KAYGUSUZ ABDAL VE DOLABNAMESİ


 KAYGUSUZ ABDAL VE DOLABNAMESİ
 
Yıınus tarzı söyleyişe kendi şahsiyetinden bir renk katmaya muvaffak olan diğer mühim bir şair Kaygusuz Abdaldır.
Bir XIV. asır sonu ve XV.asır başı  şahsiyeti bilinen Kaygusuz, bir bakıma Anadolu'daki Alevi - Bektaşi edebiyatının da ilk şairlerindendir.
Kaygusuz, yine Bektaşi an'anesinin kendisine büyük ehemmiyet verdiği XIV. asır erenlerinden Abdal Musa'ya mensuptur.  Piri, Abdal Musa’yı derin bağlılıkla seven ve bu sevgisini şiirlerine işleyen Kaygusuz da yine abdal payesi almıştır. An'aneye göre Kaygusuz'un asıl adı Gaybi'dir.
Ona kaygusuz adını, birçok kerametlerini görüp hayranı olduğu, Abdal Musa vermiştir.
 Menkıbeler, Kaygusuz'u Antalya Beyliğine, bağlı Alanya (Alaiye) sancağı Beyinin oğlu göstermektedir.
Buna göre Kaygusuz Alaiye'de doğmuş, Sultan İkimci Murad devrinde yaşamış ; uzun müddet Anadolu'da, Rumeli'de dolaşmış ; menkıbeye göre, kendisine bir geyik şeklinde görünerek onu kendi dergahına çeken, piri,
Abdal Musa'ya müridlik ve halifelik yapmış ; Hicaz'a ve Mısır'a gitmiş ve büyük bir ihtimale göre Mısır'da ölmüştür.
Kaygusuz'un, piri Abdal Musa'yı önce geyik şeklinde görüp onu okuyla vurduğu, sonra  vurduğunun
Abdal Musa olduğunu anlayınca, onun sadık müridi olduğu şeklinde bir menkıbe vardır.
Onun bu macerasiyle ilgili bir keramet hadisesi de,Şeyhi Abdal Musa’nın ağaçlara ve taşlara sema ettiren ermişliğidir:
 Oğlu Gaybi"nin Abdal Musa’ya intisabını iyi karşılamayan Alaiye Beyi, Tek., Beyi'ne baş vurarak
 oğlunu bu adamdan kurtarmasnı ister.
Abdal Musa’nın, gönderilen elçiyi kerametle parçalatmasına içerliyen Teke Beyi, Şeyhin üzerine asker yollayarak
onu tutturup ateşte yakmaya karar verir.
Abdal Musa birkaç yüz müridiyle ve yollarda sema' ederek hazırlanan ateşin üzerine yürür.
 Onlar yürürken yolda ağaçlar ve taşlar da onlarla birlikte sema' ederler. Yine sema" ederek içine girdikleri ateşler söner.
Siyah bir canavar şekline giren Teke Beyi'nin ruhu, Musa’nın bir dervişi tarafın ·dan öldürülür.
 Bütün bu kerametleri yakından görüp anlayan Alaiye Beyi de oğlunun Abdal Musa’ya intisabına, artık engel olmak istemez.
Eski Türk - şaman inanışından geniş çizgiler taşıyan bu menkıbe, Bektaşi tarikatine mensup Türkler arasında eski inanışlardan kalan  "taşları, ağaçlan yürütmek, "fena ruhları siyah yılanlar şekline sokmak"gibi hatıraların yaşadığını gösterir. İşte, hayatı etrafında böyle menkıbeler bulunan Kaygusuz Abdal (ona isnad olunan şiirlerine göre) ilk Anadolu asırlarının, Yunus Emre'den sonra,şiirlerini bilhassa zeka çizgileriyle ve bir inanış serbestliğiyle
söyleyen, kuvvetli bir halk tasavvuf şairidir.
Kaygusuz'un şiirlerinde, onları Yunus'un şiirlerinden ayırd etmemizi mümkün kılan üslup hususiyetleri vardır.
Bu şiirler, samimi, lirik, zeki ve derin bir heyecan mahsulü söyleyişlerdir.
Şiirlerin dilinde dikkate değer ve çekici bir sadelik görülür. Bu şair, bilhassa serbest düşünüşlerini, bazan
cesur bir zekâ diliyle söylemekten çekinmemiştir.
 
Nihad Sami Banarlı
Resimli Türk Edebiyatı Tarihi
 
İkincisi Kaygusuz Abdal’ın Kaside-i Dolabnâme’sidir. Menâkıbnâme’ye göre Kaygusuz Abdal, bu kaside’yi Hac’dan dönüşü esnasında Âsi Suyu üzerinde kurulu bulunan, fakat döndürülemeyen Su Dolabı için söylemiştir.
Kaygusuz Abdal, 40 dervişi ile Hac farizasını ifâ ettikten sonra, Anadolu’ya şeyhi Abdal Mûsâ’ya gelmek üzere yola çıkar. Şam’a gelir. Şehre girmezler. Halid bin Velîd ve Baba Amr orada yatardı.
Ziyaret ederler. Oradan Kal’a-ı Humus’a gelirler. Âsi Suyu üzerine konup otururlar. Âsi Suyu’ndan Humus Kalesine su çıkarılacaktı.Humus kalesi ise yüksekti. Bu bakımdan su çıkarmak için büyük ve ağır bir dolap yapmışlardı
Dolab yapılır, Âsi Nehri üzerine konur, fakat Dolab dönmez.Meğer ki bu dolabı yapan kişi Nasranî imiş.
 Usta, Dolab’ın dönmeyişinden dolayı çok üzülmüştür.
Bu sebeple Dolab’ın dönüş şekli Menâkıbnâme’de geçtiği şekliyle şöyledir:
“İsâ b. Meryem, Mûsâ Kelimetu’llah ve Hz. Davud hürmetine dönmesi için Dolab’a and verilir:,
Ya Dolab! Hz. İsâ hürmetine dön! Dolab dönmez, bu sefer,
Ya Dolab! Hz. Mûsâ hürmetine dön! Dolab yine dönmez. Nihayet,
Ya Dolap! Hz. Muhammed hürmetine dön derler ve Dolap hemen durduğu yerden hareket edip, su üzerinde dönmeye başlar,
Bunu gören Hristiyan usta, İslâmiyetin büyük bir din olduğunu kabul ederek Müslüman olur. 
 Bu yüzden de dolap; Muhammedî Dolab adını alır. Haber etrâfa yayılınca, herkes bu dolabı görmeye gelirler.
Görenlerin kalbinde dolabın iniltisi başka bir tesir bırakıyordu.
Dolabnâme’deki bu serüveni Kaygusuz, bir su dolabının iniltisinin meydana getirdiği tesiri de şöyle dile getiriyordu.
"Niçin yüzünü dâima suya sürdüğünü, bağrının niçin delik ve gözlerinin niçin yaşla dolu olduğunu, bu kadar zahmeti niçin çektiğini” sorar. Dolap şöyle cevap verir:
“Ben yüce bir dağda ulu bir ağaç idim. Dallarım göklere ulaşırdı. Kuşlar, kumrular budaklarımda yuva yapardı. Birgün bir şahıs gelip nacağı saldı.Bağrıma kemend takdılar, sokak sokak dolaştırdılar.
O zamanda beri ben dost! Diye inilerim. Felek bal tattırdığı herkese sonunda zehir sunmamış mıdır?
Süleyman, İskender, Kayser, Kisra, Sam sonunda yok olmadılar mı?”
Kaygusuz, neticede insanın ancak Allah’ın fazlına dayanması gerektiğini söyliyerek şiiri bitirir.
Kaygusuz’un bu Dolap kasidesi; kâfiyeleri ayrı, sualli-cevaplı iki kasideden müteşekkildir.
Biri11, diğeri 28 beyittir. Vezni mefâîlün/mefâîlün/ feûlündür. İmâlesi pek çoktur.
Birinci Kaside, Kaygusuz’un Dolab’a hitabı şeklindedir.  İkinci Kaside ise, Dolab’ın Kaygusuz’a cevabıdır.
Bu eser, dini-tasavvufi Türk edebiyatı’nda aynı zamanda bir Dolabnâme türünü de beraberinde getirmiştir.
Bu sebeple bunun ayrı bir değeri vardır. Ayrıca bu eser, bir ağacın devriyye tarzı, başından geçenleri ihtiva eden bir sergüzeşt hayâtıdır.
Şiir son derece şâirâne ve hakimânedir. Eseri aynen vermeye çalışalım:
 
Kaygusuz Abdal’ın Eserlerinde‘Su’ Motifi
 
Kaygusuz Abdal’ın eserlerinde suâb, mâ, rahmet, merhamet, yağmur, mevc, deniz, balık, bulut, hasret, gözyaşı, şifâ, katre, nutfe, umman” gibi mefhumlarla ifade edilmektedir.
Bu cümleden olarak onun eserlerinde geçen bu su ile ilgili mefhumları şu noktalar ile sınırlamak mümkündür:
A. İnsan Vücudunun Teşekkülündeki Su,
B. Kaside-i Dolabnâme’ deki Su,
C. Balık-Öküz (Deniz-Kara) Teşbihindeki Su,
D. Atasözleri ve Deyimler’de İfade Edilen Su vb.
Şimdi bunları Kaygusuz Abdal’ın eserlerinde geçen metinlerin ışığında kısaca ele almaya çalışalım.
A. İnsan Vücûdunun Teşekkülündeki Su
Kaygusuz Abdal, Divan’ında insanın “Bir katre meniden”, Mesnevî’sinde “Bir katre sudan”,
Vücûtnâme’sinde “nutfe ve kan pıhtısından” yaratıldığını ifâde eder (Divan, Mr., v. 318a; Birinci
Mesnevî, Mar., v. 77a; Vücûdnâme, v. 3a-b.). Bu tezini Kur’an’dan âyetler getirerek delillendirmeye çalışır.
Demek oluyor ki, insanoğlunun yaradılışında var olan “su”, Kaygusuz’da; “meni, su, nutfe, kan pıhtısı” ile ifade edilmektedir.
Zira Allah, “Biz her şeyi sudan halkettik” demiyor mu? Öyle ise insanın yaradılışı su ile başlar ve devam eder.
Nasıl ki yeryüzünün ¾’ü su ise, insan vücûdunun da 2/3’ü sudan ibarettir
Kaygusuz Abdal, Vücûdnâme adlı eserinin başında insanın yaradılışını, ana rahmine düşen nutfeden itibaren ele alarak,
Mü’min Sûresi’nin 12-14 âyetlerini de delil olarak getirir:
“-And olsun biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu sarp ve metin bir karargâhta bir nutfe yaptık Sonra o ‘nutfeyi’ bir ‘kan pıhtısı’ hâline getirdik, derken o ‘kan pıhtısı’nı bir çiğnem et yaptık; o bir çiğnem eti de kemiklere , bilahare onu başka yaradılışla inşa ettik.
Sûret yapanların en güzeli olan Allah’ın şânı bak ne yücedir.”
Kaygusuz Abdal, ana rahmine düşen bu nutfenin yedi seyyâre tarafından nasıl terbiye edilişini ve vücuda gelişini, ayrıca bu insan vücudunun  “anâsır-ı erbaâ” ile olan alâkasını detaylı bir şekilde anlatır.
Öyle ise kısaca konumuzla ilgisi bakımından “anâsır-ı erbaâ”nın (toprak, su, yel, ateş) geçtiği metinleri vermeye çalışalım:
 
Sen nesün şöyle mücerred söylegil
Nitelüğünden bize şerh eylegil
Sen heman od u yil – toprak – su mısın
Dahı nesnen var mı heman bu mısın (Gülistan, Mar., v. 89b.)
 
Ten toprag-ıla su od u yil dür
Yokdur şebâti gül ki misâldür (Mesnevi, Mar., v. 131b.)
 
Bu suret tertibine yokdur sebât
Bu ki degül ab u ateş hak u bâd   (Gülistan, Mar., v. 180a.)
Yukarıda da görüldüğü gibi Kaygusuz Abdal’ın eserlerinde (manzum+mensur) “anâsır-ı erbaâ” önemli şekliyle geçmektedir. İnsan bedeni bu dört unsurdan vücûd bulmuştur. 
Yine Kaygusuz Abdal bu durumu Mesnevi’sinde şöyle anlatır.
 
Âdemün vücûdı bir şehirdür.
Dört türlü cevherden bünyâd olmışdır. (toprak-su-ateş-yel)
Bu vücûd dürlü cevherden müteşekkildür
. O da; kemük, sinür, damar ve deri bu dörü ata canibindendür.
 Amma ilük, kan yag ve kıl ise ana canibindendür.
Ve bu şehrün 12 burc u bedeni ve 12 kapusı vardur.
 Bu kapular bâzan açılur, bâzan da kapanur
 
. Âdemün vücudunda tamam 777 mahallesi vardur ki sinir’lerdür.
Üç yüz altmış altı çarşı’sı vardur ki kemik’lerdür.
444 çarşısı yaz-kış akar, damar’lardur, kesilmez.
Bu şehrün ortasında bir punar vardur ki
bu şehrün cümle yerine su oradan gider ki o da yürek ve ciğerdür.
Kaygusuz bu hususu manzûm olarak da şöyle ifade eder:
 
Görürem bu ulu şehr-i mu’azzam
Ona nisbet degül ne Mısru ne Şam
Yidi yüz yitmiş yididür mahallesi
Âleme tolmış ol şehrün kavgâsı
Üç yüz altmışaltı çarşudur bâzâr
Her neki vardur cihanda anda var (Mesnevî, Mar., v. 79b-80
 
B. Kaside-i Dolabnâme’deki Su Motifi
Buradaki dolap tabiri, “su Dolabı”dır. Bundan dolayı da adı Dolabnâme olmuştur. Burada “su dolabı”nın aşağıdan yukarıya su çekerken iniltisi, Hakk’ın nimetini Hakk’dan alıp, halka veriş sesidir.
Allah’ın verdiği nimetlere şükür sesidir.
Devâmlı su çekerken durmayan dolabın iniltisi,hasta kişinin Rabbından şifa dileyişinin; “duâmı kabûl eyle Yârab!” deyişidir.
Dolabın dönüşü, onun Rabbına karşı olan kulluk görevini ifâ ederken gece-gündüz demeden, hem dünya, hem de ahiret için çalışan mürşid-i kâmil’in ibâdetidir.
Dolap, burada yerden aldığı suyu herkese eşit olarak dağıtır, meyveleri, sebzeleri, kuşları, kurtları vb. bütün canlıları sular, onlara yeni bir hayât verir. Dolap da, susuz dönmez. Çünkü onun vazifesi su dağıtmaktır.
Suyun ise, Dini-Tasavvufi Türk edebiyatında önemli yeri vardır.
Su temizleyici, yaşatıcı, can verici, kuşatıcı, saflık yönleriyle bilinir.
Dolapla ilgili olarak bu bilim dalında önemli manzum ve mensur eserlere rastlıyoruz.
Bilhassa Yûnus Emre’nin Dertli Dolab’ı ile Kaygusuz Abdal’ın
Kaside-i Dolabnâme’si; iyi bir Müslümanın, yâni insan-ı kâmil olabilmenin, zahmetini, çilesini, sabrını, zerafetini ve zaferini dile getirirler.
 
 
Kasîde-i Dolab
 
Su’al itdüm bugün ben bir dolaba
Didüm niçün sürersün yüz bu âba
 
Neden bagrun delükdür gözlerün yaş
Sebeb nedür sataşdun bu ‘İtâba
 
Karârun yok gice gündüz dönersün
Dökersün derdlü gözlerden hûn-âba
 
Elif kaddün bükülmiş çenge dönmiş
İnildüni düzeltmişsün rebâba
 
Gözün yaşı revân oldı seher-gâh
Giceler varmadun bir lahza hâba
 
Niçün feryâd-ile zârı kılursun
Meger derdün senün gelmez hisâba
 
İnildünden delindi derdlü bagrun
Figanundan ciger döndi kebâba
 
Nice virdi haber sana bu devran
Ki derdün defteri sıgmaz kitâba
 
Ne cevr itdi sana bu çarh-ı gaddâr
Ki devr içre düşübsen bu ‘İtâba
 
Duhânundan boyandı göge gökler
Firâkundan kara yirler türâba
 
Su’al itdüm dolabu döndüginden
Dönüben çün dolab geldi cevâba
 
   
Dolabı Cevabı                    
 
Dolab eydür eyâ çeşmüm çerâğı
İşitmege cevabum aç kulağı
 
Benüm budur sorarsan ser-güzeştim
Ki ben yaylar idüm bir yüce tagı
 
İrişmezdi boyuma altmış arşun
Belüme dahı on âdem kucagı (kuşağı)
 
Geçürmişdüm serâdan göklerümi
Süreyyâ’ya yitürmişdüm budâğı
 
Tokuz ay derneşüb bin dürlü kuşlar
Budagumda tutarlardı otagı
 
Öterdi Tûti vü Kumri vü Dürrâc
Geçürdüm bir zaman (ben) niçe çağı
 
Hevâ Murg-ı kebûter bagun gezerken
Örilmiş ‘ömr kuşunun tuzağı
 
Kazâ irdi meger dest-i kaderden
Ki bir şahs irişüb çaldı bıçağı
 
Yıkılup yatdum ol dem yüzüm üzre
Kırıldı kalmadı budum budagı
 
Delüp boynuma takdılar kemendi
Sürüdiler dolandum her sokagı
 
Nice müddet sokaklarda yüzime
Gelüb giçen basarlardı ayagı
 
Yidi Eyyüb-veş bagrumı kurtlar
Ciger-kânun döker çeşmüm kapagı
 
Zekerriyâ gibi biçüb belümden
Dolab içün düzetdiler yaragı
 
Temür mıhlar dokunub yüregüme
Kazâ dest-i ile çarhun çomagı
 
Dolab oldum gice gündüz dönerem
Su üstinde tutar oldum otagı
 
İnilerüm dün (ü) gün dost diyüben
Gözüm yaşı sular bustânı bağı
 
Kime dost oldı devrân bu cihânda
Ki sonra olmadı anunla bagı
 
Felek kime tadurdı bir kaşuk bal
Ki sunucu sunar tas-ıla agu
 
Süleymân’un sürerdi tahtına yil
Kara topraga koymışdur yatagı
 
Sikender kim cihânı Kâf – ber-Kâf
Tutub hükmine sürerdi yasagı
 
Girüp zulmetde ister âb u hayvân
Dolu zehr ile sundılar bayagı (âb u hayvân)
 
Cihanda varlıgı başdan başa hep
Fenâ yurdı durur mihnet ocagı
 
Kanı Rüstem kanı Husrev kanı Sâm
Belürmez birünün ucı bucagı
 
Bekâ yurdı degüldür ki bakasun
Fenâ ehli tutar bunda otagı
 
Bu dünyâ bir büyûtu’l-’ankebût’dur
Pes ol oldı megeslerün duzâgı
 
Olublar (Alâi) Gaybî bunda tekye kılan
Hak’un fazlı durur ancak tayagı
 
Sabır seccâdesün ki altına salmış
Tevekkülde kuşanmışdur kuşagı
 
Sözini Kaygusuz ‘ârife söyle
Ne bilsün şekkeri tana buzağı2*
Baba Kaygusuz Sultan
 
Kaygusuz’un bu kasidesinde; hem Kaygusuz hem Gaybî hem de asıl adının kısaltılmış şekli olan Alaî geçmektedir.
Bizim kanaatimize göre Alaî (Alâyî) kelimesi Alaaddin’in kısaltılmış şeklidir.
Seyfeddin, Şemseddin, Bedreddin gibi isimlerin Seyfî, Şemsî, Bedrî olarak kısaltılması gibi, Alaaddin de Alâî (Alâyî) olarak kıslatılmıştır.
Ayrıca kafiye ve veznin de bu kısaltmada âmil olduğu âşikardır.
Buna göre Kaygusuz Abdal’ın asıl adı. Alaaddin Gaybî’dir.
Bu kaside, Kaygusuz, Gaybî ve Alâî imzalarını birarada taşıması itibariyle, böylece kendisinin asıl ismini de bildirmiş olması bakımından bizim için son derece önemlidir.
C. Balık-Öküz Teşbihinde Su
Kaygusuz Abdal; balık ve öküzü, deniz ve kara (su toprak) olarak vasıflandırır. O, Gülistan adlı manzûm eserinin başında dünyanın yaradılışını kısaca şöyle anlatır:
“Öyle bir zaman idi ki kâinat yoktu.
Her sıfat zât içinde gizliydi.
İnsan vücûdu da yoktu.
 Âlem ve insan hepsi birdi.
İkilik yoktu; her şey, yer ve gök hazine içinde bir su” idi.
Allâh, önce Mustafa’yı yarattı.
Onun cânı, canların ilkidir.
Cihân Mustafa’nın canında sır idi.
Allâh (Mustafâ’nın Cânında) bu cevhere
bakınca, cevher dirildi ve bütün cihân meydana geldi.
 Önce su oldu, aktı; denizler ve karalar meydana
Denizin buğusundan felekler ve feleklerin içinde melekler yaratıldı.
 Cihân istikâmet tuttu ve her mekân yerli yerinde düzeldi…
Dünya önce denizle doluydu. Bu hâl elli bin yıl devâm etti…”
 şeklinde devâm eder.
 
Kaygusuz Abdal’ın Eserlerinde ‘Su’ Motifi
Dr. Nurettin Demir Hacettepe Üniversitesi
 
GELENEKSEL TÜRK SANATINDA VE
EDEBİYATIMIZDA SU Ankara 2013 Aski
Prof. Dr. ABDURRAHMAN GÜZEL
Başkent Üniversitesi Eğitim Fakültesi
 
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış