler, normal insanların göremedikleri âlemleri görebilen gönül perdeleri ve gözleri açık, kutsanmış insanlardır. Yüzünün perdesi yırtılmış olmak ise hayâsız ahlaksız kimseleri işaret eder. Eskiden savaşta ölenlerin öldüğüne delalet olarak kanlı gömleği delil olarak gösterilirdi. Yine öldüğü anlaşılan ilk kişiye yapılan ilk iş gözlerini kapatmaktır. Antik çağdan beri süren bu adete göre antik çağda savaşta ölenlerin gözü madeni para ile kapatılırdı.

Perde çekmek, kanlı gözyaşı, hicran günü, gözüm görmeye kelime ve ibareleri bizi ölüm mazmununa götürmektedir. Ölüm ve kan ilişkisi ise kanlı bir ölüm şekline delalet eder. Beyitte mehlikası için savaşarak şehit olmak hayaline ulaşabiliriz.

İslam inancında ölümden sonra insanları bekleyen üç yer vardır: Cennet, Cehennem ve Arasat'ta kalmak. Cehennem bilindiği gibi günahkârların ateşe atıldığı yerdir. Bu beytin ilk mısrasındaki anlam ve hayal bu bilgilerden sonra bariz bir şekilde ortaya çıkar. Hicran gününü dünyadan ayrılma, ölüm günü olarak düşündüğümüzde " Perde çek çehreme " ibaresi anlamını bulacaktır. Göze ve yüze perde çekilmesi demek cehennemi görmemek arzusuna işaret eder. Çünkü sirişk kelimesinin anlamı kan ve ateş şeraresidir. Göze ve yüze perde çekilmesi cehennemin ateşlerini görmemek anlamını dile getirir. Dolayısıyla da cennete gitmek arzusu ifade bulur.

Şehitlik, Allah'ın yolunda hizmet ederken ölenlere verilen bir mertebedir ve sorgusuz sualsiz cennete gideceklerdir.

Sevgilisinin yolunda öldükten sonra kapanan gözlerinde sevgilisinin hayalinden başka bir şey görmek istemeyen bir maktul tablosu çizilirken arka plandaki anlamalar bunlardır. Ölümü esnasında sevgilisinin ölümün ardı sıra ağladığını görerek ölüp ve hep bu enstantaneyi yâd ederek kalmak imgesinin kastedildiği de düşünülebilir.

Kan ağlamaktan yüzüne kan kırmızı perde çekilmiş ve gözleri kanla kapanmış bir âşık tablosunun hayali betimlenir. Gözler, sevgilinin hayalini ve kendisini görmek için kan ağlamaktadır. Belki de beyitte şehitlerin yüzlerinin kanla kapanmasına ( sevgiliye kavuşmak için kan ağlamak gerekçesiyle) hüsnü talil yapılmaktadır.
Gam(em) ve kanl(u) kelimelerindeki ekler Fuzuli'nin Azeri ( Kerkük) sahası şairi olduğuna delalet eden kesin delillerdir." Ol " kelimesi Eski Anadolu Türkçesinden günümüze ulaşırken ( l) sesini düşürmüş ( o ) şahıs veya işaret zamiri olarak kullanılan kelimemizdir.

Sirişk, hicran ( ayrılık) ve mehlika sözcüklerini göz ardı ettiğimizde Fuzuli'nin dilinin ne kadar yalın bir Türkçe olduğu ortaya çıkar.

Beyitte çok anlamlı bazı kelimelerin birden fazla gerçek anlamıyla mecaz anlamlarının birlikte kast edildiği görülür. Bu bakımdan perde çekmek ve kanlı sirişk sözcüklerinin hem tevriyeli (iki gerçek anlamını birden ) yakın anlamı kastedilmiş gibiyken uzak anlamını da kast ederek, hem kinayeli, hem mecaz hem de gerçek anlamını birden işaret edecek şekilde kullandığı açıktır. Bu durum Fuzuli'nin söz sanatlarının klişelerini aştığına delildir. Bu gazelindeki beyitlerin ve mısraların hepsinde sehl i mümteni ( söylenmesi çok zor olan imgeyi veya anlamı çok basitmiş gibi basitçe söyleme) olduğu iddia edilebilir.

Yetti bi-kesliğüm ol gayete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı


Yetti, kelimesi Anadolu ağızlarında fazla geldi, canıma tak etti, kâfi geldi, erişti anlamlarında hâlâ kullanılmaktadır. – bi eki Osmanlıcada olumsuzluk ekidir ve başına geldiği kelimeyi olumsuz yapar. Bihuzur: huzursuz gibi. Bikes kelimesi kimsesiz anlamındadır. Çizginmek kelimesi Âzerî lehçesinde dönüp dolaşmak manasındadır .( 2 bkz) girdâb ı belâ ise bela anaforu, belâ girdabı anlamındadır.
" Çevremde gayet yapayalnız kalmışlığım canıma tak etti. Bela girdabından başka etrafımda (çizginde ) dönüp dolaşan kimse yoktur.

Dikkat edildiğinde şairin çizgi sözcüğü ile anaforun ( girdabın) yutum merkezi etrafındaki halkaların resmini betimlemeye çalıştığı hemen fark edilecektir. Bu betimleme yapılırken de çizgine sözcüğü hem çizgi, hem de etrafta dönüp dolaşanlar manalarının her ikisini birlikte kast eder. Bu manaları birlikte düşündürürken girdabın tasvirini de yapmış olur. Bu açıdan çizgine sözcüğü uzak ve yakın iki gerçek anlamı birden kast etmesi bakımından tevriyelidir demeliyiz.

Bu beyitte – eğer yanılmıyorsam- özgün ve o güne kadar pek rastlanılmayan bikr- i mazmun (özgün ve ilk kez kullanılan benzetme, dolaylı ve gizli anlam, mefhum, açıklama ) yapılmıştır. Mazmun kelimesini açıklanmasında hep zorluk çekilmiştir. Genelde kalıp hayal ve benzetme olarak düşünülmesi gerektiğine yakın durmakla beraber mazmunların bir motif haline gelmeden önce ilk kez birileri tarafından oluşturulduğunu da bilmek gerekir. Şair bu beyitte girdaba kapılarak onun merkezine doğru gitmeye benzer bir hayal ve benzetmeyle kimsesizliğini ve çaresizliğini ifade etmektedir.

Kanımca bu gazelin anlam, ahenk, söz sanatları ve sanatlı söyleyiş açısından en zayıf kalan beyti bu beyittir.

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne çalar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayri


Bu beyit de ilk beyit gibi her kelimesi birbiriyle kafiyelidir ve muazzam bir ahenk örgüsüne sahiptir. Sadece alt alta gelen kapum, bana ve özge, gayri sözcükleri aynı seslerle bitmemiş diğer kelimeler alt alta aynı seslerle bitmiştir.

Fuzuli'nin dillerde dolaşan bu beyti anlam ve imge açısından da popüler beyit olmayı hak eder. Beyit oldukça sade bir dille yazılmıştır. " Yalnızlığı ve garipliği harikulade bir tesirle ifade etmektedir." ( 3 bkz)
" âteş- i dil " gönül ateşi, " dil" Farsçada gönül manasına gelir. Türkçede ise lisan ve tatma organı anlamlarındadır. Tenkitçilerimiz dil sözcüğünün Farsçasını akla getirirken bir Türk şairinin dilin ateşi manasında da kullanabileceğini hiç akıl etmemektedirler. Farsça, âteş ve dil sözcükleriyle kurulmuş bir tamlama ( terkip ) olmasına rağmen şairimizin bu tamlamada Türkçedeki dil anlamını da kastederek tevriyeli kullandığını düşünürüm. Beyitte kapıyı gıcırdatan sabah yelinin çıkardığı, ses ile vind yapa yanlız gönlünün ateşine yanan kimsesiz ve garip garip türküler söyleyn şairin kimsesizliğinin  sesleri duyulur gibi olur. Beyit yalnızlığın resmini de çizmiştir. Sabah yeli ile gıcırdayan bir kapı, birileri gelsin diye bekleyen şairin hüzün dolu bekleyişi şiirde resm edilir." bâd-ı sabâ, sabah rüzgarı anlamındadır. Özge kelimesi Âzerî lehçesinde başka anlamında bir kelimedir.

Gönlümün ( ve dilimin ) ateşinden başka kimse bana yanmaz, üzülmez, sabah rüzgârından başka da kapımı açan kimse yoktur. Bu beyitte şairin dil ateşi olarak hep yanık ve yalnızlık kokan Kerkük ezgilerinin yanık melodilerini  kastettiğini de düşünmüşümdür. Şairin dilindeki ateş, bu yalnızlık ve gariplik konulu melodilerdir.
Beyit ne... ne, kimse, kimse ve özge ile gayri ikilemeleri , (a ) (e ) (i) ve (n) seslerinin ısrarlı ve melodik tekrarları , -iki kelimesi- hariç kelimelerin hep aynı seslerle kafiyeli olarak bitmesi, ölçünün kusursuz uygulanması ile büyülü bir ahenk yaratmıştır.

Beyitte, sabah rüzgârının kapıyı açması imgesi hissedilir ve sesi duyulur gibi olmaktadır.
Ne yanar kimse, Ne açar kimse ibarelerinde tekrir ( yineleme ) sanatından söz edilebilir. Ateş, yanmak ve dil arasında tenasüp( uygunluk) vardır.                 

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl       
Komadı hiç imâret bu binadan gayrı


Beyitteki mevc ve hiç kelimelerinde med( uzatma vardır) bu heceler ilki kapalı ikincileri açık olmak üzere bir buçuk hece değerinde okunmalıdır ( vezin gereği). Mevc, Arapça dalga anlamına gelir. Habab, habbe ise küçük kabarcık anlamındadır ( habbeden kubbe yapmak) seyl sözcüğü dilimizdeki sel anlamındadır. İmaret, imar edilmiş, fakirlere yiyecek verilen yer, han, hamam, medrese, bedesten, cami gibi yapılardan oluşan, karışık binalar topluluğu (külliye, imarethane ) anlamlarına gelir.

Beyitte göze çarpan ilk anlam, çok büyük dalgaların ve sellerin koskocaman imarethaneyi yerle bir etmesi, -gözünün önünde tek bir damlanın kaldığı gibi – kocaman külliyeden küçük bir binanın ayakta kalabilmesidir. Ama yeni dalgalar ayaktaki binayı yıkarsa, şair yine ağlayacak gözünün önündeki damlanın yok olduğu gibi, şair de yok olacaktır.

Beytin bu anlamında mübalağa vardır denilebilir. Doğrusu külliye gibi yapılar topluluğunu yıkabilecek dalgaları veya selleri tasavvur etmek çok zordur. Eskilerin mübalağa sanatını " Habbeden kubbe yapmak " olarak tarif ettiklerini düşününce, habbe sözcüğünün muzip bir şekilde mübalağa sanatının yapıldığını ima ettiği de söylenebilir.

Şair, vücudunu ve duygularını sürekli gelen seller ve dalgalarla yıkılan imarete benzetmektedir. Bu teşbihli hayaldeki en önemli unsur gözde kalan tek bir damla gibi çok az bir canının kaldığıdır. Yeni bir sel gözünün önündeki damlayı nasıl silip süpürecekse, şairi de silip süpürecektir. İmaret sözcüğü ile tevriye yaparak birkaç manayı birden ifade ederken, yok olan imaret sözcüğü ile şairin yok olan geçmişi arasında bağlantı kurulabilir. Hanların ve baş vezirlerin yaptırdığı büyük yapılar topluluğu olan imarethanelerin kervansaraylarında, yolculara ve yoksullara yiyecek dağıtılırdı. Buradan şairin insanlara faydalı olduğu geçmişine işaret edildiği düşünülebilir. Yıkılan imaretten düşkünlere fayda gelmeyeceği gibi, şairin kendisi de başkalarının yardımına muhtaç hale düşmüştür. Bu anlamından dolayı beyitte tezat sanatına ulaşılabilir.

Beyitteki yıkılan imarethane ve damla benzetmesi aslında şairin duygularını ifade etmek için kullandığı somutlaştırmalardır. Şair, aşk derdiyle ağlayıp yıkıldığını somutlaştırarak izaha çalışmaktadır. Bu duygusal yıkılmalarla son ağlamasından gözünün önünde eser olarak tek bir damla kaldığı gibi, canında da bu tek damlanın gücü kadar direnç kalabilmiştir. Son gücünün de yok olmaması için gözyaşlarına yalvarmaktadır. Yeni bir gözyaşı dalgası o son habbeyi nasıl akıtıp götürecekse, kalan canını da alıp götürecektir. Şairin bir kere daha ağlamayı taşıyabilecek mecali kalmamıştır.

Beyit, duygusal anlamda sellerle yıkılan bir anakent tablosu çizmektedir. Bir zamanlar âleme sevgi ve himmet dağıtan gönül külliyesi aşk derdiyle harap olmuş, bir dalganın himmetine düşmüştür. Gönlün son mecalinden yeni bir ağlama dalgasının kabardığı bu son tufanın gözdeki son damlayla birlikte şairi de yok edeceği sezilmektedir.

Bezm-i aşk içre Fuzûli nice âh eylemeyem
Ne temettu' bulunur neyde sedâdan gayrı .


Bezm –i aşk: aşk meclisi, âşıkların toplandığı içki meclisi, tasavvufi manasıyla, dergâh veya tarikat yeri anlamındadır. İçre kelimesi zamanla içinde kelimesine dönüşmüştür. Nice, nasıl, bir hayli çok manasına gelir. Temettü gelirden edinilen pay anlamına gelir. Sedâ yahut sadâ sözcüğü ses anlamındadır.

Beyitte kendisini mecliste çalan bir ney ( nay'a ) benzeten şair, ney'den elde edilecek tek faydanın neyden çıkan ses olduğunu belirterek bu aşk meclisinin içinde" niçin ah etmeyeyim" diyor. Şairin Fuzuli sözcüğü ile tevriye yaptığı, hem kendi mahlasını kastederken hem de fuzuli de –boşuna da – olsa neden ah etmeyeyim demek istemiş olabileceği düşünülebilir. Ney sesi ile bir anlamda bu gazeli neden yazdığını da ifade etmiş olan şair, ney'de alınacak tek faydanın sesi olduğu gibi kendisinden alınabilecek tek feyzin aşkı ve şiirleri olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla, maddeyi değersiz, manayı değerli kılan; cismi ney kabuğu veya kavı gibi değersiz ve faydasız görürken aşkı ve aşkın sedasını mânânın işareti olmasından dolayı değerli gören anlayışını bu gazelde de yinelediği görülür.

Bu gazel, manevi hazzı ve aşkı değerli, bedeni ve dünyevi hayatı anlamsız ve boş gören tasavvufi düşüncelerin görkemli ve lirik bir ifadesidir. Bu gazel ömründe amaçlarına ulaşamamaktan dolayı hayal kırıklığı yaşayan, bunların hüznünü yaşayan, yoksulluk ve yalnızlıktan muzdarip kalan fakat bu ıstıraplarından da hoşnut kalmaya çalışan şairin en güzel gazellerinden birisidir.


Şahamettin Kuzucular.

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...