SÜRMELİ BEY HİKÂYESİ METNİ ve HAKKINDA DEĞERLENDİRMELER


Esa
24.08.2016
 

SÜRMELİ BEY HİKÂYESİ HAKKINDA DEĞERLENDİRMELER

Sivas, Yozgat, Akdağmadeni civarında varyantları anlatılan bir halk hikâyesidir.

Konusundan anlaşılacağı gibi Asıl Aşk Hikâyelerimiz içinde değerlendirmemiz gereken bir halk hikâyesidir. Hikâyenin yapısına baktığımız zaman pek çok halk hikâyelerimizde bulunan motif ve epizotların bu hikâyede bulunmadığı görülür. Asıl aşk hikâyelerimizde ortak unsurlar halinde gözüken birçok olağanüstü unsurların hiç birisi bu hikâyede bulunmamaktadır.

Hikâyelerimizdeki sihirli bir nesne ( elma, fidan, su ) ile Kahramanların doğumunun gerçekleşmesi, bade içerek rüyada âşık olma, kahramanın zor duruma düştüğü anda doğuma katkıda bulunan Pirin dervişin yardıma koşması, rüya sonucunda âşıklık ve saz çalma yeteneğine kavuşulması, her iki gencin aniden saz çalma yeteneğine şiir söyleme kabiliyetine ulaşması gibi doğal olmayan hiçbir motif bu hikâyede karşımıza çıkmamaktadır.

Hikâyedeki mekânlarla yaşanan sosyal olaylar ve betimlemeler arasında da doğal ilişkiler bulunur. Sözgelimi Yozgat varyantında betimlenen bölgeye Bozok Yaylası( platosu) denilir. Orası gerçekten çamlık bir bölgedir. Bölge insanları halen de yazları yaylaya göçen yarı göçer bir yaşamı sürdürebilmektedir. Bölge insanlarının geleneğinde kış aylarında Çukurova’ya çalışmaya gitmek vardır. Ayrıca bu bölgede iskân edilen halkın bir kısmı Çukurova’dan gelmiştir. Şarkışla civar köylerinde Elbeyi denilen 39 hane köy ( İlbeyi) oymağı ve Şarkışla Pınarbaşı arasındaki Avşar göçmenleri bu yöreye birkaç yy önce Çukurova’dan gelerek iskân edilen oymaklardır. Bu bakımdan hikaye varyantlarında olduğu gibi yöredeki Bozok oymağı ile hikayede adları geçen Adana, Çukurova, Tarsus, Anavarza ve buradan buralara göçen oymaklar arasında doğal iletişim bağları bulunmaktadır.

Hikâye sayılan özellikleri ile oldukça realist bir halk hikâyesi özelliği gösterir. Olaylar, kişiler, ilişkiler, duygular, tepkiler ve tavırlar açısından olağanüstü hiçbir unsura dayanmaz. Yozgat ve Sivas varyantları arasındaki derin farklılıklardan yola çıkarak hikâyenin Sivas varyantının usta bir musannif tarafından geliştirildiği düşünülebilir.

Buna rağmen Sivas’ı merkez alan varyanttaki kurmaca unsurların da doğallıktan kopmadığı yaşanmışlık hissi yaratan doğal bir hikâye görünümünde kalmaya özen gösterdiği diğer halk hikâyelerimizde bulunan ortak epizotlara ve motiflere yer vermediği dikkati çeker.

Sürmeli Bey hikâyesi oldukça realist bir çizgide kalarak çağdaş bir halk romanı özelliğine çok yakın durmaktadır. Bu yörede oluşan İlbeyli Oğlu hikâyesi ve Sürmeli Bey hikâyelerinin her ikisi de oldukça realist anlayışla oluşmuş hikâyelerdir. Her iki hikâye de Asıl Aşk hikâyelerinden farklı ve çağdaş anlayışa daha yakın ve diğer hikâyelerinin kalıp unsurlarını taşımamaları bakımından daha özgün duruşlu hikâyeler şeklindedir.

İlbeyli oğlu ve Sürmeli Bey hikâyelerine bakarak çağdaş halk hikâyelerinin daha realist bir çizgiye yönelmeye başladığı ama değişen çağın şartlarının Halk hikâyeciliğinin önünü kesmesi ile bu tarz hikâyeciliğin de yaygınlaşamaya zemin bulamadığı söylenebilir.

 

SİVAS MERKEZLİ SÜRMELİ BEY HİKÂYESİ’NİN TAM METNİ

 

Kaynak https://memurdostu.blogcu.com/telli-senem-ile-surmeli-bey-I-bolum/224831 )
Anlatıcı: Anonim veya Memur dostu nıcklı site admin : ttp://memurdostu.blogcu.com/

NOT: Bu halk hikayemizi derleyen ve yayımlayan https://memurdostu.blogcu.com/  a, yayımlayan  sahibine, üyesine,  derleyicisi veya anlatıcısına sonsuz teşekkürlerimizle

Sivas, Sivas olalı kimler konmuş, kimler göçmüştür! Ama Gürün'den yola çıkıp da Sivas’a gelen, orada konak tutan Hızır, Sivas’ı, Sivas yapmıştı. Babadan kalma mal mülküm nasıl olsa çok var deyip yatıp uzanmamış, ar dememiş, çalışmış, çabalamış, daha da mallarının üstüne mallar yığıp sayılır sevilir biri olmuş. Çoluğa çocuğa karışmış, adı Hızır iken, Hızır Ağa olmuştur.

İşte, vaktin birinde, bu Hızır Ağa, "Hele bir de Sivas dışına çıkayım, bakalım ne iller var, ne diller var?" deyip, yönünü Toroslara dönüp, yola düştü. Yerine de, eve ocağa baksın, mala mülke sahip çıksın diye, büyük oğlu Arif Bey'i bıraktı. Küçük oğlunun adı ise Sürmeli bey’di. Sürmeli bey, on altısını yeni süren, daha oyundan oynaştan elini çekmemiş bir delikanlıydı. Babası, ağasına yardım etmesini, ikisinin birlikte, kendisini aratmamalarını istedi, Sürmeli bey’e böyle buyurdu. Arif Bey de, Sürmeli de o günlerin töresince yetişmişti. Babalarının buyruğunu ikiletmediler.

Hızır Ağa, işte, onları öylece koyup, şura senin, bura benim, bilmediği, görmediği yerleri gezip, gele gele, günün birinde Toroslarda, Menemenci derler bir kasaba, bir oymak vardı, oraya geldi. Sordu soruşturdu, Yakup Ağa derler, varsıl bir adam vardı, ona konuk indi. Dengi dengine, demişler. Varsıl da varsıla konuk olur elbet.

Yakup Ağa, Hızır Ağa'yı hoş karşıladı, ağırladı. Onun, şu yeryüzünü gezmek isteği karşısında da, önce bir şaşkınlığa uğradı ya, söyleşi koyulaşıp da Hızır Ağa'yı daha yakından tanıdıkça, ona hak verdi. Varsıllık neye yarar, doğduğun yerden dışarı adım atmamışsan? Çok yaşayan değil çok gezen bilir! Hızır Ağa, Yakup Ağa'ya durup durup anlattı bunları.

Yakup Ağa'nın iki kızı vardı. Büyüğün adı Akbilek'ti, küçüğüne de Telli Senem derlerdi. İşte bu Akbilek, Hızır Ağa'da iki oğul olduğunu da duyunca, onun çevresinde dört dönmeye başladı. HızırAğa'yı rahat ettirmek için didinip duruyordu.

Hızır Ağa'nın Menemencide, Yakup Ağa'nın konağında konukluğu uzadıkça uzadı. İki adam da, birbirlerinden ayrılmak istemiyor gibiydi. Sanırsın ki kırk yıllık dosttular. Yakup Ağa, "Acep neylesek de bu dostluğumuz daha bir sağlamlaşsa?" diye düşünmekteyken, Hızır Ağa da bunu geçiriyordu içinden. Derken, Hızır Ağa, "Olsa olsa böyle olur bu!" deyip, Yakup Ağa'dan, kızı Akbilek'i, büyük oğlu Arif Bey'e istedi. "Tanrı'nın buyruğuyla isterim, he de gayrı..." diye. O da buna dünden hazırdı, hemen bastı "olur"u. Böylece söz kestiler.

 

"Onlar söz kestiler ya, bakalım kız ile oğlan ne diyecek buna?" diye düşünmeyin hiç. O vaktin töresinde, kıza oğlana söz düşmezdi. Büyükler "olsun!" dedi mi, iş olurdu. Kız ile oğlana da kalsa kalsa, iyi geçinmek kalırdı.

Yakup Ağa, karısı ile kızına duyurdu işi yine de. "Akbilek'i, Hızır Ağa'nın büyük oğlu Arif Bey'e verdim gitti..." diye. Ana kız, sevindiler. O andan tezi yok, bu iş oldu bilip, hazırlıklara başladılar.

Hızır Ağa ise, Menemenci'de birkaç gün daha kaldı. Daha sonra da, helalleşip, Sivas’a doğru yola çıktı. Yine, yollarda bellerde, bilmediği görmediği yerlerde eğleşip, günlerden bir gün Sivas’a ulaştı. Karısı, oğulları Arif Bey ile Sürmeli Bey, Hızır Ağa'nın dönüşüne çok sevindiler. Hızır Ağa, onlara gezdiği gördüğü yerleri, oralarda başından geçenleri anlattı. Sözü de, Arif Bey'i Akbilek'le nişanlamış olduğunu bildirerek bağladı. Karısı ile Arif Bey de, "Ne diyelim, sen öyle uygun görmüşsün, öyle olsun, Tanrı yazdıysa!" dediler.

Hemen ertesi gün de, Hızır Ağa'nın evinde, düğün hazırlığı başladı. Menemenci’de ise, düğün hazırlığı başlayalı nice olmuştu. Varsıl için, zor değil hazırlığı çabuklaştırmak. Her iki yan da, el değer etek değmez, görülmemiş bir hızla, her bir şeyi yoluna koydular. Ve, günlerden bir gün de, düğün kuruldu.

Bir düğün kuruldu ki, ne düğün! Çıplaklar giydi, açlar doydu. Sivas ile taa Toroslarda Menemenci arasında, gidile geline, günlerce sürdü. Sözü uzatmayayım, Akbilek tel ile duvak ile gelin olup, günlerden bir gün, Sivas’a gelip, Hızır Ağa'nın konağına indi. O Hızır Ağa'nın konağına inedursun... Sürmelibey, Akbilek'i öyle tel duvak içinde görünce, gönlü değirmen taşı gibi dönmeye başladı. Âmâna zamana kalmadı, Sürmeli bey, bu yasak sevda ile yatağa düştü. Kendi kendine, "Tanrım, olacak şey mi bu?" diyordu ya, "Gönül ferman dinler mi?" demişler...

Sürmeli bey yatağa düştü ya, derdine umar nerde? Hacıları hocaları geç bir kalem; hekimler bile derdine bir umar bulamadı. Hızır Ağa, oğlunun derdinin umarını arayadursun, bir yandan da, "Bu işin içinde bir iş olsa gerek..." diye düşünür olmuştu. Hızır Ağa, bir gün, Sürmeli bey’in yattığı odaya girdi. Onunla öteden beriden konuştu, ağzını aradı. Anladı ki, yangın bacayı sarmış da yalım çıkmaya başlamış bile...

Hızır Ağa, oğlunun sevdalandığını anlayınca, "Kime sevdalanmış, kime yanmış?" diye düşünmeden, ossaat gelini Akbilek'in küçüğü Telli Senem'i de Sürmeli bey’e almaya karar verdi. Böylece, hemen ertesi gün, yol yordam bilir bir adam çıkardı yola. "Git Menemenciye, Yakup Ağa'ya benden selam söyle. Kızı Telli Senem'i de küçük oğlu Sürmeli bey’e istiyorum!" dedi ona. Armağanlarla uğurladı.Ve de çok geçmedi, Yakup Ağa'nın, küçük kızı Telli Senem'i de Sürmeli bey’e verdiği haberiyle, geri döndü giden adam.İş böyle olunca, Hızır Ağa, Sürmeli bey’in odasına girip ona, "Oğlum" dedi, "derdini söylemeyen umar bulamaz, derler. Sen derdini demedin bize ya, biz, ne de olsa görmüş geçirmişiz, anladık derdini. Umarına da baktık. Yengen Akbilek'in küçüğü Telli Senem'i de sana istedim. Verdiler. Yarından tezi yok, hazırlığa başlıyoruz. Sen kendine gelir gelmez de, Menemenciye gider, nişan takarız."

Sürmeli bey’e böyle dedi babası. Telli Senem'in, ablası Akbilek'ten de güzel olduğunu sözlerine ekleyince, Sürmeli bey’in içindeki yangın yeğnir gibi oldu.

İş buraya varınca, Sürmeli bey de, içindeki sevdayı, hiç görmediği Telli Senem'e akıtmaya çalıştı. Çok geçmedi, yanağına kan, dizlerine can gelmeye başladı. Günün birinde de ayağa kalktı.

O ayağa kalkınca, ev halkı, nişan için yola çıkılacak günü kararlaştırdılar. Menemenciye de haber saldılar, "Geliyoruz, hazırlık yapıla..." diye.

Saptanan gün geldi, yola çıkıldı. Menemenciye gidenler arasında Sürmeli Bey de vardı. Az gidip çok gittiler, gündüz gidip gece yattılar. Sonunda Menemenciye ulaştılar. Yakup Ağa'nın konağına indiler.

Yakup Ağa, konuklarını, her zamanki gibi, hoş karşıladı. Sürmeli bey de, Yakup Ağa ile, orada bulunan yaşlıların elini öpüp bir köşeye oturdu. Oturdu ya, "Öyle olmaz..." deyip, başköşeye buyur ettiler. Sürmeli bey, neylesin, denileni yaptı, gösterilen yere geçip oturdu. Hoş beş, on beş, hoş geldin beş gittin... Falan filandan sonra, başladı gelsin çay, gitsin kahve. Her konuğa ayrı bir kişi hizmet ediyordu. Sürmeli bey’e de Telli Senem. Sürmeli bey, daha, Telli Senem'i görür görmez, "Benim gönlümün kuşu demek bu dağlarda ötermiş!" diye düşündü. Telli Senem, gerçekten de, Akbilek'e çok benzemekle birlikte, ondan çok güzeldi. Sürmeli bey, gözünü ondan ayıramıyordu. Böyle demem sözün gelişi... O kadar insanın içinde başını kaldırıp da Telli Senem'e bakacak hal mi vardı ki Sürmeli bey’de. Onu gönül gözüyle görüyor, yüreği de gümbürdeyip duruyordu. Âşık dediğin başka nasıl olur ki?

Böyle başlayan konukluk, birkaç gün daha sürdü. Sonunda nişan günü gelip çattı. O vaktin gereğince, anlı şanlı bir nişan yapıldı. Sivas’tan gelen konuklar, birkaç gün daha kaldılar Menemencide. Sonra de helalleşip yola düştüler.

Yola düştüler ya, Sürmeli bey bir gidiyor beş ardına bakıyordu. Telli Senem'i dersen, o da Sürmeli bey’den kalası değildi. Sürmeli bey’in kervanı daha gözden yiter yitmez, "Sayılı günün ömrü az olur..." diye, günleri saymaya başladı. Demem o ki, her ikisi de, düğün gününü iple çekiyordu. O vaktin yolculukları, bugünkü gibi, kendi giden araçlarla değildi ki... At ile günlerce sürüyordu. Hızır Ağa kervanı da, ancak bir ayda Sivas’a ulaştı.

Eh, onlar Sivas’a ulaştı ya, ha deyince düğün yapılır mı? Düğünün bir yığın hazırlığı, yolu yordamı, kuralı töresi var. Hepsini de bir bir yapmayınca olmaz. O da günler alır. Her iki yanda da düğün hazırlığı yapıladursun, günler de geçmeye başladı. Sürmeli bey ile Telli Senem, bu arada, bir iki kez mektup saldılar birbirlerine. Sürmeli bey’den giden mektuplar yanıtsız kalmaya başlayınca Sürmeli Bey, "Acep neden?" diye düşünüp, bu düşünceyle de, sararıp solmaya başladı. Üç günlük, beş günlük yol değil ki, atlaya da gide! Gidip gelenler de olmayınca iş kurda kuşa düşer... Düşer ya, Sürmeli ne anlar kuşdilinden? Anlasa anlasa gönül dilinden anlar. Telli Senem'den haber gelmeyince, o dille de söyleşmez oldu Sürmeli bey.

Ve de, bir gece, düşünde Telli Senem'i ağlar gördü. Bir sıkıntıyla uyanıp, sabahı dar etti. "Böyle olmayacak, derdimi babama açayım..." deyip, dediği gibi de yaptı. O vakit, babası, "Hiç kaygı çekip gam yeme sen, oğul!" dedi, "hemen bir adam salar, Telli Senem'den bir haber alırım sana."

Hızır Ağa, hemen o sabah, yeğeni Bilal'ı yola çıkardı. Sürmeli bey de, yüreği yana yana, Bilal'ın yolunu gözlemeye başladı...

Bilal, Menemenciye vardı. Doğruca Yakup Ağa'nın konağına inip, kendini tanıttı. "Böyleyken böyle..." dedi. "Ben, Hızır Ağa'nın yeğeniyim. Epeydir bir haberinizi alamayınca, sayrılar mı sağlar mı diye, öğrenmek için beni gönderdi."

Yakup Ağa, "Buraca kaygılanacak bir şey yoktur..." deyip, adamlarına, konuğu ağırlamalarını buyurdu. Bir işi olduğu için, onu yapmaya gitti.

Bilal'ı, gerektiğince ağırlamaya başladılar. Telli Senem de, gelip ona "hoş gelin”de bulundu. Bulundu ya, bulunmaz olaydı! Telli Senem'i gören Bilal'ın gönlüne bir od düştü ki ne od! Delikanlı, bu od ile cayır cayır yanmaya başladı. "Aman Tanrım, bu nasıl hal!" demeye bile aklı kalmadı. Yıldırımla vurulmuşa döndü.

Ne demişler? "Aşk da yeşeren otlara benzer, günü saati bilinmez!" demişler. Her ne hal ise... Bilal, Yakup Ağa'nın konağında kaldığı süre içinde, birkaç kez daha gördü Telli Senem'i. Her görüşte de daha bir vuruldu, daha bir yandı. Hani, ocağa her odun atışta yalım nasıl çıkar? Bilal'dan da öyle yalım çıkıyordu sanki her görüşte Telli Senem'i. Öte yandan da kendi kendiyle savaşıyordu Bilal. "Olacak şey mi? Sürmeli amcam oğlu, Telli Senem onun nişanlısı... Vay başıma ki vay başıma!" diye. Bir yandan da, "Acep nasıl etsem de, Sürmeliyi Telli Senem'den soğutsam? Aralarına kara kedi soksam?" diye düşünüyordu. "Sürmeli bey’i Telli Senem'den soğutsa bile, bakalım Telli Senem'in gönlünü çelebilecek mi?" derseniz, haklısınız. Kolay mı Telli Senem'in gönlünü çelmek? Onu Sürmeli bey’den soğutmak?

Bilal, birkaç gün daha kaldı Menemencide. Sonra da, istemeye, istemeye, Sivas’a doğru yola çıkmak için izin istedi Yakup Ağa'dan. O da, "İzin senin, oğul! Var git. Hızır Ağa'ya, ailesine çok selam söyle" dedi. Bir de mektup yazıp tutuşturdu Bilal'ın eline. Telli Senem de, Sürmeli bey’e bir mektup yazdı. Onu da aldı Bilal. Yola düştü.

Az gitti uz gitti, yavaş gitti, tez gitti. Gele gele bir yere geldi, bir çeşme başına. Atını sulayıp bir ağaca bağladı, yemini verdi. Kendi de bir başka ağacın gölgesine oturup, yemeğini yedi. Sonra da, "Hele bakalım ne yazmış Telli Senem?" diye düşünüp, Senem'in Sürmeli bey’e yazdığı mektubu açıp okudu ki, aman Tanrım! Mektup mektup değil, sevda türküsüydü. Telli Senem, gönlündekinin hepsini, özlemini sevdasını yüklemişti kara yazıya. Bilal, bir okudu, iki düşündü, bir okudu, iki düşündü. Sonunda da,"Sivas’a vardığımda bu mektubu vermem Sürmeliye, ona derim ki, böyle böyle... Telli Senem başkasına gönül vermiş. Babası da evden kovmuş... Artık ondan umudunu kes, emmioğlu! Sana başka bir kız bulalım. Böyle derim Sürmeliye" diye geçirdi içinden.

Sivas’a gelince, düşündüğü gibi de yaptı. Sürmeli bey’i görünce, çok üzülmüş gibi görünmeye çalışarak, "Vah benim emmim oğlu vah!" diye söze başladı. Telli Senem'in yoldan çıktığı konusunda uydurduğu yalanı allayıp pullayıp, bir bir saydı döktü. Daha, sözünü bitirmesine kalmadı, Sürmeli bey, öyle sarsıldı ki bu haberle, bayılıp düştü. Aman yaman deyip, bin hal ile onu kendine getirdiler. Getirdiler ya, Sürmeli artık o Sürmeli değildi. Biranda, sararıp soldu, ağızsız dilsiz kaldı. Anası babası, "A oğlum, a yavrum, kız mı yok? Amasya'nın bardağı biri olmazsa bir daha!" dediler ya, gel de Sürmeli bey’e söz anlat. Sürmeli bey, o günden sonra, yemeden içmeden kesildi. Güldüğü yoktu, büsbütün gülmez oldu. İğneden ipliğe döndü.

Bilal'a gelince... O, "İşler yolunda. Sürmeli bey, artık Senem'i almaz" diye, bir kalkıp oynamadığı kalmıştı. Yine de, Senem'e yangınlığını kimselere açamıyordu. Yüz mü vardı ki aça? "Yılan ol da arabozucu olma!" demişler... Bilal, arabozucu olmuştu ki, hem de nasıl? Aradan bir süre geçti. Sürmeli bey, sarardıkça sarardı, soldukça soldu, eridikçe eridi. Derken, günlerden bir gün, kalkıp Menemenciye gitmeye, olanı biteni kendi gözleriyle görmeye karar verdi.

"Etme, tutma, gitme!" dedilerse de, dinlemedi. Anasının akıttığı gözyaşlarına bile aldırmadı. O vakit, babası, "Bırakın gitsin. Başımıza bu da gelecekmiş demek!" deyip Sürmeli bey’i uğurladı. Sürmeli bey, günlerce at sürdü. Dağ aştı, bel aştı. Çeşme başlarında atını suladı, ağaç gölgelerinde dinlendi. Ve günlerden bir gün, bir kuşluk vakti, Menemenciye ulaştı. Doğruca Yakup Ağa'nın konağına sürdü atını. Sürmeli bey’in geldiğini görenler, Telli Senem'e haber ilettiler, "Sürmeli bey geldi..." diye. Gele de nişanlısını karşılaya diye...

Telli Senem, Sürmeli bey’i karşılamak üzere, çıktı konaktan. Aşağı indi. Sürmeli’nin at üstünde durduğu yere geldi. Sürmeli bey, atından inmemişti, öyle, oracıkta, at üstünde durup duruyordu. Telli Senem, baktı ki, Sürmeli bey o bildiği Sürmeli bey değil. Sararıp solmuş, bir deri bir kemik kalmış. Ağzı var, dili yok. "Hoş geldin" diyene "hoş bulduk" bile demeyen biri olmuş. Telli Senem ne bilsin araya kara yürekli Bilal'ın girdiğini? Sürmeli bey, öyle, atının üstünde, durup duruyor, gözleri Telli Senem’i görmüyordu. Senem'i dersen, bin bir telaş içinde, nişanlısını ağırlamak, onu rahat ettirmek derdindeydi.

O sırada, aldı Sürmeli bey, bakalım Telli Senem'e ne dedi, Telli Senem ona ne karşılık verdi, biz ne okuyalım, dinleyelim:

 

SÜRMELİBEY:

 

Kal artık sevdiğim, ben gidiyorum,

Konuş gayrı yaren ile, eş ile;

Bana öyle acı haber duyurdun,

Döverim bağrımı kara taş ile.

 

Sürmeli bey, böyle deyip kesti. O böyle deyip kesti ya, onun ne demek istediğini anlayamadı Telli Senem.Bunun üzerine, aldı Telli Senem, bakalım ne dedi:

 

TELLİ SENEM:

Nedir beyin oğlu varan haberim?

Onu söyle, günahım ne, bileyim,

O kadar kötü mü bilmem kaderim,

Gelin olamadım telli baş ile.

 

ALDI SÜRMELİBEY:

Sorma zalım sorma, git, benden sorma,

Zağlı hançerini kalbime vurma,

Açıp ak göğsünü karşımda durma,

Gözüm görmez oldu kanlı yaş ile.

 

 

SÜRMELİBEY:

Kal artık sevdiğim, ben gidiyorum,

Konuş gayrı yaren ile, eş ile;

Bana öyle acı haber duyurdun,

Döverim bağrımı kara taş ile.

 

Sürmeli bey, böyle deyip kesti. O böyle deyip kesti ya, onun ne demek istediğini anlayamadı Telli Senem.Bunun üzerine, aldı Telli Senem, bakalım ne dedi:

 

TELLİ SENEM:

Nedir beyin oğlu varan haberim?

Onu söyle, günahım ne, bileyim,

O kadar kötü mü bilmem kaderim,

Gelin olamadım telli baş ile.

 

ALDI SÜRMELİBEY:

Sorma zalım sorma, git, benden sorma,

Zağlı hançerini kalbime vurma,

Açıp ak göğsünü karşımda durma,

Gözüm görmez oldu kanlı yaş ile.

 

ALDI TELLİ SENEM:

 

Kul olayım zehir etme aşımı,

Çek hançerini gel parçala döşümü,

Günahım var ise bitir işimi,

Yaktın yüreğimi kor ateş ile.

 

ALDI SÜRMELİBEY:

Nazlı yârin dillerine doyulmaz,

Ak gerdanda çifte benler sayılmaz,

Ne derlerse derler yâre kıyılmaz,

Getir bana ağu yedir aş ile.

 

ALDI TELLİ SENEM:

Aman beyim kul olayım adına,

Vardım idi şöhretine, şanına,

Beni niye almadın hiç yanına,

Nereye gidersin yalnız baş ile.

 

Sürmeli bey, böyle deyip kesti. O böyle deyip kesti ya, Telli Senem, Sürmelinin atının yularından tutmuştu. Sürmeli, atını sürmek istedi, ama Telli Senem, koyuvermiyordu atın başını. Bunun üzerine, aldı Sürmeli bey, bakalım ne dedi:

Koyver zalım koyver atın gemini,

Bana sürdürmedin dünya demini,

Gelmem gayrı sana, ettim yemini,

Eğlen artık yaren ile eş ile.

 

Sürmeli bey, böyle deyip, bu kez, atını kamçıladı. At bir şahlandı, bir kişnedi, o vakit, Telli Senem'in elinden kurtardı başını. Telli Senem, bağrı başlı gözü yaşlı, oracıkta kalakaldı.

Sürmeli bey, gözden yiter yitmez, Telli Senem, bayılıp olduğu yere düştü. Aldılar, konağa getirdiler. Getirdiler ya, taşta soluk var, Senem'de soluk yok. Öldü sandılar. Aman yaman... Sonunda, güç hal ile kendine getirdiler Telli Senem kendine geldi ya, artık bu Senem, o Telli Senem değildi. Bir anda çökmüştü. Gözyaşları da pınar olmuş, akar dururdu. O böyle ağlayıp sızlayadursun, biz gelelim Sürmeli bey’e:

Sürmeli bey, Toroslardan, Menemenciden atını sürünce, durup dinlenmeden, soluğu Çukurova'da aldı. Çukurova, nice gurbetçileri bağrına basmıştı. Sürmeli bey’i de bastı. Sürmeli bey, Çukurova denizinde yitip gitti, imi timi belirsiz oldu. Uzun, çok uzun bir süre, nerdedir, ne yapar, bilen eden olmadı. Ben diyeyim beş yıl, siz deyin on beş yıl... Böyle uzun bir süre. Bu arada Telli Senem'in anasıyla babası öldü. Kimi kimsesi kalmayınca, Senem, kalktı Sivas’a, ablası Akbilek'in yanına gitti. Hızır Ağa, Telli Senem'in de babası sayılırdı bir bakıma. Onun kanadının altına sığındı Senem.

Hızır Ağa, Sürmeli bey gitti gideli, uykuyu tüneği yitirmişti. Dört bir yanda, Sürmeliyi aratıyordu. Aratmadığı yer yoktu. Ama Sürmeli bey’i koydunsa bul! Ama günün birinde, Sivas’a uğrayan bir kervandan, Sürmeli bey’in Çukurova'da olduğu haberi alınınca, dünyalar Hızır Ağa'nın oldu. Hızır Ağa'nın evi bir anda dirildi, Telli Senem'in de yüzüne kan geldi.

Hızır Ağa, haberi alır almaz, oğlu Arif Bey'i yola çıkardı. Arif Bey, günlerce at sürdükten sonra, Çukurova'ya geldi. Geldi ya, nerde bulacaktı Sürmeli bey’i? Mersin'in, Tarsus'un hanlarını gezdi, sormadık kimse bırakmadı. Ama bir bilen çıkmadı Sürmeli bey’i. Arif Bey, Adana'ya at sürdü. Adana, o zamanlarda da kocaman bir kentti. Adam yiten sokakları, sayısı bilinmeyen hanları vardı. Arif Bey, günlerce, o han senin, bu han benim, gezdi durdu. Sürmeliye benzeyen birini gördü mü, yüreği cızz.. Ediyordu. Acep kardeşini nasıl bulacaktı?

Adana'da Kâhya oğlu Hanı'nda rastladığı bir adam, sonunda, Arif Bey'e bir umut ışığı yaktı. Anavarza'ya yakın bir köy vardı, Hacılar köyü derlerdi. Orada, Sürmeli adında birine rastlamıştı bu adam. Ama bu Sürmeli, sayrı düşmüş, ölümsek biriydi.

Arif Bey, bu kez de Hacılar köyüne doğru at sürdü. Yine günlerce gitti. Sora sora Hacılar köyünü buldu. Sürmelinin yattığı evi hemen gösterdiler ona. Arif Bey, Sürmelinin evine geldi ki, ne göre? Sürmeli mi, değil mi, bir adam yatmakta, sararıp solmuş, bir deri bir kemik kalmış. Onu, sesinden tanıdı ancak. Sürmeli, Arif Bey'i tanımıştı. Kalkıp boynuna sarılmak istedi ya, kendinde güç bulamadı. Arif Bey kardeşinin halini görünce, başladı gözlerinden siyim siyim yaş akıtmaya. Ve de aldı Arif Bey, bakalım

Sürmeli bey’e ne dedi, o ne yanıt verdi, oradakiler ne dinlediler, biz ne okuyalım:

ALDI ARİF BEY:
 
Kardaş ne yatarsın Çukurova'da?
Kalk kardaş gidelim sılaya doğru,
Anan baban seni bekler sılada,
Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
 
ALDI SÜRMELİBEY:
 
Gitmem kardaş gitmem sıla şen olsun,
Bastığım topraklar teberik kalsın,
Öyle memlekete düşmanım varsın,
Sıla da bir, gurbet il de bir bana.
 
 
ALDI ARİF BEY:
 
Kalk kardaş gidelim dağlar başından,
Av edelim kekliğinden kuşundan,
Zamantı Irmağı’ndan, Pınarbaşı'ndan,
Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
 
ALDI SÜRMELİBEY
 
Kardaş o dağlarda dağlarım mı var?
Al yeşil çubuklu bağlarım mı var?
Ah çekip ardımdan ağlarım mı var?
Sıla da bir, gurbet il de bir bana.
 
ALDI ARİF BEY:
 
Dertli babam dövünürken, sızlarken,
Oğlum nerde diye anan ağlarken,
Telli Senem evde seni beklerken,
Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
 
ALDI SÜRMELİBEY:
 
Gitmem kardaş gitmem sıla düzüne,
Huri kızı olsa bakmam yüzüne,
Benden selam söyle zalım kızına,
Sıla da bir, gurbet il de bir bana.
 
 
ALDI ARİF BEY:
 
Çukurova yana yana örd'olur,
Her sineği bir alıcı kurt olur,
Sen gitmezsen yüreğime dert olur,
Kalk kardaş gidelim sılaya doğru.
 
ALDI SÜRMELİBEY:
 
Kimse sormaz imiş garip halini,
Saramadım ak duvaklı gelini,
Varınca öp anam babam elini,
Sıla da bir, gurbet il de bir bana.
 

Sürmeli bey, bu sözleri de söyledikten sonra, artık konuşacak güç bulamaz oldu kendinde. Soluğu hırıldamaya başladı. Çok geçmeden de, bir daha açmamak üzere, gözlerini yumdu. Sürmeli bey’in öldüğünü gören Arif Bey'in ağıdı figanı gökleri tuttu ya, gitmişten gelmiş mi olur? Ne demişler? "Az yaşa çok yaşa, sonunda gelecek bu başa" demişler. Eninde sonunda ölüm var ya, şu yeryüzünde sağlıklı, mutlu yaşamak da var. Ama, Sürmeli Bey ile Telli Senem, bir kara yürekli yüzünden mutlu olamadılar. Karayürekliler utansın!

Her ne hal ise...

Arif Bey, Sürmeli'yi o köyde toprağa verdi. Eli boş, gözü yaş olarak da Sıvas'a döndü. Döndü ya, artık ondan sonrasını ne ben deyim, ne siz Yol tozar, söz uzar derler. Sözü uzatmak neye yarar?

 

YOZGAT VARYANTININ ÖZETİ

Kaynak : https://www.izafet.com/genel-tarih/273277-___

Bozok Yaylasının, yeşillik, etrafı ormanlarla çevrili içinde bin bir çeşit kusun ötüştüğü bir yerdi Yozgat halkı o zaman yarı göçebe ve sürülerini besleyerek hayvancılıkla uğraşır, hayatlarını bu yoldan sağlarlardı. Bozok yaylasında otlayan bu sürülerin birini de Sürmeli Bey adında bir Türkmen Yörügü otlatırdı.

Halk tarafından çok sevilen bu yanık sesli halk ozanı, elinde kavalı, sırtında sazı Yozgat'tan Akdağmadeni’ne uzanan ormanların içinde sürüsünün içinde dolaşırdı. Bazen bir çam dibinde sazının tellerini konuşturur, bazen bir derenin kenarında kavalını çalardı. Bir gün güzelliği Bozok yaylasına yayılmış bir güzel olan Telli Senem’i görüp âşık oldu.

Telli Senem’in babası bir Türkmen beyi idi ve çok sert bir adamdı. Sürmeli Bey, ailesini salarak, babasından sevdiğini istetti. Bey kızını bir çobana vermeye yanaşmadı. Telli Senem ile Sürmeli Bey birkaç kere buluşup görüştüler. Buna duyup daha da hiddetlenen Türkmen Beyi bir ara razı olur gibi olmasına rağmen tamamen karşı çıkmaya başladı. Âşıkları birleştirip evlendirmeye karar veren nüfuzlu kişiler Türkmen Bey’ini ikan etmek için çalıştılar. Ama araya nice hatırlı beylerin ağaların girmesine rağmen Türkmen Bey’inin bir türlü gönlü olmaz. İki sevgili birleşemezler.

Sürmeli bey tüm gayretlerinin boşuna gittiğini görünce Üzüntüsünden sürüsünü bırakır. Sürmeli Bey alır sazını eline Besçamlar mevkiinde kendine bir dergâh kurar. Aşkını, yanık türküleriyle dağlara ağaçlara anlatır. Küser otağına, obasına. Bir gün Akdaglar'a kadar uzanan çamların arkasında ortalıktan kaybolur. Arayıp sorsalar da artık onu kimse bulamaz.

 

SÜRMELİ BEY HİKÂYESİNİN DİĞER VARYANTLARINDAN TÜRKÜLER

 

Yozgat seni delik delik delerim

Kalbur olur toprağını anam elerim

Eğer sürmelini yitirirsen anam

Koyun olur peşin sıra melerim

 

Çamlığın ardında bir yuva yaptım

Yuvamın içinde sürü otlattım

Ben sürmelimi gurbete attım

 

------------

 

SÜRMELİ BEY TÜRKÜSÜ

 

Dersini almış da ediyor ezber

Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler

Bu dert beni iflah etmez del'eyler

 

Benim dert çekmeye dermanım mı var

Aman ben yarelendim aman

 

Kaşın çeymellenmiş kirpik üstüne

Havada bulutun yağdığı gibi

Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış

 

Yağmurun dallara yağdığı gibi

Aman ben yarelendim aman

 

                            Yöre:Yozgat ,Kaynak Kişi:Nida Tüfekçi,

                            Derleyen:Nida Tüfekçi

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

  • Anonim, https://memurdostu.blogcu.com/telli-senem-ile-surmeli-bey-I-bolum/224831
  • https://www.izafet.com/genel-tarih/273277-___,
  • Anonim: https://www.blogcu.com/memurdostu/463991/

İlgili Linkler

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.

BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com
 
Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış