İlhan dayı...


3.5.2020

Buyurun size bir şehir efsanesi…


Mersin’i bilenleriniz vardır. En belirgin özellikleri palmiyeler ve sahil şerididir. Sahil şeridinin bir kısmını lojistik limanı, bir kısmını askeriye ve büyük bir kısmını da sanayii bölgesi tutmuştur. Sadece şehir merkezinde kalan küçük bir parçası park ve yürüyüş alanları olarak kalmış maalesef. Tabii ki eski halinden bahsediyorum. İşgalci işletmelerin, her bir karışını kaçak yapılaşmayla çay bahçeleri- kafelerle doldurmaya başladığı yıllar; çocukluk zamanlarımız… Sonrasında bunların kimisi birbirini vurdu; kiminin mekânı mühürlendi vesaire… Zaman içinde belediyeler bunlarla epey çarpışmak zorunda kaldılar; bazen mekâncılar istediğini aldı, bazen belediye. Netice itibariyle günümüzde hiçbirisi kalmadı; Devlet kesin kararlılıkla yıktı geçti hepsini; tabii ki ‘‘bunca zaman boyunca kazanılan haksız kazançlar ne oldu peki?’’ sorusu yerleşti hepimize. Her neyse… Konumuz bu değil. 


Konumuz; bu minik sahil şeridinin -tam da kent merkezine- denk gelen küçücük bir parçasında kurulan yat limanı ve buradaki balıkçılar barınağının müdavimlerinden ‘‘İlhan dayı’’… Kent merkezi ifadesini sözgelimi kullanmıyorum. Burası şehrin ilk yerleşim merkezi olma özelliği taşıyor. Limanın içerisinde bulunduğu, tamamen Arap kökenli (bu şehrin asıl yerlileri Araplardır) vatandaşlarımızın konumlandığı Bahçe Mahallesi; kentin tam göbeğinde, merkezindedir. O zamanlar yat limanı olarak bildiğimiz nokta, eski dönemlerin ticari ve askeri limanıdır. Yerleşim alanlarının burada toplanıp, büyüdükçe etrafa yayılarak genişlemesi ise bize Lazkiye’den göç eden Suriye Araplarını işaret eder. Bunları neden anlatıyorum? Kentlerin gerçek ruhunu anlayabilmemiz için ilk yerleşim noktaları çok önemlidir. Her ne kadar dağılıp büyüseler de; merkez noktalarında hala o ‘‘ilk yerleşenlerin’’ uzantıları, adetleri, gelenekleri ve kültür karakteristiğini devam ettiren izleri bulabilirsiniz. Bizde de durum aynen böyledir. Bahçe Mahallesi, günümüzde artık koca bir metropol hayatı ortasında kaldığı halde, şark izlerini hala fazlasıyla taşır. Görmeyi bilirseniz tabii… Misal; ara sokaklarda yürürsünüz, kapısının önünde kaldırımda oturmuş yaşlı teyze, sokakta oynayan torununa şöyle seslenir: ‘‘Va-faaa! Va- faa!’’ (çocuğun adı Vefa’dır) … ‘‘Yapma öyle; düşe-rrr-sin!’’ … İki saniye durduktan sonra ekler: ‘‘ye-rr-e!’’… ‘R’ harfini ve heceleri aşırı bastırarak konuşurlar… Çocuk ‘‘yere’’ düşermiş; başka nereye ‘düşülürse’ artık!  


Konudan uzaklaşıyoruz. Tamam tamam, döndüm! Bu yat limanı olarak bildiğimiz mekânda Dağ-Tenis kulübü ve yüzme havuzunun bulunduğunu; dalga kıranın yan tarafında da, deniz doldurularak yapılan çok güzel spor tesislerinin olduğunu ekleyeyim. Zamanında, okuldan kaçan arkadaşlar(!) hep bu tesislerde toplanırdık; pardon toplanırmış! Toplanmışlarmış! Neyse! … Tesislerin yanında çok da nefis bir şekilde denize girilebiliniyormuş! Çocukluk yıllarım; Aah ahh! Ha, ne diyorduk? Yat limanı, barındırdığı kulüp sayesinde hali vakti yerinde insanların uğrak yeri oluyor. Arz-talep denklemine göre fırsatçı girişimciler lüks mekânlar açıyorlar, birinci sınıf mağazalar falan; hep burada toplanıyor. Dolayısıyla bu şirin yat limanında dolaşan insan profili garip bir mozaik oluşturuyor. Nasıl oluşturmasın? Bir yanda okul kıran piç tayfa, bir yanda sosyetik tipler, lüks arabalar; diğer yanda balıkçılar, emekçiler… Bir yanda demirlemiş milyonluk yatlar; yanlarında bağlanmış balıkçı motorları, kayıklar… Tam bir curcuna! Teknelerden dökülen çöpler; sızan yağ, mazot… Balık-ekmekçilerin dumanı tüten şahane kokuları… Bununla birleşen yoğun anason ve bira kokusu… Lüks arabasını caddeye park edip -zenginler kulübüne- salınarak yürüyen iyi giyimli, temiz yüzlü arkadaşlar ve tam zıddı -balıkçı barınağı- yönüne ilerleyen; üstü başı dağılmış öğrenciler, manitasının elini sıkı sıkı tutan gençler… İskele çevresi banklar zapt edilmiş; boş yakalayan çökmüş. Diğerleri az berideki çimenlere yayılmış, palmiye gölgelerinde budanmış bodur çalılar altında gizliden içiyorlar. Yüksek sesli iğrenç fantezi müzikleri çalıyor teknelerden; hemen yanı başından geçen ana caddenin trafik gürültüsünü bastırıyor. Seyyar satıcılar gayet rahat dolaşıyorlar o zamanlar; simitçisi, mısırcısı, pamuk şekercisi… Tüm bu curcuna, hareketlilik, güzel/kötü kokular, gürültü ve sınıfsal farklar tek bir şeyin gölgesinde kalıyor. Pis de koksa; durgun da olsa ‘‘deniz’’ her şeyi bastırıyor…


İyi de neden hala asıl anlatmak istediğim mevzuya giremiyorum?


Affedersiniz!


Bu aralar bir haller oluyor bana, söyleyeceğimi unutuyor ya da tekrarlıyorum sürekli. Zaman bolardığı vakit dedim ki, daha rahat okuyacağım, daha çok yazacağım. Nerdee? Hey yavrum hey! Kafam dağılıp gidiyor. Bilen bilir; devam etmekte olan bir öyküm var. Savaşa bir çocuk gözüyle bakmaya çalıştığım. Fena da gitmiyor hani. Epeyce yol aldı, şimdilerde dinlenme halinde. Tıpkı hikâyede anlattığım olayların şimdiki dinlenme(!) hali gibi… Bir an geldiğinde patlayacak mutlaka. Bir an… O ‘‘bir an’’ gelecek mi; göreceğiz…


‘‘İyi de toparla artık!’’ dediğinizi duyar gibiyim. Keşke toparlayabilsem! Keşke ‘‘İlhan dayı’’ gibi olabilsem! Keşke…


Şimdi: 


Vakti zamanında, (doksanlı yılların başları) bahsettiğim balıkçı barınağı önünde; kâh balıkçıların ağlarını tamir ederek, kâh tekne temizleyerek hayatını idame ettiren bir abimiz olan ‘‘İlhan dayıdan’’ birkaç hikâye anlatayım. Kırlaşmış sakalları, kısacık beyaz saçlarıyla, şaraptan ses telleri çatlamış, gözlerine ve yüzüne şarabın kırmızısı durmuş İlhan dayıdan. Üstünde aylardır giyilmekten paçavraya dönen pantolon ve her zaman kollarını sıvayarak giydiği kot gömleği… Üzerinden taktığı eskimiş askılık altından, her daim yaka cebinde Bafra Sigarası gözüken İlhan dayıdan… Elleri aşırı titremesine rağmen çuvaldızı kullanmadaki mahareti gerçekten dikkat çekiciydi; her konuya verebilecek bir cevabı olması da… Fakat namının yürümesindeki asıl faktör; anlattığı hikâyelerdi. Bu hikâyelerle hatırı sayılır bir izleyici kitlesi oluşturmuştu kendisine. Tam bir meddahtı ve bir tür orta oyunu sergiliyordu anlayacağınız. Biz de okula gitmeyi tercih etmediğimiz zamanlar giderdik ziyaretine. Ne vakit gitsek, önünde toplanmış üç beş kişi mutlaka olurdu. Gelenlerin kimisi sigara, kimisi şarap; artık ne denk getirirse hediyesiyle gelirdi. 

Üstümüz başımız perişan halde, okul saatinin bitmesini bekliyoruz; eve zamanında gitmek lazım. Kuraldır… Okul kırıldığında eve zamanında gidersin! Çekişmeli bir ‘‘tek pota’’ basket maçı yapılmış; dönme saati geldiğinde -yolumuz üstündeki- barınağa uğramadan gitmek büyük kayıp olacaktır. İlhan dayı gene çökmüş çimenliğe, toplamış koca balık ağını tamir ediyor. Şarabını ağ yığını altına saklamış, arada çekip; çatallı sesiyle bir şeyler anlatıyor gene. Yaklaştığımızda önündeki kalabalıktan şen kahkahalar yükseliyor. Kimisi yere çömelmiş, kimi bankta oturduğu yerden katılıyor muhabbete. Delikanlının biri öyle bir sarmış ki manitasını; bıraksa kaçacak! Kızcağız gülemiyor bile! 


Elleri kolları sürekli oynayarak; adeta tekrar(!) yaşayarak anlatıyor İlhan dayı:


‘‘Sene altmış sekiz yeğenim! Bizim mahallenin gençleriyle sığırcık avına gitmişiz… Hepimizin omzunda vinçıstır!’’ 

–Winchester manivelalı tüfekten bahsediyor; sığırcık avı ve bu tüfek!-


‘‘altımızda Jawa motorlar… Sürüyoruz Karaduvar’a…’’

–Karaduvar Mersin’de av yapılması mümkün olmayan bir mahalledir-


‘‘Gidiyoruz gidiyoruz bitmiyor… İki saat sürdükten sonra geliyoruz ormana…’’

–Böyle bir ormanın olmadığını söylemeye lüzum görmüyorum! Bahsettiği mahalleye ulaşım, şehrin her yerinden on dakikadır; en fazla!-


‘‘Bizim ayı Şevki hayvan gibi gürültü yapıyor… Dönüp -şşştt!- diyorum ayıya… Şevki’ye karşıdaki ağacı gösteriyorum… Sen de bir milyon… Ben diyeyim iki milyon tane sığırcık! … Ağaç görünmüyor… Hayvan doğrultuyor tüfeğini; hepimiz pusmuş bekliyoruz… Basıyor tetiğe; Çıt! … Çıt! … Çıt! … Ateşlenmiyor tüfeği ibnenin! Diyorum -ver lan şunu, bir bakayım…- Tüfeği alıp dipçiğini yere bir iki vurdum anliyonmu; namluyu çevirip içine iki üfledim… Dedim bi bakayım hele; gözümü bi dayadım ağzına, ananı skiim saçma geliyor!!! Hemen namluyu çevirdim ağaca; yarısı döküldü sığırcıkların!’’


El kol hareketleriyle anlatırken, olayı gerçekten yaşıyordu. Millet henüz kahkahasını bitirmeden o hemen ekliyordu:              


‘‘Sene altmış sekiz yeğenim… Limanda çocuklar dedi ki -İlhan abi gel kayıkla açılcaaz… Balığı kaldırcaz gel! Peki! … Gidelim bakalım! … Şimdi bunlar almışlar yanlarına şnorkel, palet, zıpkın falan dalacaklar sözde… Baya bi açıldık; çapayı attı ayı Şevki!’’   

-Şevki’ye özel ilgi duyduğu kesin!


‘‘Bunlar atladılar denize, ben kayıkta bekliyorum… Piyizleniyorum yavaştan anliyonmu… Üç dakka sonra çıktılar geri. Lan n’ooldu! Hani balıklar? Diyolar ki yok balık malık! Nassı yok? Vardı yoktu derken bi daha dalıyo ibneler… Sonra bi daha, bi daha… Yok! … Ben bi şişe şarabı bitiriyorum tabii bu arada; bırakır mıyım ayıya! … Neyse, şarap da bitti ya, diyorum bunlara -tutçaanız fareyi skiim, çıkın lan! Bakın şimdi size nassı balık getiriyorum… Ayı şnorkeli uzatıyo bana; siktir lan diyorum! Acemi! … Bi dalıyorum, altmış metre dikine; seksen metre paralel yüzüyorum suyun içinde! Biraz da fazla içince yoruluyorum ya; dedim dinleneyim biraz… İçim geçivermiş azcık! Ne kadar sürdüyse artık, kayıktakiler umudu kesmiş heralde… Gidiyorlar! Aşağıdan görüyom bunları, ibnelere bak! Neyse, dipten yüzerek yakalıyom bunları anliyonmu… Kayığın altından sessizce gelip; bi -CÖHH!- dedim… Hepsi gizli sarılık oldu!’’

-Gizli sarılık nedir yahu!


Kalabalık daha da artmaya başlıyor; laf yetiştirmeye çalışanlar, sessizce dinleyen tipler… Tabii İlhan dayının nevale de kalabalıkla beraber çoğalırken, gazeteye sarılmış şişeleri artık saklayamıyor. Anlattığı hikâyeler de tam gaz devam ediyor. ‘‘Kıbrıs’a yüzerek gidip gelmesinden’’ tut; ‘‘Mersin’den attığı oltanın, Kıbrıs’ta birinin kulağını koparmasına’’ kadar! İki öykünün birinde mutlaka bir ‘‘Vinçıstır!’’ ve hepsinde bolca ‘‘sene altmış sekiz yeğenim!’’ var…


Bir tane daha dinleyip gideceğim artık eve…


‘‘Sene altmış sekiz yeğenim… Bu motorlu kamışlar falan yeni yeni gelmeye başlamış…’’

-oltadan bahsediyor…


‘‘Bu conilerden falan buluyor millet, burda yok öyle şeyler… Coniler işte Yaa… Amarikalılar yok mu? Onlar! … Dalga kıranda olta atıyoz. Yanımıza bi tane herif geldi, çıkardı bu motorluyu. Bi fırlattı, kurşun suya düşmek bilmedi; gidiyor ha gidiyor… Bizim ayının ağzı açık kaldı tabii. Yoh artık falan diyor. Dedim n’ooldu laan! Abi görmüyonmu diyor bana! Hayırdır lan düdük dedim. Sen ver bakalım şu oltanı bi. Olta dediysem, tahta parçasına sarılmış misina işte. Aldım bunu, parmağıma doladım başladım çevirmeye. Çevirdim çevirdim, yandaki kerizde izliyo artiz… Bi fırlattım Allah ne verdiyse anliyonmu? …’’

-elini kaşının üstüne koyarak uzaklara bakar gibi yapıyor.


‘‘kurşun gidiyor, yandaki bozuluyor baya tabii… Renk de vermiyor ha! Dönüyor önüne. Neyse biraz bekliyoruz, ayı şarap getirmiş; içiyoruz falan. Olta hafif hafif oynamaya başlıyor. Lan diyorum, aha vuruyor! Misinaya bir asılıyorum gelmiyor. Bi daha deniyorum yok. Ulan sen mi-ben mi deyip bir asılıyorum; -LAAPS!- düşüyor ayağımızın dibine… Ney? Yavru balina! …’’


Tam o esnada kalabalıktan ‘‘yook artık!’’ falan sesler gelmeye başlayacağı anda İlhan dayı yapıştırıveriyor öykünün son sözünü yavru balinanın(!) ağzından: 


‘‘Oha bee İlhan dayı! … Böyle de çekilmez ki! …’’  


***


Sağlıcakla kalın...

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış