ODYSSEUS DESTANI Michael KÖHLMEİER,

Ekleyen : ESA , 01 Ocak 2019 Salı Beğen
 
ODYSSEUS[1]
 
Kalypso - Telemakhos - Phaikaların Ülkesinde -Polyphemos - Sirenler - Eve Dönüş -Bir Kez Daha Telemakhos -Taliplerin Öldürülmesi - Erkek ve Kadın
 
İçlerinden sadece bir tanesi eve dönüş yolunu bu­lamadı. Odysseus. Onun alın yazısı, on yıl boyunca Troya önlerinde savaştıktan sonra, bir on yıl bo­yunca da denizlerde dolaşmaktı. Oradan oraya bir serseri gibi gezmeye mahkûm edilmişti. Burada kendimi tamamen Homeros'un dramaturgisine teslim etmek istiyorum. Odysseia'da olaylar doğru bir kronolojik sırayı takip etmezler. Ben de Homeros'un Odysseia'yı yazdığı şekilde anlatmak istiyo­rum. Odysseia'nın yapısı son derece karmaşık ve başarılıdır, İlyada'nın arkaik düzeni ile hiçbir benzerliği yoktur. Araştırmacıların İlyada ve Odysseia'nın başka yazarlar tarafından kaleme alındığını iddia etmelerinin bir sebebi de budur. Bu iki eser gerçekte kimler tarafından yazılmıştı acaba? Odysseia bir veya birden çok yazar tarafından mı kaleme alınmıştı? Homeros Problemi denilen olay işte budur. Gerçekten de bu problem çok ilginçtir ve çözülmesi için kıyasıya bir mücadele verilmektedir. Beni ise bu problem hiç­bir zaman alakadar etmedi.
 
Homeros -ya da bu isim altında kimi anlamak gerekiyorsa- Odysseus'un hikâyesini tanrıların arasından başlatmaktadır. Tanrı­lar gökyüzünden aşağı bakıyorlar ve Ogygia adasını görüyorlar, orada da güzel Su Perisi Kalypso'yu ve bir türlü bırakmak bilmediği Odysseus'u görüyorlar. Odysseus'un gezisi onuncu yılını dol­durmaktadır.
Demek ki Homeros hikâyesine bitiminden az önce başlamıştır.
Burada anlatılan ne tür bir hikâyedir acaba? Hollywood pro­düktörleri şu soruyu sormaya bayılırlar: "One-liner nasıl?" Bununla bir satır ile hikâyenin özünü dinlemek istediklerini ifade ederler.
Bir türlü dönüş yolunu bulamadığı için, on yıl boyunca dünya­da gezip dolaştığını anlatan koca bir yalancının hikâyesidir. Oysa gerçekte bu on yılın dokuzunu kadınlar arasında geçirmiştir. - Bu bir satırdan fazla oldu.
Benim için Odysseia ilk etapta bir karı-kocanın, Odysseus ile Penelope'nin arasındaki aşk hikâyesidir.
Homeros'un anlattıklarına devam etmeden önce, neden bu son one-liner'i tercih ettiğimi açıklamak istiyorum: Güzel Kalypso kendisinin yanında kalması halinde, Odysseus'a onu ölümsüz kıla­cağına dair söz vermişti. Onun asla ölmemesini sağlayacaktı. Şüp­hesiz aşkın verebileceği en büyük sözdür bu. Gerçi ölümden son­ra ne olacağını bilmiyoruz, belki ölümden sonra öyle harika şeyler vardır ki, hepimiz bir an önce bu dünyadaki yaşamımızın sona er­mesini sabırsızlıkla bekleriz. Olabilir. Dediğim gibi, bunu bileme­yiz. Fakat daha sonra da değineceğimiz gibi, Odysseus bunu ke­sin olarak biliyordu, çünkü o Yeraltı Dünyası'na gitmişti.
"Karını unut" diyordu Kalypso, "benimle kal!"
Odysseus, Penelope'sinin başına neler geldiğini bilmiyordu. Yirmi yıldan beri onu görmemişti. Onun kendisini hâlâ sevip sev­mediğini bilmiyordu, kendisinin onu hâlâ sevip sevmediğini bil­miyordu, onun hayatta olup olmadığını ve hatta onu bir daha gö­rüp göremeyeceğini bile bilmiyordu. Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmi­yordu. Tekrar mutlu bir kavuşma olacağına inanmak için gülünç derecede az sebebi vardı. Buna rağmen, bu gülünç derecede az sebep yüzünden, sonsuz bir yaşam şansını geri çevirdi. Troya Savaşı'nın anıları Odysseus'un geçmiş yaşantısı üzerinde nasıl kara bir bulut gibi dolanıyorsa, Penelope'ye olan inanılmaz aşkı da Odysseus'un her kelimesinde çınlıyor, tüm davranışlarını yönlendiriyor ve destana özlem dolu melodisini kazandırıyordu.
Homeros ilk olarak Pallas Athena'yı elinden tutarak Ithaka'ya götürdü. Çünkü Odysseus'un İthaka'da yaşayan oğlu Telemakhos, yirmi yaşına girmişti ve yüz kadar talibin annesinin etrafını kuşat­masını seyretmek zorundaydı. Çünkü Penelope hem çok genç ve güzel, hem de zengin ve güçlü bir kadındı. İthaka'nın kraliçesiydi.
Taliplerden tümü de onunla evlenmek istiyor ve ona şöyle di­yorlardı: "Kocanı beklemekten vazgeç artık. Kocan yirmi yıldan bu yana ortalarda yok. Artık geri gelmez, çünkü o öldü. Bunu kabul et artık!"
Fakat Pallas Athena, Telemakhos'a dedi ki: "Telemakhos, bil ki baban Odysseus yaşıyor ve kısa bir süre sonra geri dönecek."
Telemakhos önce ona inanmak istemedi, fakat tanrıça üsteli­yordu: "Buna inan. Fakat onu burada beklemek yerine, onu karşılamaya çıkmalısın."
Tanrıçanın etkisi altında bulunan Telemakhos ilk kez olarak taliplere karşı çıkar, bir halk toplantısı düzenler ve bu beleşçi sürüsünün Odysseus'un konağını terk etmesini ister. Sonra da öğretmeni Mentor eşliğinde, babasından haber alabilmek üzere yollara düşer.
Önce Pylos'a giderek Nestor'u, sonra da Sparta'ya giderek Menelaos'u ziyaret eder. İkisi de ona eski savaş anılarını anlatır. Babasının nerede olduğunu bilmemektedirler.
Bu arada öğreniyoruz ki, İthaka'da bulunan talipler, döndüğü zaman Telemakhos'u öldürmek üzere bir düzen tertiplerler.
Böylece Odysseia'nın dördüncü bölümü sona erer. Bu noktada Telemakhos'tan ayrılıyoruz.
Şimdi Homeros tekrar başa dönmüştür, Su Perisi Kalypso ve Odysseus'a. Odysseia'nın zekice tasarlanmış kurgusu sayesinde, bizler evde neler olup bittiğini bilmekteyiz. Fakat Odysseus bunu bilmez. Keşke tarihin içinden ona doğru seslenebilseydik: "Ody­sseus, acele et, hemen eve geri dön! Hemen eve geri dönmediğin takdirde, karını elinden alacaklar! Oğlun ise öldürülecek!"
Bu tehlike Odysseus'un başının üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaktadır, fakat o bunu bilmez.
Tanrılar Su Perisi Kalypso üzerinde güçlerini kullanır ve çilekeş sevgilisini seksüel çekiciliğinin hapishanesinden salıvermesini sağlarlar. Kalypso, Odysseus'u gerçekten sevmektedir, fakat Zeus'un iradesine boyun eğmekten başka ne çaresi vardır ki?
Odysseus, Kalypso'nun yardımıyla bir sal yapar ve denize açılır, fakat hemen o anda can düşmanı Denizler Tanrısı Poseidon or­taya çıkar ve bu salı da parçalar.
Çırılçıplak, dünyaya nasıl geldiyse, Phaikaların adası Skherie'nin kumsalında yarı ölü yatmaktadır Odysseus. Zorlukla çalı çırpının altına süzüldüğü zaman şöyle düşünmektedir: "Yoksa şanlı kahraman Odysseus'un sonu mu geldi?"
Fakat ertesi gün kumsalda oynayan kral kızı Nausikaa ve arka­daşları, deniz kazazedesini bulurlar. Nausikaa bu adama karşı sev­gi ve acıma duygularıyla dolmuştur. Ona bir elbise verir ve baba­sının sarayına götürür.
Phaikalar konukseverlikleriyle meşhur bir halktır, yabancının şerefine bir şölen tertip ederler. Bir gelenekleri vardır, bana kalırsa çok güzel bir gelenektir bu: Bir insana ancak yedirip içirdikten sonra ismi sorulabilir. Önemli olan kişiliğini ve memleketini dikka­te almadan, her konuğa aynı muamelenin gösterilmesidir.
Phaikaların kralı Alkinoos zavallı deniz kazazedesi için büyük bir şölen tertip eder. Bu şölen esnasında ortaya çıkan bir ozan şar­kılar söyler ve kahramanlık şiirleri okur. İçlerinden biri, Troya'nın çöküşünü anlatmaktadır. Ozan, Odysseus'u anlatmaya başlayınca, deniz kazazedesi gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başlar.
Kral ona neden ağladığını sorar ve artık kim olduğunu söyle­mesini ister.
Bunun üzerine Odysseus kendisini tanıtır: "Ben bu şarkıda sö­zü edilen Odysseus ile aynı kişiyim."
Orada bulunanların tümü şaşkınlıktan donakalırlar. İçleri acıma ve merak duygusuyla dolmuştur. Kral şöyle der: "Bize hikâyeni anlat. Sana ne oldu?"
Odysseus anlatmaya başlar. Phaikaların kralına hikâyesini anla­tırken, bir yandan da bizlere, yani okuyuculara Odysseia'nın tüm orta kısmını anlatır. Bu kısımda kahramanın denizlerdeki gezginliği ve yaşadığı maceralar, Odysseus'un kendi dilinden anlatılmış­tır. Homeros şöyle düşünmüştü herhalde: "Çok kurnaz Odysseus'un burada anlattıkları eski bir denizcinin martavallarından başka bir şey değil. Bu sorumluluğu ben üstlenemem, bırakayım da ken­disi anlatsın.
Odysseus tek gözlü bir dev olan Polyphem ile karşılaşmasını anlatır. Tepegöz onu ve arkadaşlarını bir mağaraya kapatır, sonra da arkadaşlarını teker teker yemeye başlar. Odysseus'un kurduğu bir düzen ile Polyphem'i nasıl mağlup ettiğini de anlatır.
Ona şarap verir ve şöyle der: "Al, iç bunu! insan etiyle birlikte çok güzel gider."
Şarabı içen Polyphem tadından çok hoşlanır. Tulumları birbiri ardına devirir ve Odysseus'a onu en son yiyeceğine söz verir.
Tamamen sarhoş olmadan önce Polyphem ona der ki: "Bana ismini söyle! Bu harika içeceği bana verenin adını öğrenmek isterim."
Odysseus cevap verir: "Adım Utis'dir."
Yunanca olan bu kelime "kimse" anlamına gelir. "Kimse'dir be­nim adım."
Körkütük sarhoş olan Polyphem, gürültüyle yere devrilir. Ody­sseus'un arkadaşları ucu sivri bir kazık ile ona yaklaşır ve devin tek gözünü oyarlar. Tepegöz acıyla bağırır.
Onun aynı adanın diğer mağaralarında yaşamakta olan kardeş­leri koşarak gürültüye gelirler: "Neler oluyor?"
Polyphem bas bas bağırır: "Kimse gözümün ferini söndürdü, kimse gözümü oydu!"
Kardeşleri onun delirmiş olduğunu düşünür ve çekip giderler.
Yetenekli şair Homeros ve anlatıcısı burada bir çocuk şakası yapmışlardır. Benzer bir şakayı ben de hatırlıyorum: Bir evden üç adam bakar dışarı, birinin ismi budala, diğerinin ismi hiçbiri, öbü­rünün de hiç kimseydi. Hiç biri budalanın başına tükürür. Budala polise gider: "Hiçbiri başıma tükürdü ve bunu hiç kimse gördü." Polis ona sorar: "Sen budala mısın?" Cevap: "Evet!"
Odysseus ve arkadaşları Polyphem'in elinden kurtulduktan sonra, başka bir kurnazlık ile mağaradan da kurtulmasını becerirler ve bir süre sonra Büyücü Kirke'nin adasına düşerler. Kirke, Odysseus'un arkadaşlarının tümünü domuza çevirir, sadece ona bir şey yap­maz. Çünkü Kirke bu mağrur denizciye sahip olmayı istemektedir. Odysseus da Kirke'nin kendisine sahip olmasına izin verir. Odysseia dışındaki anlatımlardan edindiğimiz bilgilere göre, Kirke ona Telegonos isminde bir erkek çocuk doğurur. Kehanete göre, Telegonos günün birinde babasını öldürecekti. Fakat bu apayrı bir hikâye olan Ödipus söylencesinin bir dönüşümünden ibarettir. İn­sanlar başka söylencelerin motiflerini hiçbir kaygı duymaksızın ala­rak, kendilerinin en sevdikleri hikâyelere yamamakta bir sakınca görmemişlerdir. Ben bu Telegonos hikâyesini sevmiyorum. Çünkü hem Odysseus'un ölümünden söz etmektedir hem de kahrama­nın karakterini bambaşka bir şekilde ortaya koyar, davranış tarzını banalleştirir ve söylencenin eşsiz benzersiz yapısını bozar.
Kirke, Odysseus'a şunu tavsiye eder: "Eve geri dönmek isti­yorsan, önce Yeraltı Dünyası'na inmelisin. Oradan da Hades'e gi­dip Kâhin Teiresias'ı bulmalısın. Dönüş yolunu bulmanda sana an­cak o yardım edebilir."
Kirke ona Yeraltı Dünyası'na giden yolu da tarif eder. Odysse­us hiç olmazsa Yeraltı Dünyası'nın kapılarına kadar ulaşabilen en­der kahramanlardan biridir. Bu kahramanlardan birkaç tanesiyle daha önce tanışmıştık. Odysseus, Hades'in kapılarını bulur, kestiği bir koyunun kanını oradaki bir oluğa akıtır ve soluk ruhların kan kokusuna gelmesini bekler.
Orada annesi Antikleia ve Troya Savaşı'nda düşen yiğitlerin ruhları ile de karşılaşır. Fakat bu karşılaşmalardan bir tanesi özellik­le kayda değerdir.
Akhilleus'un ( Aşil ) ruhu da karşısına çıkmıştır. "Odysseus" diye ses­lenir ona, "demek Yeraltı Dünyası'nın kapılarına dayanacak kadar cesurmuşsun."
Odysseus da karşısındakinin büyük Akhilleus olduğunu fark eder: "Bu halin nedir? Sana ne oldu?"
Ve Akhilleus ona şöyle der: "İnan bana: Burası, Hades, inanıl­mayacak kadar can sıkıcı bir yer. Burası soluk, burası hiçlik. Kimse büyük Akhilleus'a saygı göstermiyor. Büyük Akhilleus diğerleri gibi bir ruh sadece. Dinle beni," der Akhilleus "şayet seçme şansım olsaydı, burada gördüğün tüm ruhların kralı olmak yerine, dünya­nın en verimsiz toprağının en fakir çiftçisinin en önemsiz yamağı olmayı tercih ederdim. Çünkü damarlarında kan akarken yaşanan en önemsiz ve değersiz hayat bile, buradaki ruhların en büyüğü olmaktan binlerce kere iyidir. Odysseus, ne yapıp edip, mümkün olduğu kadar uzun yaşamaya bak!"
Odysseus aldığı bu öğüt ile Yeraltı Dünyası'nı terk eder. Gez­ginliğinin sonlarına doğru Kalypso'nun adasına geldiği zaman, Kalypso ona sonsuz yaşam vaat edecektir. Odysseus ölümden sonra kendisini neyin beklediğini bilmektedir, fakat içinde günün birinde Penelope ile buluşacağına dair ufacık da olsa bir umut ışığı bulunmaktadır ve o bu ışığa doğru yürümeyi tercih eder. Biliyoruz ki Odysseus hâlâ denizler üzerinde gezinmeye devam ediyor, biliyoruz ki binlerce yıllık bir zamanı aşarak bize doğru geliyor. Odysseus kişiliğinde "arayan insanı" simgeleştirmiştir; evlerini, aşklarını arayan insanları, fakat belki de ne aradığını bil­geden arayan insanları. Bu tür insanları simgeleyen başka bir motif olduğunu daha hatırlayalım: Faust.
Odysseus, Sirenlerin adasının yanından geçmektedir. Sirenlerin şarkılarını bir kere dinleyen bir insan, onların müptelası olur. Si­lenler, başka hiçbir varlığın söyleyemeyeceği kadar güzel söylerler şarkılarını. Onları dinleyen bir insan, kendisini onların adasına çıkmaya mecbur hisseder, Sirenler de onu oracıkta parçalayıp yer­er. Tüm sahil kurbanların beyazlaşmış kemikleriyle doludur.
İnsanların en meraklısı olan Odysseus, ikisini de istemektedir: hem hayatta kalmayı hem de Sirenlerin şarkılarını dinlemeyi. Ak­lına tekrar bir kurnazlık gelir: Adamlarına birer parça balmumu vererek, bir şey duymamaları için kulaklarını tıkamalarını ister. Kendisini de ana serene bağlamalarını söyler.
"Bağlarımı çözmeniz için size yalvardığını zaman" der adamlarına "onları daha da sıkı düğümleyin. Ne kadar çok yalvarırsam, bağlarımı o kadar çok sıkılaştırın."
Böylece Odysseus'un gemisi Sirenlerin adasının yanından geçer. Mürettebatın kulağı tıkalıdır ve bir şey duymaz, Odysseus ise serene bağlıdır. Duyduğu acı ile bağlarının içinde kıvranır, işittiği  müziğe karşı duyduğu özlem ve arzuyla çığlıklar atar. O da çok iyi bilir ki, en büyük zevklere sadece büyük bir acı ile katlanılabilir. Böylece bu tehlikeyi de kazasız belasız savuştururlar.
Skylla ve Charybdis'in önünden geçer, orada mürettebatının neredeyse tümünü kaybeder ve arkadaşları Helios'un sığırlarını kesip yedikleri zaman, tümü yok edilir. Geriye sadece Odysseus kalmıştır. Çıplak, yalnız bırakılmış Odysseus, Kalypso'nun adası Ogygia'da sahile çıkar.
Odysseus bu noktada Phaika Sarayı'ndaki anlatımlarına da son verir. Hikâyesi son bulmuştur.
Phaika Kralı Alkinoos, Odysseus'a şöyle der: "On yıldan sonra evine, İthaka'ya dönebilmen için sana yardım edeceğiz."
Burada Odysseus'un gezginliğine kısa, belki de biraz kıskanç bir bakış fırlatsak pek fena olmaz sanırım: Demek gezginliği tam on yıl boyunca sürmüştür. Bunun iki yılı Kirke'nin yanında geçtiği­ne göre, yedi yılı da Kalypso'nun yanında geçmiş demektir...
Phaikalılar ona bir gemi verirler. Onların gemilerinin bir dü­menciye ihtiyacı yoktur, kendi yollarını kendileri bulabilirler. Ody­sseus uyurken gemi onu İthaka'ya götürmüştür. Uyandığı zaman evindedir.
Ve burada Odysseia'nın yeni bir bölümü başlar. Odysseus Phaikalılara hikâyesini anlatırken onu dinleyen bizler, oğlu Telemakhos'un durumunu bir an için bile aklımızdan çıkarmamıştık. "Ace­le et" diye bağırmak istiyorduk babasına, "hikâyeni çok fazla süs­leme. Oğlun tehlikede!"
Şimdi birden Odysseus ile aynı durumda olduğumuzu fark edi­yoruz. Artık Telemakhos'un başına neler geldiğini biz de bilmiyo­ruz. Acaba ne yapıyor? Talipler onu ellerine geçirdiler mi? Onun için tasalanmaktan kendimizi alamıyoruz.
Odyseia'nın bir veya iki veya sekiz şair tarafından mı kaleme alındığı sorusunun beni pek fazla heyecanlandırmamasının gerçek sebebi budur işte. Ne olursa olsun, ortaya son derece heyecanlı bir eser çıkmıştır.
Odysseus nihayet İthaka'ya ulaşabilmiştir. Umarız ki her şey mahvolmamıştır, umarız ki Penelope taliplerden biri ile evlenme­miştir, umarız ki Telemakhos hayattadır.
Odysseus eski dostu domuz çobanı Eumaios'un yanına gider. Fakat Eumaios onu tanımaz. Kader efendisini tanınmaz hale getir­iliştir. Fakat köpeği Argos eski efendisini tanır ve o kadar sevinir ki olduğu yerde çatlayıverir kalbi. Yüreğinden kanlar akarak ölür.
Telemakhos yaşamaktadır! İçimiz rahatlamıştır ve bir miktar şaşkınlıkla baba-oğulun buluşmalarını seyrederiz. Daha önce de sormuştuk hani: Acaba ihtiyar Homeros şimdi ne yapacak?
Ne de olsa bir edebiyatçı için son derece zor olan bir durumla karşı karşıyadır, iyi, ama yeterince iyi olmayan bir yazar burada her şeyi mahvedebilir. Peki, Homeros nasıl yapıyor? Çok kısa. Çok soğuk. Çok kuru. Birbirlerine sarılırlar. Ama hepsi bu kadar. Sonra hemen taliplerin tepelenmesi için planlar yapılmaya başlanır. Odysseus oğluyla buluşmasından dolayı sevinç duymaktan ziya­de, çiftliği için mi endişelenmektedir yoksa? Hayır. Fakat tüm duygusallığımızı bir yana bırakarak gerçekleri görmeye çalışmalı­yız: Odysseus karşısında duran genç adamı hiç görmemiştir. O bir yabancıdır. Sadece bir düşünce onu kendisine yakınlaştırmaktadır: O benim oğlum. On yıl savaştan ve on yıl gezginlikten sonra bu gerçekten de soyut bir düşüncedir. Telemakhos ise, şimdiye kadar hakkında sadece efsanevi şeyler işittiği bir adam görmektedir karşısında. O da şöyle düşünmektedir: Bu adam benim babam. Sonuç olarak bu da çok soyut bir düşüncedir. - Beni sürekli olarak kendisine karşı sonsuz bir hayranlık duymaya sevk eden büyük şair Homeros, sadece duygusal bir sahne yaratmak uğruna psikolojik gerçekleri feda etmekten özenle kaçınmıştır.
"Çok kurnaz ve dikkatli olmak zorundayız oğlum" dedi Ody­sseus. "Büyükbaban Laertes'i ve bize sadık kalan insanların tümünü buraya getir, çünkü Pallas Athena'nın yardımıyla Penelope'nin taliplerinin hepsini geberteceğiz."
Zavallı bir dilenci kılığına giren Odysseus, konağındaki talipleri sefih talih oyunlan ve kaba-saba şakalaşmalarla vakit geçirirken bulur. Sonra da Penelope'nin umutsuzluk içinde kıvranarak taliplere son bir koşul öne sürmesini işitir.
 
Şöyle demektedir Penelope: "Kim Odysseus'un yayını gerip yan yana dizilen on yedi baltayı okuyla delmeyi başarırsa,onu kendime eş olarak alacağım."
Bu koşulu yerine getirmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyece­ğini bilmektedir. Fakat yine de talipler yarışma hazırlıklarına girişir­ler. Odysseus'un yayı duvarda asılı olduğu yerden indirilir ve ta­lipler teker teker onu germeye çalışırlar. Fakat içlerinden biri olsun başaramaz bunu.
Bunun üzerine paçavralar içindeki dilenci ortaya çıkarak şöyle der: "Yarışmanıza benim de katılmama izin verin!"
Talipler onun bu isteğini kahkahalarla karşılarlar, fakat o ısrar eder: "Lütfen, şu yaşlı adama da bir şans tanıyın."
Talipler biraz eğlenmek maksadıyla ona izin verirler: "Pekâlâ, geri zekâlı, dene bakalım."
Odysseus yayı alır, onu yağla iyice sıvar, esnekleşmesi için ateşin üzerinde çevirir, kirişe bir ok takar ve tam on yedi baltanın içinden geçirir.
Talipler daha ne olup bitiğini anlayamadan, ikinci oku kirişe takmıştır bile. İkinci ok taliplerin elebaşı Kinik Antinoos'un boğazının orta yerine saplanır. Başka bir talip olan Eurymachos, Odysseus'a engel olmak ister ama kalbine saplanan bir okla olduğu yere yığılıp kalır.
Üst kattaki balkondan aşağı oklar yağmur gibi yağmaktadır şimdi. Oğul Telemakhos, baba Laertes ve diğer müttefikler yetiş­miştir. Odysseus ve arkadaşları inanılmaz bir katliam gerçekleşti­rerek, taliplerin tümünü bir teki dahi sağ kalmamak üzere oracıkta öldürürler. Taliplerle düşüp kalkan hizmetçi kızları da kapıların ki­rişlerine asarlar.
Ve sonunda Odysseus ile Penelope birbirlerine kavuşurlar Hikâyenin sonu gelmiştir, Odysseia'nın sonu gelmiştir. Ne yazık ki her ikisi de bileklerine kadar kan içinde duruyorlardı.
Penelope, Odysseus'u tanımaz, çünkü o hâlâ perişan dilene paçavralarının içinedir.
Odysseus bir adım yaklaşır ona: "Ben senin kocanım. Ben Odysseus'um."
 
Fakat Penelope ona inanmaz, inanamaz. Korku ve şüpheyle doludur. Onu sınamaya karar vermiştir: "Pekâlâ, sen gerçekten de oysan, o halde sadece ikimizin bildiği bir sırra da vakıf olmalısın. Fakat bu sırrın ne olduğunu bana yarın anlat. Bugün yeteri kadar macera yaşadım. Şimdi hayatta kalan hizmetçi kızlara haber vere­ceğim ve karyolanı yatak odamızdan dışarı taşıtacağım. Yarın ba­na sırrımızı anlattıktan sonra, şayet senin gerçekten Odysseus ol­duğuna ikna olursam, karyolanı tekrar yatak odamıza taşırız."
Odysseus öfkeden deliye dönmüştü: "Karyolamı yatak oda­mızdan taşıtmak da ne demek oluyor! Yoksa bir değişiklik mi yap­tırdın? Karyolamızın ayrılmasının mümkün olmadığını unuttun mu? Onu yatak odamızdan dışarı çıkartamayız, çünkü onu büyük bir zeytin ağacının gövdesinden tek parça olarak kestirmiştik."
Penelope'nin öğrenmek istediği sır buydu işte.
O anda Pallas Athena ortaya çıkar. Perişan bir dilenci görünü­mündeki Odysseus, aniden eski anlı şanlı kahramana dönüşmüş­tür. Sevgililer birbirlerinin kollarına atılırlar. Artık kavuşmuşlardır... [2]
 
[1] Michael KÖHLMEİER, Tanrıların Masalları, 1. Baskı, Yurt Kitap – Yayın, Ankara, Ekim, 2004, s. 125- 135
[2] Michael KÖHLMEİER, Tanrıların Masalları, 1. Baskı, Yurt Kitap – Yayın, Ankara, Ekim, 2004, s. 125- 135

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...