MENKIBE-İ AHMED YESEVÎ


   MENKIBE-İ AHMED YESVÎ
 
O Türkistan’ın Sayram şehrinde doğdu,
Türkistan ufkuna güneş gibi ağdı.
 
Babası Hazreti Ali’nin ahfadıydı,
Şeyh İbrahim diye, bilinirdi adı.
 
Gevher Şehnaz adında bir kızı vardı,
Ahmed henüz yedi yaşında kadardı.
 
Babası İbrahim vade yetti, öldü,
Ardında Şehnaz’la Ahmed yetim kaldı.
 
Ahmed daha çocuk yaşlarından beri,
Gösterirdi nice sırlı tecellileri.
 
Sırdaşı idi Hızır Aleyhisselam,
Buluşurlar sık sık, ederlerdi kelam.
 
Hazreti Peygamber ve sahabeleri
Bir muharebeden dönerlerken geri
 
Ashabı- ı kiram çok aç kalmış idiler,
Gelip Peygamberden taam dilediler.
 
Peygamber dua edip Hak’tan diledi.
O anda Cebrail yanlarına geldi.
 
Cennetten bir tabak hurma getirmişti,
Fakat hurmalardan biri yere düştü.
 
Cebrail dedi ki:
“Bu hurma sizin ümmetinizden,
Ahmed Yesvî adlı Birinin kısmetidir.”
 
Sahabeden bir Arslan Baba var idi,
Ahmed-i Muhtar’a sadık bir yâr idi.
 
Peygamber çağırıp onu huzuruna,
Bu hurmayı verip, şöyle buyurdu ona,
“O ümmetimin zübdesidir, onu gör,
Nerde bulursan bu hurmayı ona ver.”
 
Nasıl bulacağını talim eyledi,
Onunla meşgul olmasını söyledi.
 
Peygamber’in duası bereketine,
Arslan Baba yaşadı yüzlerce sene.
 
Her gittiği yerde hep onu aradı,
Emaneti teslim etmekti muradı.
 
Dört yüz sene zaman geçmişti aradan,
Geldi Yesi şehrine şeyh Baba Arslan.
 
Ahmed’i mektebe gider iken buldu,
Selam verdi, Ahmed selamını aldı.
 
Ardından Baba’ya şu suali sordu,
“Ey baba bana bir emanetin vardı”?
 
Arslan Baba şaştı, sorulan suale,
Hayret edip kaldı bu acayip hale.       
 
“Ey çocuk nereden bilirsin sen bunu?”
Dedi;” Bana Allah’ım bildirdi onu.”   
 
Arslan Baba da ona adını sordu,
O çocuk “Ahmed diye karşılık verdi.   
 
Baba, emaneti ona teslim etti,
O’nu İlahî makamlara iletti.
 
Bir sene sonra da orada öldü,
Cenazesi Yesi şehrine gömüldü.
 
Bunun üzerine Buhara’ya gidip,
Yusuf Hemadani’ye intisap edip,
 
Onu bir mürşid-i pir-i zaman seçti,
O ölünce yerine kendisi geçti.
 
    YESEVÎ ADINI ALIŞI
 
Şeyh Arslan Baba’nın irşadı ile
Ve dahi Allah’ın imdadı ile
 
Ahmed’in şöhreti çabuk yayıldı,
Ahmed çocuk iken bir şeyh sayıldı.
 
Sevenleri günden güne çoğaldı,
Büyük şeyhler arasında yer aldı.
 
İlim, irfan merkeziydi Türkistan,
Hükümdar Yesevî vardı o zaman.
 
Bu Türk Hükümdarı avı severdi,
Sık sık avlanmaya dağa giderdi.                  
 
Kara-çuk dağına av için, gitti,
 Dağ onu avlanmaktan men etti.
 
Dağ çok girintili ve çıkıntılıydı,
Öfkesine kapılıp nefsine uydu.
 
Kara-çuk ortadan kalkmalı dedi.
Toplayıp evliyayı, şöyle söyledi.
 
“Dua edin kalksın bu dağ ortadan,”
Veliler niyaza durdu o zaman.
 
Üç gün geçti dağ ortadan kalkmadı,
Yer bulmadı velilerin maksadı.
 
Sebep nedir diye fikir yordular,
Aramızda kim yok diye sordular.
 
Şeyh İbrahim oğlu Ahmed yok idi,
O zamanlar Ahmed bir çocuk idi.
 
Hükümdara durumu ilettiler,
Ahmed’in celbini rica ettiler.
 
Hükümdar Yesi’ye ulak gönderdi,
Ulaklar Ahmed’e haberi verdi.
 
Ahmed ablasına danıştı bunu,
Ablası şöylece uyardı onu.
 
Dedi ki: “Babamın vasiyeti var,
Sen şimdi babamın mabedine var.
 
Mabedin içinde bir sofra vardır,
Senin zahir olman sofrada sırdır
 
 Eğer o sofrayı açabilirsen,
Zamanı gelmiştir git oraya sen.”
 
Mabette sofrayı asılı buldu,
Onu itinayla oradan aldı.
 
Besmele çekerek sofrayı açtı,
Hemen ablasının yanına geçti.
 
Ablasına, “Sofrayı açtım.” dedi,
Ablası da, gitmesini söyledi.
 
Ahmed hükümdarın şehrine vardı,
Velilerin hepsi oradalardı.
 
Evliyadan, ümeradan, askerden,
Binlerce can toplanmıştı her yerden.
 
Sofradan bir kuru ekmek çıkardı,
Ordaki herkese bir lokma verdi.
 
Babasının hırkasına sarındı,
Mâsivadan bütün bütün arındı.
 
Allah’a el açıp niyaza durdu,
Gökyüzünü birden bulutlar sardı.
 
Bulutlardan sular, seller boşandı,
Her yer suya boğulduğu bir andı.
 
Suda yüzdü seccadeler, hırkalar,
Sarsıyordu insanları dalgalar. 
 
Bir kıyamet hali idi yaşanan,
İmdat avazları geldi her yandan.
 
Ahmed hırkasından başın çıkardı,
Yağmur durdu, sadece güneş vardı.
 
Gördüler Kara-çuk dağı yok olmuş,
Hünkârın dileği yerini bulmuş.
 
Bunu gören hünkâr şöyle söyledi,
“Hep adınla adım anılsın” Dedi.
 
Ahmed bu niyazı kabul etti ve
Şöyle dedi hükümdar Yesevî’ye
 
“Âlemde her kim ki bizi severse,
Yolumuzdan, izimizden giderse,
 
Adımız adınla hep yâd edilsin,
Cümle âlem bunu böylece bilsin.”
 
Kara-çuk dağının yerinde ahir,
Kuruldu Kara-çuk adlı bir şehir.
 
Akıp giden nice nice zamandır,
Yesevî’nin evladına vatandır.
 
  
   KAŞIK SATAN ÖKÜZ
 
Tebliği din üzre Ahmed Yesevî,
İnsanları, irşat idi tüm görevi.
 
Müritleri her gün artmakta idi,
Tekkeye sel gibi akmakta idi.
 
Duymayan kalmamıştı onun ününü,
İbadetle geçirirdi her dem günü.
 
Zahir, batın ilimlerde O tek idi,
Ve Yesi’de ondan üstün kimse yok idi.
 
Cazibe merkezi olmuş idi Yesi,
Hem hoşgörüyle kucaklardı herkesi.
 
Türkistan’dan öte aşmıştı şöhreti,
Buhara, Harizm’e taşmıştı şöhreti.
 
Tekkesine ilgi vardı her bir yerden,
Tekkeye verilen tüm hediyelerden,
 
Hiçbir nesne, hiçbir lokma almaz idi,
Kimselere ayak bağı olmaz idi.
 
Şanı yüce bir şeyh-i muhterem idi,
Cömert idi,hem sahib-ül kerem idi.
 
Hızır ile görüşüp, konuşurlardı,
İlm-i Ledün üzere danışırlardı.
 
İbadetten arta kalan zamanında,
Kaşık, kepçe yontar idi o anında.
 
Hocanın çok sadık bir öküzü vardı,
Kaşıkları pazarda hep o satardı.
 
Heybesine kaşık, kepçeyi koyardı,
Satması için pazara uğurlalardı.
 
Her kimin ihtiyacı neyse alınca,
Değerini heybeye koyardı halınca.
 
Değerini koymadı her kim heybeye,
Peşinden giderdi, gitse her nereye.
 
Parasını almadan bırakmaz idi,
Ondan gayrısına da hiç bakmaz idi.
 
Bütün gün heybeyle gezerdi pazarı,
Tekkeye dönerdi hep akşamüzeri
 
Hoca Hahmed heybesini alırdı,
Ne satılmış, parasını bulurdu.
 
 
 
 
         ATEŞ VE PAMUK
 
Yesevî’nin ünü her gün biraz daha artınca,
Dostu, düşmanı da çoğaldı ardınca.
 
Müritleri yüz binleri aşmışlardı,
Maveraünnehr’den öte taşmışlardı.
 
İftira attı birkaç vicdanı kara,
Gayeleri sokmaktı Ahmed’i dara.
 
Zikir meclislerinde kadın ile er,
Zikrederlermiş güya hepsi beraber.
 
Horasan âlimleri el attı işe,
Bir çare gerekti elbette gidişe.
     
Müfettiş gönderdiler hemen Yesi’ye,
Aslı nedir yerinde görülsün diye.
 
Müfettişler geldi gördü ki aslı yok,
Kadın erkek birliktelik faslı yok.
 
Hoca Ahmed, Horasanlı âlimlere,
Diledi ki, hikmet ile ders vere.
 
Müritlerle sohbetteyken hep beraber,
Onlara hitaben şöyle bir söz eder.
 
“İçinizde sinni büluğdan beri,
Sağ eli avret yerine değmemiş biri,
 
Var mıdır?” Diyerek bir sual yöneltti,
Müritlerin hepsi sükût-u hal etti.
 
Bir ara Celal Ata geldi huzura,
Şeyhinden bekledi ki, nedir buyura.
 
Yesevî bir kutu vererek eline,
“Sen dahi gidesin Horasan iline.
 
Âlimlere bu kutuyu teslim eyle,
Onlara bizlerden Hak selamı söyle.”
 
Deyip Celal Ata’ya emrini verdi,
Müfettişler ile onu da gönderdi,
 
Hep birlikte Horasan’a vardılar,
O kutuyu o âlimlere verdiler.
 
Âlimler merakla kutuyu açtılar,
Gördükleri karşısında pek şaştılar.
 
Kutuda pamukla kızıl kor vardı,
O iki zıt nesne bir aradalardı.
 
Pamuk ateşten hiç etkilenmemişti,
Ateş kızıl kordu, hala sönmemişti.
 
Horasan âlimleri mahcup oldular,              
Af dileyip Hoca’ya tazim kıldılar.
 
İMAM MERAGİ’NİN HAFIZASININ
             SİLİNMESİ
 
Urgenç şehrinde İmam Meragi diye,
Bir âlim zat vardı, Ahmed Yesevî’ye.
 
Ait uygunsuz sözler duyup inandı,
İlmî bilgisinin kudretine kandı.
 
Sınamak ve şüphesini gidermek,
Hem dahi Ahmed Yesevî’yi görmek,
 
Dileğiyle Yes’ye doğru yola düştü,
Binlerce müridi olduğun duymuştu
 
Ahmed Yesvî tekkede bulunuyordu,
Sufî Muhammed Danişmen’de sordu;
 
“Bakar mısın bize kimler geliyor?”
 
Dânişmend,  Meragi’nin, yanındakilerle birlikte,
Hafızasında üç bin mesele ile geldiğini söyledi.
Yesevî’nin emri ile Muhammed Dânişmend,
O üç bin meseleden, binini,
Meragi’nin hafızasından sildi.
Sonra Yesevî hazretleri talebesi,
Süleyman Hâkim Ata’ya,
Aynı şekilde emretti.
O da öyle yaptı, bin meseleyi sildi.
Meragî hafızasında kalan,
Bin mesele ile Yesi’ye geldi.
Hoca Ahmed Ysevî’nin yanına gelip,
“ Allah’ın kullarını doğru yoldan,
Ayıran sen misin?” Dedi.
Yesvî kızmadı, karşılık da vermedi.
“Şimdilik üç gün misafirimiz olun,
Sonra görüşürüz.” Buyurdu.
Üç gün sonra bir kürsü kuruldu,
Meragi konuşmak için kürsüye çıktı.
Yesevî Hâkim Ata’ya geri kalan,
Bin meseleyi de silmesini söyledi.
Hâkim Ata Allah Teâlâ’ya dua etti,
Aklındaki bin mesele de silinip gitti.
Meragi kürsüde bir şeyler konuşmak istedi,
Fakat aklında hiçbir meselenin,
Bulunmadığın anladı.
Kitap ve defterlerini açıp,
Oradan okumak istedi.
Defterindeki yazıların da,
Silinmiş olduğunu gördü.
Sayfalar bomboştu.
Bunu gören Meragi kusurunu anladı,
Tövbe etti, Ahmed Yesevî’ye ikrar verdi,
Onun yanında yüksek derecelere erdi.. 
 
 
 
 
 
 
      İFTİRA VE SONU
 
Hoca Ahmed Yesevî’nin şöhreti,
Tutmuş idi artık dört bir ciheti.
 
Savran halkı kadirbilmez, nadandı,
Hoca Ahmed Yesevî’ye düşmandı.
 
Günden güne hiddetleri artardı,
İçlerinde bitmez kinleri vardı.
 
Düşünüp, taşınıp karar verdiler,
Haince, alçakça plan kurdular.
 
Bir sığırı parçalayıp gizlice,
Tekkenin içine koydular gece.
 
Müritler bahçede, sohbette idi,
Şeyh Ahmed Yesevî halvette idi.
 
Mevsim yazdı, bu sebepten dolayı,
Müritler de görmediler olayı.
 
Ertesi gün kadıya başvurdular,
Alçakça bir iftira uydurdular.
 
Bir öküzlerinin çalındığını,
Kesilip yüzülüp alındığını,
 
Görmüş gibi sanki kan izlerini,
Yesevî’nin tekkesinde yerini.
 
Söyleyip, kadıyı inandırdılar,
Yalanlarıyla onu kandırdılar
 
Madem öyle dersiniz sözünüzü,
Arayın tekkede öküzünüzü.
 
Diyerek o kadı verdi fetvayı,
Onlara inanıp çözdü davayı.
 
Hep birlikte tekkeye yöneldiler,
Yesevî’nin huzuruna geldiler.
 
Bizim, öküzümüz kayıp dediler,
İçeride aramak istediler.
 
Yesevî onlara şöyle söyledi,
“Girin itler, girin köpekler dedi.”.
 
Çoğunluğu içeriye girdiler,
Köpek olup öküzü bitirdiler
 
Dışarda kalanlar bu hali gördü,
Şeyhin eteğine yüzlerin sürdü.
 
Tövbe edip cümlesi af diledi,
Yesevî af edip dua eyledi.
 
İt olanlar tekrar insana döndü,
Şeyhin kerameti açık göründü.
 
 
 
 
     BABA MAÇİN
 
Baba Maçin dört yüz yaşında idi,
Ehl-i kerametin başında idi.
 
O zamanlar Buhara’da yaşardı,
Pek acayip kerametleri vardı.
 
Her gün, herkesin gözü önünde,
Gönlünün çektiği cihet yönünde
 
Yirmi dört fersahlık yeri uçardı,
Varıp ordan tekrar geri uçardı.
 
Bu hal üzre gururuna yenildi,
Bütün kerameti kendinden bildi.
 
Kadın erkek zikredermiş diyerek,
Ahmed Yesevî’ye ders vermek gerek,
 
Fikri ile çıktı geldi Yesi’ye.
Ahmed’e yaptığın yanlıştır diye.
 
Hakk Teâlâ Ahmed’e bildirdi bunu,
Tekkeye gelende tutturdu onu.
 
Hakîm Ata ve Muhammed Dânişmend,
Eylediler Baba Maçin’i der-dest
 
Tekkede bir direğe bağladılar
Arkasına beş yüz kamçı vurdular.
 
Hiçbir tesir etmediğin gördüler,
Son olarak bir kez daha vurdular.
 
Arkasında bir nişane belirdi,
Maçin’in gözünden yaşlar gelirdi.
 
Bunun üzerine onu çözdüler,
Baba Maçin’i hayli üzdüler.
 
Şeyh Ahmed Yesevî şöyle buyurdu,
Hadiseyi şu şekilde duyurdu.
 
“Baba Maçin’in sırtında cin vardı,
Onun için fersah fersah uçardı.
 
Beş yüz vuruşta Maçin’i terk etti
Son vuruşta Baba bunu fark etti.”
 
Bu hal üzre Hoca’dan af diledi
Tam bir ihlas ile biat eyledi.
 
Baba Maçin tekkede huzur buldu,
Şeyhin meşhur bir halifesi oldu.
 
İsan nefse kanıp güvenmemeli,
Nefis azar, nefis şaşar demeli.
 
 
HAKÎM SÜLEYMAN ATA
 
İnsanlara karşı yüreği sevi,    
İle dolu Hoca Ahmed Yesevî,  
 
Dergâhın önünde oturuyordu.
Yoldan geçen birçok çocuğu gördü.
 
Hepiside birbirine uymuşlar,
Mushafları bir torbaya koymuşlar,
 
Boyunlarından sarkıtmışlar idi,
Mektebin yolunu tutmuşlar idi
 
Bir çocuk Kuran’a karşı saygıdan,
Hürmetsizlik olur diye kaygıdan
 
Başının üstünde götürüyordu,
Dönerken geri geri yürüyordu.
 
Bu durumu gören Ahmed Yesevî
O çocuğu çağırarak dedi ki
 
“Hocandan, ebeyninden izin al,
Dinî bilgileri ben vereyim gel.”
 
Çocuk gerekli izinleri aldı,
Hoca Ahmed’in dergâhına geldi.
 
Uzun yıllar tahsil etti burada,
Mürit olmak vardı elbet sırada.
 
Dergâhta gayretli bir mürid oldu
Az zamanda aradığını buldu.
 
Manevî ilimde çok ilerledi,
Bu çocuğun adı Süleyman idi.
 
Bir gün, Süleyman’la birkaç kişiyi,
Kıra gönderdi odun toplayın deyi.
 
Çocuklar dönerken yağmur başladı,
Odunları sırılsıklam ısladı.
 
Süleyman hırkasına sarmış idi,
Islanmaktan böyle kurtarmış idi.
 
 Hikmetli iş yaptığını söyledi,
“Adın Hakîm Süleyman olsun dedi.”
 
Daha sonra icazetini aldı,
Yesevî’nin has halifesi oldu.
 
Bakırgan denen bölgeye gitti,
Bakırganî adı ile ün etti.
 
 
 
 
TURNA DONUNA GİRİŞİ
 
Horasan erenleri Hoca Ahmed’e,
Değer verirler idi, lakin yine de,
 
Gerçek derecesini tam bilmezdiler,
Onu çağırmak üzere karar verdiler.
 
Turna donuna girip erlerden biri
Yola çıktı vermek için bu haberi
 
Malum oldu ona Cenabı- Hak’tan
Gelenlerin haberin aldı afaktan
 
Onlar da girip birer turna donuna,
Yöneldiler doğru Horasan yönüne.
 
Semerkant’a yakın nehrin üstünde
Buluştular hepsi de turna postunda
 
Haberciler bu hale hayran kaldılar
Selamlaşıp hemen sohbete daldılar.
 
Bir ara Yesevî nehre nazar kıldı,
Gördüğü manzara hazin bir hâldi.
 
Bezirgânın davarını su almış,
Bezirgân nehirde çaresiz kalmış.
 
Kurtulursam şayet buradan eğer,
Yarı servetimi vereceğim der.
 
Hoca Ahmed elinden tutup kurtardı,
O an tekrar bir insan şekline girdi.
 
Bezirgân minnetle eline sarıldı,
Malının yarısını hediye kıldı.
 
Bezirgânın verdiği serveti aldı
Horasan şeyhlerinin yanına geldi
 
Servetin tamamını onlara verdi
Onlardan çok hürmet ve tazim gördü.
  
 
 
  MÜRİDLERİ SINAMA
 
Kurban ayında bir gün Ahmed yesevî,
Ardında yüzlerce müridi ve şeyhi,
 
Namaz kılmak üzre saf tutmuşlardı.
Sağda Hâkim Ata, solunda sufi vardı.
 
Namaz anında bir ses çıktı Hoca’dan,
Cemaat namazı terk eyledi o an.
 
Hoca aldırmayıp namazı tam kıldı
Hakîm Ata, Sufi, Hoca’ya ram oldu.
 
Namaz bitip, selam verince ahiri,
Anlaşıldı bunun ne imiş zahiri.
 
“Bunu sıdkınızı bilmek için yaptım,
O sebepten böyle şakaya saptım.
 
Belimde bir ağaç parçası vardı,
Duyduğunuz ses o ağaçtan çıkardı.
 
Gördüm bir tam, bir yarım müridim varmış,
Demek müridanın sıdkı bu kadarmış.”
 
“Hâkim Ata, bir ricam olacak senden,
Kapına bir deve gelecek erkenden,
 
O bilir nereye gidecek ona bin,
Nerede çökerse orada ondan in.”
 
HÂKİM ATA’NIN HORASANA GİDİŞİ
 
Ertesi gün seherde bir deve geldi,
Hâkim Ata binip yularını saldı.
 
Deve doğu tarafına doğru yöneldi,
Horasan’ın batısında bir yere geldi
 
Bî-neva arkası denen yerde durdu,
Onca zorladılar kalkmadı, bağırdı.
 
Bu sebepten adı Bakırgân bilinir,
Hâkim Ata’ya da Bakırgânî denir.
 
O yer Buğra Han’ın at çayırı idi,
Çobanlar burdan gitmesini söyledi,
 
“Ben dervişim hiçbir yere gitmem.” Dedi,
Çobanlar dervişe saldırmak istedi.
 
Hâkim Ata ağaçlara” tutun bunları,”
Deyince ağaçlar da tuttu onları.
 
İki çoban kaçıp, Han’a verdi haber,
Olup biteni saydılar birer birer.
 
Han çok memnun oldu bu hoş havadise,
Öğrenmek diledi, her ne oldu ise.
 
Abdullah Sadr adlı birini gönderdi,
Sadr gelen dervişe kimsin diye sordu.
 
Yesevî halifesi Hâkim Süleyman,
Olduğunu öğrendi işte o zaman.
 
Ağaçta asılı, çobanları gördü,
Merak etti işin nedir önü, ardı.
 
Hayret içinde ağaçlara yöneldi,
“Böyle yapan böyle olur.” sesi geldi,
 
 
      AHMED YESEVÎ VE ÇAY
 
Hoca Ahmed Yesevî Hitay sınırına geldi,
Türkistan şehirlerinden birine misafir oldu.
 
O gün hava çok sıcak olduğundan dolayı,
Eşeğiyle geldiği uzak yoldan dolayı,
 
Bir çiftçinin evinde misafir olmuş idi.
Çitçinin karısının doğum vakti gelmiş idi.
 
Bir çocuk dünyaya getirmek üzere idi
Çiftçi Hoca’dan dua etmesini diledi
 
Hoca bir dua yazıp, onu verdi eline,
Bağlasın diyerek hanımının beline,
 
Çiftçinin dileği hemen yerine geldi,
Zevcesi kurtuldu, çiftçi çok memnun kaldı.
 
Çiftçi çay kaynatıp, Hoca’ya ikram eyledi,
Hoca o sıcak çayı içer içmez terledi
 
Yorgunluğu gidiverdi o anda üstünden,
“Bu şifalı bir şey imiş hastalarınıza bundan
İçirin ki şifa bulsunlar.
Allah kıyamete kadar buna revaç versin.”
 
Diye dua eyledi işte o zamandan beri,
Türkler severler çayı, çay da sever Türkleri.
 
ÇİLEHANE
 
“Ey dostlar kulak verin dediğime
Ne sebebten altmış üçte girdim yere
Miraç’ta Hak Mustafa ruhum gördü,
Ol sebebten altmış üçte girdim yere.”
 
Hoca Ahmed çocukluğundan beri,
Sünnete uymaktan kalmazdı geri.
 
Çok bağlıydı şeriata, sünnete,
Has gayesi hizmet idi ümmete.
 
Zahirî, batınî ilme mazhardı,
Ledünî sırlara yakini vardı.
 
Peygamber altmış üç yaşında göçtü,
Bu fani dünyadan bekaya uçtu,
 
Altmış üçü sünnet etti kendine,
Altmış üç yaşına girdiği sene
 
Dergâhın yanında kuyu kazdırdı,
İçine kerpiçten hücre düzdürdü.
 
 Yer altında yaşamayı yeğledi,
Hücresini halvethane eyledi.
 
Yüz on bir yaşında fani dünyayı
Terk edip mekân tuttu ukbayı
                                 
                                    ÖLÜMÜNDEN SONRA KERAMETLERİ
 
 Allah dostuna kim etiyse düşmanlık,
Sonra fayda vermez olsa da pişmanlık
 
Mutlaka sonunda felaket getirir,
 Dahi arkasından helaket getirir.
 
Toktamış’tı, Altınordu Hükümdarı,
 Zulüm ile talandı hep medarı.
 
Yesi’ye hışımla, garazla girdiler,
Masum ahaliye eziyet verdiler.
 
Yağmalayıp, yakıp yıktılar her yeri,
Harabeye çevirdiler bütün şehri.
 
HocaYesevî’ye kin ve hınçlarından,
Öç aldılar utanmadan mezarından.
 
Şirretliklerinde ileri gittiler,
Türbeyi yıktılar, tahrip ettiler.
 
Vakfiyenin mallarına el koydular,
Tekkenin içinde ne varsa soydular.
 
Zulmedenin zulmü yanına kâr kalmaz,
Zalime bu dünya ömrünce yâr kalmaz.
 
İki asır zaman geçmiş idi aradan,
Bir ferahlık ihsan eyledi Yaradan.
 
Rivayetten, menkıbeden, geldiğince,
Sırlı bir hikmet zuhur eder bir gece
 
Yesevî, Timur’un rüyasına girdi,
Ona galibiyet müjdesini verdi
 
Müjde üzre Toktamış’a savaş açtı,
Toktamış yenilip bu savaştan kaçtı
 
Toktamış sonunda ettiğini buldu.
Tacından, tahtından, devletinden oldu
 
Allah dostuna kim etiyse düşmanlık,
Sonra fayda vermez olsa da pişmanlık
    
Mutlaka sonunda felaket getirir,
Dahi arkasından helaket getirir.
 
 
 
  TÜRBENİN YAPILIŞI
 
Altınordu mülkünü ele geçiren Timur,
Bölgeyi kalkındırıp yeniden etti mamur.
 
Moğolistan Hanının kızı Tükel Hatun’u,
Kendine eş seçip, Han’dan istedi onu.
 
Moğolistan Hanı da buna rıza gösterdi,
Kızı Tükel Hatunu Emir Timur’a verdi.
 
Gelini karşılamak üzere yola çıktı,
Timur’un Yesevî’ye karşı sevgisi çoktu.
 
Yolda giderken mülk-ü Türkistan’a uğradı
Hoca Ahmed Yesev’i’yi ziyaretti muradı.
 
Hoca Ahmed Timur’a rüyasında “Ey yiğit,
Hiç vakit kaybetmeden hemen Buhara’ya git!
 
Ordaki şahın mevti elinden olsa gerektir,
Senin başına birçok şeyler gelse gerektir,
 
Buhara halkı zaten seni bekliyor.” Dedi.
Timur rüyadan sonra Allah’a şükreyledi.
 
Ve Türkistan hâkimi Nogaybak’ı çağırdı,
Yesevî’ye bir türbe yapmasını buyurdu.
 
Bu iş için Nogaybak’a çok para verdi,
Muhteşem bir türbe olmasını önerdi.
 
Çok muhteşem bir türbe getirildi meydana,
Asırlardır şan verir bu türbe Türkistan’a.
 
Hüseyin Şirâzî’dir bu türbenin mimarı,
Bir senelik zamanda tamam oldu imarı. (1396-1397)
 
 
Yeldâ giceni şem'-i şebistân itkân
Bir lâhzada ‘alemni gülistân itkân
Bes müşkil işim tüşübdür âsân itkan
Ey barçanı müşkilini âsân itkân
 
 
Ben bu rubaiyi hıfzettim. Kayser-i Rum askeriyle karşılaştığımda bunu yetmiş defa okudum; zafer hâsıl oldu
Timur Sülalesinden meşhur Sultan Ebû Sa’id Mirza’nın Hoca Ubeydullah’ın iltifatına mazhar olmasını da yine Ahmed yesevî’nin bir kerametine bağlar
 
Ebû Sa’id Mirza’nın hiç namı şanı yoktu,
Hoca ismini yazıp imamesine soktu.
 
Müridler “Sa’id Mirza kimdir? diye sordular,
Ubeydullah onlara şöylece buyurdular.
 
“Bize, size, Taşkend’e, Horasan, Semerkand’a,
Padişah olacaktır ileriki zamanda!”
 
Pek kısa bir zamanda dediği gibi oldu,
Hoca Ubeydullah’ın sözü yerini buldu.
 
O sıra Sa’id Rıza bir rüya görmüş meğer
Rüyanın hakikati anlatılmaya değer
 
Rüyada Ubeydullah Ahmed Yesevî vardır
İkisi de Mirza’ya gayetle lütufkârdır.
 
Hoca Ahmed yesevî dönüp Ubeydullah’a
Okumasını diler şu anda bir Fatiha.
 
Mirza, sabah uyanınca çevresinde her kim var,
“Hoca Ubeydullah kim, nerdedir?” diye sorar?
 
Taşkend’de olduğunu öğrenip çıkar yola,
Rüyasında gördüğü o kutlu Şeyh’i bula.
 
Ferket’te, Ubeydullah Hoca’yı bulur ahir,
Rüyası olacaktır belki bu anda zahir
 
Sa’id Mirza bir ara Fatiha niyaz eder,
Hoca gülerek ona “Fatiha bir olur.” der.
 
Cevâhirü’l-Ebrâr da Hoca Ahmed Yesevînin Hümayun Padişah Hakkındaki bir kerameti nakledilir.
 
HUMAYUN ŞAH’IN HİNDİSTAN FETHİ
 
Mansûr Ata bir ara Yesi’ye geldi,
Ziyaret kastıyla türbeye yöneldi.
 
Yesevî’yle manen mülakat eyledi,
Yesevî ona şöyle bir söz söyledi,
 
“Çağatay Padişah’ı Babür’ün oğlu,
Sefer niyet eder Semerkand’a doğru
 
Ervah’ı Tayyibe buna razı değil,
Hindistan yönüne etmelidir meyil.
 
O nu oraya havale ediyorlar,
O canipte muzaffer olur diyorlar.
 
Türbemizden Ona bir alem al götür,
Mülakatımızı Humayun’a yetir.”
 
Seyyid Mansur Ata alem’i alarak
Kendini bu işte görevli kılarak
 
Hemen yola düşerek Kabil’e gitti,
Elindeki alem Hoca’dan emanetti.
 
Padişah’ın kardeşi, Hendal’ı buldu,
Hendal Rıza ile samimi dost oldu.
 
Sık sık bir araya gelip oturdular, 
Her tür meselenin üstünde durdular.
 
Hendal Rıza, Mansur Ata’dan feyz aldı,
Büyüklüğünü görüp müridi oldu.
 
Humayun’un yanına gittiği zaman,
Bütün olanları anlattı tastamam.
 
Hemen Mansur Ata’yı davet ettiler,
Mansur yanındaki alemle gittiler.
 
Saygıyla karşıladı, Padişah Onu,
Mevzu edilmeden daha hiçbir konu,
 
Bir zikir halkası kuruldu o zaman,
Vecde gelip coştu birçok müridan.
 
Pirî Türkistan’dan hikmetler okundu,
Herkesin ruhuna sırlar dokundu.
 
Seyyid Mansur Padişah’a söz eyledi,
Mülakatta ne duyduysa bir bir dedi.
 
Zümre-i evliyadan size haber var,
Hindistan’ın fethini müjdeliyorlar.
 
Hoca Ahmed bana bu haberi verdi,
Nusret için bu alemi gönderdi.
 
Kabul buyurunuz, bu sizde kalsın,
Allah sizi daima muzaffer kılsın.
 
Humayun Padişah çok memnun oldu,
Gönlü, ruhu, aklı huzur ile doldu.
 
Hindistan’a yürüyüp istilâ etti,
Ahmed Yesevî’ den bu bir kerametti.
 
Çok şükür Allah’a ettik sözü tamam,
Pirî Türkistan’a eyleyelim selam.
      
İbrahim Sağır
 
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış