Karahanlı Türk Edebyatı İslami Dönem Edebiyatının Başlangıcı


23.8.2016
Karahanlı  Türk Edebyatı  İslami Dönem Edebiyatının Başlangıcı
 

 

KARAHANLI DEVLETİ

Karahanlılar devrinde başlangıçta Uygur Alfabesi kullanıldı, sonra  Uygur Alfabesinin yerini Arap alfabesi aldı. Bu devirde meydana getirilen en önemli eserler Kaşgarlı Mahmud'un "Divan-ı Lügat-it-Türk"ü, Yusuf Has Hâcib'in "İKutadgu Bilig "i, Edib Ahmed Yüknekî'nin " Atabet'ül Hakayık "ı ve Hoca Ahmed Yesevî'nin "'Divan-ı Hikmet" iidir.

Karahanlılar, daha önceki Türk devletlerinden farklı olarak, hükümdarların ve halkının çoğunluğunun Müslümanlığı seçtiği ilk Türk-İslâm devletidir. Bu sebeple Türk tarihi içerisinde Karahanlıların özel bir yeri ve önemi vardır.

Hâkaniye ve İlig-Hanlar adlarıyla da anılan Karahanlı Devleti, başta Karluklar olmak üzere Çiğil, Yağma ve Tuhsı gibi Türk Boylarına dayanıyordu. Karluklar, Balasagun merkez olmak üzere Yedi-su bölgesinde bir devlet kurmuşlardı. Karluk yabgusu, bağlı bulunduğu Uygur Hakanlığı’nın 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine istiklâlini ilân etti. Kendisini Türk hakanlarının yasal halefi sayan yabgu Karahan unvanını aldı.

Karahanlıların ilk hükümdarı olarak Bilinen Bilge Kül Kadır Han, Maverâünnehir’deki Sâmanî devleti ile mücadelelerde bulundu. Oğullarından Arslan Han ulu hakan olarak Balasagun’da, Oğulcak Kadır Han ise Talas’ta oturdular. Kadır Han 893′te başkenti Kaşgar’a nakletti. Bu dönemde yeğeni Saltuk Buğra Han Müslümanlarla temas kurdu ve Karahanlı Devleti’nin başına geçince de İslâmiyet’i resmî din olarak kabul etti (920). Bu tarihten sonra Abdulkerim Saltuk Buğra Han adıyla anıldı. Ancak Karahanlı sınırları içersindeki halkın tamamiyle İslâmiyeti seçmesi Satuk Buğra Han ‘ın oğlu Baytaş zamanında gerçekleşmiştir.

Karahanlı Hükümdarı Ebu Nasr Ahmed zamanında, kardeşi İlig Nasr tarafından Samaniler devletine son verildi (999). Ebu Nasr Ahmed Abbasi halifesi tarafından bir İslâm hükümdarı olarak tanınan ilk Karahanlı hanı olmuştur. Karahanlı Devleti’nin sınırları Balasagun, Özkent ve Tarım Havzası’nın batı kısmı ile Karakurum dağları dolaylarına kadar genişlemişti. Güneyde Gazneliler ile komşu oldular ve mücadele ettiler. Ancak hanedan arasında çıkan anlaşmazlık neticesinde devlet Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı (1042). Doğu Karahanlıların başında Tamgaç Buğra Han; Batı Karahanlıların başında ise Ahmet Arslan Han bulunuyordu.

Doğu Karahanlı Devleti (1042–1211): Doğu Karahanlı Devleti’nin sınırları Kaşgar, Fergana, Balkaş gölü civarına kadar uzanmaktaydı. Devletin merkezi zaman zaman Balasagun, Talas ve Kaşgar şehirleri olmuştur. Doğu Karahanlı Devleti’nin ilk hükümdarı sayılan Tamgaç Buğra Han âdil ve dindar bir kişi olarak tanınmaktaydı. Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig bu hükümdara sunulmuştur. Doğu Karahanlı Devleti 1090 yılında Selcukluara bağlandı. Devlet 1133 yılında Moğol asıllı Karahıtayların hâkimiyetine girdi. Bu durum 1211′e kadar devam etti. Bölgenin tamamı Cengiz Han tarafından istilâ edildi.

Batı Karahanlı Devleti (1042–1212): Batı Karahanlıların sınırları batıda Aral gölünden doğuda Çimkent ve Özkent’e kadar uzanmaktaydı. Devletin başkenti önceleri Özkent idi. Daha sonra Semerkant ve Buhara devletin merkezleri olmuştur. İlk hükümdarları Ahmet Arslan Han idi.

 

 

Onuncu Asırda Türkler

Türklerin ana yurdu olan Orta Asya'da, onuncu asrın ortalarına doğru 'Türk devlet' olarak yukarıda anlattığımız Uygurlar bulunuyordu. Bunların hüküm sürdükleri yer, bugün Doğu Türkistan dediğimiz yerlerin büyük bir bölümünü dolduruyordu. Fakat daha önceki asırlarda olduğu gibi Uygurlar, öteki bütün Türklere, hiç olmazsa Türklerin bir kısmına hâkim değillerdi. Yani bu asırda büyük bir Türk birliği yoktu. Uygur devletinin şimalinde, 840'taki büyük isyanları ile Dokuz Oğuz - Uygur devletini sarsıp küçülten Kırgız Türkleri vardı. Kırgızlar, aşağı yukarı bugünkü Moğolistan’la daha şimalini işgal eden bir yerde oturuyorlardı. Kırgızların batısında, yani bugünkü Cenubî Sibirya’nın büyük bir bölümünde Kimek Türkleri vardı. Bunların büyük çoğunluğuna Kıpçak denirdi. Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuz Türkleri ise, Kimeklerin batısında, yani Aral gölünün çevresinde Siri derya ırmağının aşağı boyunda yaşıyorlardı. Karluk Türkleri Uygurlarla Oğuzların arasındaki ülkede bulunuyorlardı. Yağma, Çiğil, Tuhsı, Ard u gibi ötekilerinden küçük olan Türk zümreleri Karlıkların yanında idiler. Bunlar, eski batıGöktürklerinin en büyük boyu olan Türğişlerin artıkları idiler. Oğuzların batısında Avrupa’ya doğru ve Avrupa’da ise Peçenek, Bulgar, Suvar Türkleri oturuyorlardı. Demek ki resmi Türk devleti olan Uygur Türkleri, medeni bakımdan çok ileri gitmiş olmakla beraber, siyasi bakımdan zayıftı.

 

İSLAMİ DÖNEM EDEBİYATININ BAŞLAMASI:

Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın İslâm dinini devlet dini ularak kabul etmesi (940), Orta Asya Türk boylarının yavaş yavaş İslâm uygarlığının etkisine girmesine yolaçtı. Çeşitli Türk boylarında Arap abecesi benimsendi; Türkçe'nin yapısında Arapça ve Farsça sözcükler görülmeye başlandı.

Saltuk Buğra Han ( Han ilk Müslüman-Türk hükümdarı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehr ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak KadırHanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi

Karahanlı edebiyatı (Kaşgarlı Mahmut: Divan-ı Lügat üt Türk'i ; Yusuf Has Hacip:  Kutadgu Bilig ; Edip Ahmet: Atabet'ül Hakayık ; vb.) Harezm -Altınordu edebiyatı ( Kerderli Mahmut: Nehc ül-Feradis( Cennetlerin Açık Yolu ; Şeyh Şerif Hoca: Muin ül-Mürit Müritlerin Yardımcısı; Harizmi; Muhabbetname; Ali; Kıssa-i Yusuf; vb.), ÇAĞATAY SAHASI  ( Hüseyin Baykara ; Ali Şir Nevai  ; Muhammet Şeybani Han;Babürşah  Babür ( Vekayiname}; Ebülgazi Bahadır Han (Secere-i Türk) vb.) evrelerini yaşadı (günümüzün Özbek edebiyatı, ÇAĞATAY SAHAS Edebiyatının devamıdır). Doğu Türkçesi'nin egemen olduğu yörelerde gelişen bu edebiyatın yanı sıra, Batı Türkçesi çevrelerinde de  AZERBAYCAN edebiyatı (Molla Penah Vakıf; Şehriyar; vb.), Türkmen edebiyatı (Mahdum Kuli, vb.) ve Anadolu Türk edebiyatı gelişti. 13. Yüzyıl' dan başlayarak büyük bir gelişme gösteren Anadolu Türk Divan Edebiyatı  ve halk edebiyatı kollarına ayrıldı.

 

 

Orta Türkçe Dönemi (11.yy–16. yy)

 

Türklerin 10. yüzyılda İslâmiyet’i kabul ederek yeni bir muhite girmesiyle, Eski Türkçe döneminden itibaren süregelen yazı dili geleneği değişmemiş, aynen devam etmiştir. Ancak İslâmiyet’e girmeyle Eski Türkçe dönemi kapanmış ve yeni yazı dilleri oluşum sürecini toplayan Orta Türkçe dönemi (11– 16. Yy ) başlamıştır.

Bu dönemde Orta Asya steplerinden çıkan Türk toplulukları Avrasya ve ön Afrika coğrafyasına yayılmaya başlamışlardır. Ogurlar ve Kıpçaklar, Kuzey Kıpcak bozkırlarına (Deşt-i ) ve Mısır-MEMLUK ( Kıpçak ) Suriye bölgesine; diğer eski Türk toplulukları batıya, Avrasya derinliklerine; Uygurlar güneye, Sincan’a; Oğuzlar ise güneybatıya, İran, Anadolu ve Balkanlara yönelmişlerdir. Böylelikle Türk dilli topluluklar Avrasya ve Afrika coğrafyasında, çok sayıda siyasî oluşumun, devletin içinde, en eski dönemlerden itibaren tarihsel gelişmeleri belirleyici birer öğe olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.

Oldukça uzun bir süreci kapsayan Orta Türkçe dönemi içinde sınırları yer yer birbiri içine geçen çeşitli yazı dilleri oluşmaya başlamıştır. Bu dönem çeşitli Türk yazı dillerinin oluşma dönemidir. Bu dönemdeki yazı dillerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

840'tan sonra 'devlet dışında' yaşayan Türklerin çoğalması ve Türklerin uzun müddet bir durgunluk geçirerek birbiriyle olan girişimlerinin azalması lehçeler arasındaki ayrılığı çoğalttı. Daha önceki asırlarda bu ayrılıklara 'lehçe' bile denmeyip 'ağız' demek doğru olduğu halde, onuncu asırdan başlayarak bu ayrılıklar 'lehçe' halini aldı.

Onuncu asırda Türk dili 'doğu' ve 'batı' lehçesi olmak üzere iki Lehçeye ayrılmıştı.

Doğu Lehçesi konuşanlar şunlardı: Uygur, Kırgız, Karluk, Çiğil, Yağma, Tuhsı, Argu.

Batı Lehçesini konuşanlar da şunlardı: Oğuz, Kimek-Kıpçak,Peçenek,Bulgar ,Suvar.

Doğu ve Batı lehçelerinin her ikisi de eski Uygurcanın, bu da daha önceki  Göktürkçenin devamıdır.

Doğu lehçesi ile batı lehçesi arasında kelime bakımından da, gramer bakımından da ayrılıklar vardı. Bununla beraber bu ayrılıklar doğu ve batı lehçeleriyle konuşan Türklerin anlaşmalarına engel olmuyordu. Belli başlı ayrılıklar şunlardı:

1- Doğu Türklerinde, kelimeler in ortasında olan 'g' harfleri batı Türklerinde düşüyordu. Doğulular 'tamgak' (damak), 'bargan' (varan) dediği halde batılılar 'tamak' , 'baran' diyorlardı.

2- Doğu Türklerinde 'm' harfi ile başlayan sözler batılılarda 'b' oluyordu. Mesela doğuluların 'men' , 'min' demesine karşılık batılılar 'ben' , 'bin' diyordu.

3- Doğulular 'değil' yerine 'ermes' dedikleri halde batılılar 'tegül' diyorlardı.

4- Mekân ve alet isimler de ayrı idi. Mesela doğulular 'bu turgu yer ermes' (bu duracak yer değil' diyorlar, batılılar ise 'bu turası yer tegül' diye söylüyorlardı.

5- Doğulularda 'y' ile başlayan kelimelerden çoğu batılılarda 'y' harfi olmaksızın veya 'c' ile başlamak suretiyle söyleniyordu.

Her ne olursa olun, ayrılık büyük değildi. Doğuluların konuştuğu lehçenin en doğrusu ve güzel Kaşgar ve çevrelerinde konuşuluyor ve buna Hakanlı lehçesi deniyordu.

 

Türklerin İslâmiyet’i Kabul Etmesi

Türklerden bazıları daha Göktürklerin son zamanlarında, yani sekizinci asrın ortalarında İslâmiyet’i kabul etmeye başlamışlardı. Bunlar bilhassa Abbasi imparatorluğunda paralı asker olmak için Müslüman oluyorlardı. Bunların sayısı on binleri bulduğu ve bazen Abbasi devletinin başlıca kuvveti bunlar olduğu halde bile bu çağlarda Türklere Müslüman olmuş diye bakılamaz. İslâm tüccarlarının Türkler arasına sokularak tesir yapmaları, din propagandacılarının faaliyeti pek az tesir yapıyor, Müslüman olanlar Abbasi imparatorluğuna asker olmak için Türkistan'ı bırakarak ekseriya Anadolu’ya geliyor ve orada Bizanslılarla durmaksızın çarpışan İslâm ordusunun en faal unsuru oluyorlardı.

 

Türklerin yığın halinde İslâmiyet’i kabul etmeleri ilk önce 921 yıllarında oldu: Bugünkü Rus Avrupası’nın Ural dağlarına bitişik olduğu yerlerde yaşayana Bulgar Türkleri 920'de Abbasi halifesine elçiler göndererek kale yapacak mühendislerle din bilginleri istediler. Bu sayede İslâmiyet Bulgar Türkleri arasına girdi.

Asıl Türkistan’a gelince: Uygurların batısında ve Oğuzların doğusunda olmak üzere Kaşgar ve Yedisu ülkelerinde yaşayan ve Karahanlı hükümdar ailesinin reisliği altında bulunan Çiğil, Yağma, Tuhsı, Karluk Türkleri 925–940 yılları arasında Müslüman olarak cihan mukadderatının değişmesine sebep oldular. Türkler Müslüman olmasalardı herhalde dünyanın siyasi ve içtimai durumu bugünkünden başka türlü olacaktı. Bu Türklerin yığın halinde İslâmi yeti kabul etmelerine sebep Abbasi hükümeti tarafından takibata uğradıkları için Horasandan kaçan ve Türklerin arasında sığınan Ebû Müslim taraftarlarının daimi propagandası olmuştur. Fakat Türklerin ilk kabul ettiği İslamiyet öz Müslümanlık olmayıp biraz Şamanizmli, biraz da Maniheizm ve Budizm’ le karışık olan bir İslâmi’yet idi

 

11. yy.dan itibaren Türkçe şu lehçe ve dil şubelerine ayrılmıştır.

 

1. Karahanlı Türkçesi (11–13. yy); 2. Harezm Türkçesi (14.yy), 3. Kuzey Kıpcak Türkçesi (Altın Orda Kıpçak Türkçesi) (13–16. yy) MEMLUK ( Kıpçak ) Türkçesi (14–16. yy)  Ermeni Kıpçakçası (16–17. yy), 4. Eski Anadolu  AZERBAYCAN Türkçesi (13–15. yy), 5. ÇAĞATAY SAHASI Türkçesi (15–19.yy).

 

 

 

Karahanlı Türkçesi (11. yy–13. yy)

Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesi, Karahanlı devletinin yazı dili idi. Karahanlıların İslâm dinini kabul etmelerinden sonra başkent Kaşgar önemli bir kültür merkezi hâline gelmiştir. Divan, Kutadgu Bilig, Atabetü’ül-Hakayık gibi günümüze gelen az sayıdaki Karahanlı Türkçesi eseri aslında Eski Uygurcaya çok yakın özellikler taşımaktadır. Ancak sözvarlığında Arapçanın ve Farsçanın tesirleri artmıştır. Türk dili tarihi açısından en önemli iki eser Divan ve Kutadgu Bilig, bu dönemin eserleridir.

Eski Türkçe döneminde Türkçenin tek bir yazı dili vardı. Orta Türkçenin başlangıç dönemini oluşturan ve yine Eski Türkçenin üzerinde temellenen Karahanlı Türkçesinden sonra Türk yazı dili farklı kollarda dallanmaya başlamıştır.

 

KARAHANLI SAHASINDA EDEBİYAT

 

DESTAN: ( Manas Destanı - Saltukname ve Saltuk Buğra Han Destanı )

Karahanlı sahasında oluşan ilk edebi nevi destanlardır. Karahanlılar devletinin kuruluşu Türk tarihinin en mühim hâdiselerinden biridir. Çünkü bununla Türkler bu medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine gidiyorlardı. Yani uzak doğu medeniyetini bırakıp yakın doğu veya islâm medeniyeti çerçevesine sokuluyorlardı. Bu büyük hâdise veya daha doğru bir tabirler, hâdiseler silsilesi tabiîdir ki Türk cemiyetinde bir takım sarsıntılar, buhranlar doğurdu. Sonra yeni dini Türklere kabul ettirmek için uzun müddet çalışmalara, çarpışmalar oldu ve her büyük hâdise gibi bu da halkın zihninde büyüyüp süslenerek bir destan halini aldı. İslâmiyeti yaymak için yapılan savaşlar, didinmeler ve bu uğurda kahramanlar nihayet destanî bir mahiyet aldılar. Bundan Manas Destanı doğdu.

Karahanlılar devrinde Manas  adında bir kahramanın hakikaten yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz. Belki 'Manas' adında kimse yaşamamıştır. Fakat muhakkak ki  Manas Destanında olduğu gibi putperestlikle çarpışan Müslüman Türk kahramanları yetişmiştir. İşte Manas bunlardan ve en ünlüsünün yahut hepsinin birden millet hatırasında kalan edebi ve ebedi timsalidir.

Er Manas dünyadaki kahramanların birincisiydi. Ak Boz adındaki atı da eşsiz bir at olup Manasın can yoldaşı idi. Manas arkadaşları ile dünyayı dolaşıyor; savaşlarda Çinliler, Sartları, Acemleri daima yeniyordu. Onun kılıcına yenilmeyen millet yoktu. Demir zırh giyen Manas'a ok işlemezdi. Ondan herkes, hatta babası ile anası bile korkardı. Dünyada Er Manasa denk olan biricik kahraman putperestlerin reisi Er Yulaydı. Onun atı Aç Budan da tıpkı Manasın atı gibi harikulade bir attı. Fakat Er Yulay da oburluğu yüzünden derin bir uykuya dalmış ve Manasa yenilmişti. Er Manasın karısı onun en sadık arkadaşı idi. Hatta Manas bir defa onun sözünü dinlemediği için ölmüş, fakat insanlığın üstünde bir şahsiyet olduğu için sonra tekrar dirilmişti. Manas tekrar ve ebedi olarak öldükten sonra oğlu 'Semetay' gibi torunu 'Seytek'in başından da birçok maceralar geçti. ( Bkz: Manas Destanı Özeti Analizi )

Kaynak: https://www.sanalforum.biz/edebiyat-turkce/42118–6-karahanlilar-caginda-turk-edebiyati.html

 

 

Karahanlı sahasında Halk Edebiyatı

 

Karahanlılar çağında, Türk edebiyatının asıl yüzünü Halk Edebiyatı dediğimiz nevi gösterir. Hece Ölçüsü ile saf ve güzel Türkçe ile düzgün nazım şekilleri ile yazılan bu manzumeler Türk ruhunu aksettiren, bütün manası ile milli bir edebiyattır.

Bu neviler arasında en önce göze çarpan savaş ve kahramanlık şiirleridir.  Halk Edebiyatı, Türk halkının bütün duygu ve düşüncesini aksettirdiği için, hayatları kahramanlıkla, savaşla r içinde geçen Türklerin en çok kahramanlık ve savaş şiirleri yazmalarının gayet tabiî olduğu derhal anlaşılır.

Bundan sonra ölülerin hatırasını anmak için yazılan mersiyeler gelir. Türkler mersiyeye '  Sagu ' diyorlardı. Bunlardan başka av, aşk, şarap şiirleri ve hikem'i yani felsefi şiirler de bulunuyordu. Manzum darbımeseller bu hikemi şiir kısmına dâhil olup bunların birçoğu eski şiirlerin halk hatırasında kalmış mısralarından ibaretti. KAFİYE , umumiyetle yarım KAFİYE idi. Yani kafiyeyi teşkil eden Hecelerin sonlarındaki sessiz harfin birbirinin aynı olması ile iktifa edilirdi. Sessiz harflerden önceki sesli harflerin aynı olması şart değildi. Mesela :'öl' ve 'kal' heceleri kafiye sayılıyordu: 'i' den önce gelen 'ö' ve 'a' harflerinin birbirinin aynı olmaması kafiyeyi bozmuyordu. Bununla beraber bazen tam kafiyeler de kullanılıyordu. Yarım kafiye, şaire serbestlik verdiği için mananın daha düzgün ve kuvvetli olmasına yardım ediyordu. Ara sıra redif kullanıldığı da oluyordu.

Karahanlı sahsında yazılmış en önemli eser Kağşarlı Mahmut’un yazdığı Divan – ı Lüğat Üt Türkî dir. Bu eser sayesinde 11. 12 yy ve öncesine ait çok sayıda  Sav Sagu Koşuk Örnekleri  günümüze ulaşmıştır. Aşağıda Divan- Lüğat üt Türkî den alınmış  Koşuk - Alp Er Tunga  Destanı Sav Sagu örnekleri verilmiştir.

 

 

KOŞUK

Ulşıp eren börleyü,
Yırtar yaka urlayı,
Sıkrıp üni yorlayu
Sığtap közi örtilit.

Ulışmak (uluşmak). Ulşıp 8uluşıp). Eren (er) Böri (kurt) Börlemek (kurtlaşmak, kurt gibi olmak) Börleyi (kurtlaşarak) Urlamak (bağırmak, feryad etmek) Sıkırmak (ıslık çalmak, düdük gibi ötüp) Ün (ses) Yor (şarkıcı, muganni) Yorlamak (şarkı söylemek) Sıığtap (ağlayıp) Köz (göz) Örtülmek (örtülmek, kararmak [göz için]).

 

KOŞUK

Könglüm için örtedi,
Yitmiş yuşığ kartadı,
Keçmiş ödig irtedi,
Tün, kün keçip irtelir

Köngül (gönül) Ört (ateş) Örtemek (yakmak, tutuşturmak) Yitmek (kaybolmak) Yitmiş (kaybolmuş) Yuş (yara) Yuşığ 8yarayı) kartamak (yarmak, sertlikle açmak) Keçmiş (geçmiş) Öd (zaman) Ödig (zamanı) İrtemek (aramak) Tün 8tün,gece) Kün (gün, gündüz) Keçmek (geçmek) İrtelmek (aranmak, aranılmak

 

Alp Er Tunga SAGUSUNDAN

Beğler atın argurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi,yüzi sargarıp
Kürküm angar türtülür

Argurmak (yormak) Kadgu (kaygı) Turgurmak (kaldırmak, durdurmak Mengzi (benzi) Sargarmak (sararmak) Kürküm (safran) Angar (onlara) Tütülmek (sürülmek))


KOŞUK

Öpken kelip uğradım
Arslanlayu kükredim
Alplar başın toğradım
Emdi meni kim tutar

Öpke(öfke) Arslanlayu (aslanlaşarak, arslan gibi) Alp (kahraman) Emdi (imdi, şimdi)


KOŞUK

Tolkış içre uruştım
Uluğ birle karıştım
Töküz altın yarıştım
Aydım: Emdi al Utar!

Tokış (dokuş, savaş) Birle (ile) Tüküz at (alnı akıtmalı, makbul yarış atı) Aydın söyledim, dedim) Utar (bir erkek adı)

Kanı akıp boşandı,
Derisi tamamıyla deşildi;
Ölü(ler) ile beraber oldu.
Doğmuş günü işte batıyor.

 

 

KOŞUK

Könglüm angar kaynayu
İçtin angar oynayu
Keldi manga boynayu
Oynap meni argarur.

Bardı közüm yarukı
Aldı özüm kanıkı
Kanda erinç kanıkı
İmdi udun udgarur.

Kördi meni emleyü
Baktı manga imleyü
Kaldım köngül tumlıyu
Kadgu meni turgurur.

BUGÜNKÜ TÜRKÇE İLE;

Gönlüm ona kaynıyor
İçeride onunla oynaşırken
Bana kurularak geldi
Oynayıp beni yoruyor.

Vardı (gitti) gözümün çerağı (ışığı)
Aldı özümün canını
Nerede o dileğine eren?
Şimdi beni uykudan uyandırır.

Beni sağaltarak gördü,
Bana işaret ederek baktı.
Kaldım gönlüm donarak,
Kaygı beni durdurur (sıkar).


SAGU (AĞIT)

Erdi aşın taturgan
Yavlak yagıg katargan
Boynın tutup kadırgan
Bastı ölüm aktaru

Erdi aşın taturgan
Yavlak yagıg kaçurgan
Ograk süsin kaytargan
Bastı ölüm aktaru

Yağı otın öçürgen
Toydın anı göçürgen
Islar üzüp keçürgen
Tegdi okı öldürdü.

BUGÜNKÜ TÜRKÇE İLE

Aşını tattıran idi
Yavuz düşmanı kaçıran idi
Boynunu tutup eğdirici idi
Ölüm onu bastı (aktardı).

Aşını tattıran idi
Yavuz düşmanı kaçıran idi
Ograk askerini geri döndüren idi (püskürten idi)
Bastı ölüm, aktardı.

Düşman ateşini söndüren,
Onları ortadan kaçıran,
İşleri üzüp başaran idi.
(Ölümün) oku değdi, öldürdü.


UYGURLARLA SAVAŞ

Kemi içre olturup
İla suvın keçtimiz
Uygur tapa başlanıp
Mınglak ilin açtımız.

Tünle bile bastımız
Tegme yangak puştumuz
Kesmelerin kestimiz
Mınglak erin bıçtımız!

Kudrug katıg dügdümiz
Tengrig öküş ögdümiz
Kemşip atıg tegdimiz
Aldap yana kaçtımız.

Beçkem urup atlaka
Uygurdaki Tatlaka
Ogrı yavuz ıtlaka
Kuşlar kibi uçtumız.

Ağdı kızıl bayrak
Toğdı kara toprak
Yetşü kelip ograk
Tokşıp anın keçtimiz

BUGÜNKÜ TÜRKÇE İLE;

Gemi içre oturup
İla suyun geçtik biz
Uygurlara yönelip
Mınglak ilini açtık biz.

(Onları) geceleyin bastık
Her yana pusu kurduk
Perçeklerini kestik
Mınglak erlerini biçtik

(Atların) kuyruğunu sıkıca düğiümledik (bağladık)

Tanrı'yı çok öğdük (hamdettik).
Gem çekerek atı özengiiedik
Aldatarak yine kaçtık
Belge vurup atlara

Uygurdaki Tatlara
Uğru, kötü itlere
Kuşlar gibi uçtuk biz.
Ağdı (yükseldi) kızıl bayrak

Doğdu (havalandı) kara toprak
Yetişip geldi ograk
Savaşıp geciktik biz


BİLGİ

İdimni ögermen
Biligni yügermeri
Köngülnü tögermen
Erdem üze türlünür.

Ulugnı tilermen
Tavarın yülermen
Tilekni bülaVmen
Yılkım angar üplenür.

Biligni irdedim
Bögünü undurdum
Özümni adırdım
Yaigıl atım yâzlınur

BUGÜNKÜ TÜRKÇE İLE;

Tanrımı överim
Bilgiyi yığarım
Gönlümü bağlarım
(Gönlüm) erdem üzere dürülür.

Ululuk dilerim
Davarla (malla) güvenirim
Dileği bulurum
Yılkım ondan (onun için) yağmalanır.

Bilgiyi aradım
Akıllıyı seçtim
Kendimi ayırdım
Ak yeleli atım çözülür.

 

SAVLAR – ATASÖZLERİ


Divan- ı Lüğat üt Türkî’den günümüze Karahanlı sahasına ait çok sayıda Sav ( darbı mesel- Atasözü  ) ulaşmıştır.
Aç ne yemes
Tok ne temes
Avçı nice al bilse aduğ ança yol bilir
Avcı nice bile bilse ayı o kadar yol bilir
Od Tese ağız köymes
Od (ateş) dese ağız yanmaz
Kutsız kuduğka kirse kum yağar
Kutsuz (talihsiz) kuyuya girse kum yağar
Tağ tağka kavışmas , kişi kişige kavışur
Dağ dağa kavuşmaz, Kişi kişiye kavuşur
Öd keçer kişi tuymas yalınuk oğlı mengü kalmas
Zaman geçer kişi duymaz, çıplak (insan) oğlu ebedi kalmaz
Yer basrıkı tağ, budun baskırı beğ
Yer baskısı dağ, millet baskısı beğ(dir)
Tatsız Türk bolmas, başsız börk bolmas
Acemsiz Türk olmaz, başsız börk (başlık, kalpak) olmaz.

 

 

Karahanlılarda Klâsik Edebiyat

Klâsik edebiyat diyerek, Karhanlılar çağında başlamış olan İslâmi şekilde Türk edebiyatını anlatmak istiyoruz. Bu edebiyat, Arap ve Acem edebiyatlarını taklit eden, vezin ve şekil bakımınca hemen hemen tamamen onlara benzeyen bir edebiyattır. Bu bakımdan 'klâsik^tabiri pek de doğru sayılamaz. Çünkü 'klâsik' bu kaideler içinde olgunlaştığı için artık biz buna klâsik edebiyat diyoruz.

 

Karahanlılar çağında Türkistan şehirlerine de kuvvetli medreseler kurulmuş, din bilgileri ile uğraşan bilginler yetişmiştir. Buhara, Semerkand, Özkend, Kaşgar, Balasagun gibi şehirler birer İslâm medeniyeti merkezi olmuştu. Karahanlı sülâlesi de İslâmiyet’i yaymak için uğraşan bir hükümdar ailesi olduğu için İslâmiyet ve İslâmi ilimleri tabiî koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi koruyordu. Zaten Türk halkının da samimi Müslüman oluşu bütün ülkeyi İslâm medeniyetinin unsurlarını kabule hazır bir hale getirmişti.

Karahanlılar çağında , 'klâsik edebiyat örneği' olarak iki eser kalmıştır: Biri 'Has hâcib Yusuf’un 'Kutadgu Bilig' adlı eseri, öteki de 'Ahmet’in 'Ayber ül-Hakayik'idir. Bu iki mühim eserden başka bazı eserlerin daha yazılmış olması ihtimali varsa da onlar bizim elimize geçmemiştir. Türkistanın, daha sonraki asırlarda başından geçen büyük savaşlar, kargaşalıklar, yangınlar dolayısı ile kaybolmuştur.

 

Kaynak: https://www.sanalforum.biz/showthread.php?t=42118

 

 

Has Hâcib Yusuf ve Kutadgu Bilig

Yusuf,  Balasagunlu bir Türk şairi olup eserini 1069–1070 arasında Karahanlı’lardan Tafgaç Buğra Kara Han adına yazmış, eserine mükâfat olarak kendisine Kaşgar sarayında Has Hâciblik rütbesi verilmiştir. ' Kutadgu Bilig ' siyasetname veya Şehname demektir. Zaten Şehname vezni olan feûlün feûlün feûlün feul vezniyle yazılmıştır. 6500 beyitten fazla olup 73 bölüme ayrılmıştır. Eser, dört sembolik şahsın konuşmalarından ibaret olup bu şahıslar şunlardır.

 

https://img.webme.com/pic/g/gizliilimler/kutadgu-bilig.jpg

 

Adalet : 'Kün Toğdı' adında bir padişah;

Devlet : 'Ay Toldı' adında bir vezir;

Akıl : 'Ögdülmiş' adında, vezirin oğlu;

Kanaat : 'Udgurmış' adında, vezirin kardeşidir.

'Has Hâcib Yusuf' bu dört kişiyi konuşturarak hükümdar tarafından milletin türlü sınıflarına karşı tutulması gereken yolları ve yapılması gereken muameleleri anlatmakta, öğütler vermektedir. Şairin felsefi ve içtimai düşünceleri burada açıkça gözükmektedir. Yusuf, felsefi ve içtimai düşüncelerini 1038'te ölen büyük İslâm mütefekkiri ve bilgini İbni Sina’dan almıştır. İbni Sinâ bir cemiyet beğler, çiftçiler, askerler olmak üzere üç tabakaya ayırdığı gibi Yusuf da hükümdar, memurlar ve halk olmak üzere üçe ayırmakta ve bu sınıflar arasında haksızlık olmaması için her şeyden önce yoksulların devlet tarafından korunmasını ve böylelikle bunların orta sınıfa geçmesini ve giderek bütün milletin bolluğa ermesini istemektedir.

Karahanlılar çağının edebi lehçesi olan Hakanlı lehçesiyle yazılmış olan Kutadgu Bilig’de dil henüz saflığını muhafaza etmektedir. Eserde kuvvetli bir İslâm, İran fikir tesiri olmakla beraber Arapça, Acemce sözler pek azdır. Bu lehçenin Gök Türkçe ve Uygurcanın devamı olduğu derhal göze çarpmaktadır. Yalnız aruz vezniyle yazılan ilk Türkçe eserlerden birisi olduğu için vezin bozuklukları ve aksaklıkları görülmektedir. Eski Türklerde ve onların eserlerinde mesela Gök Türk yazıtlarında olduğu gibi kadına muhterem bir mevki verilmeyip aşağı ve kötü bir mahlûk diye bakılası İslâm ve İran fikriyatının tesiridir.

Kutadgu Bilig mesnevi tarzında yazılmıştır. Fakat eserin arasında 173 tane dörtlük vardır ki birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli, üçüncüsü serbesttir. Bunlara eserde 'şiir' veya 'mâni'deniyor. İşte bu dörtlükler Kutadgu Biligdeki milli unsuru teşkil ediyor. Bugün dünyada Kutadgu Biligin ü yazma nüshası malûmdur. Bunlardan biri Uygur harfleriyle, ikisi Arap harfleriyledir. Uygur harfleriyle olan nüsha, Heratta, Arap harfleriyle olanlardan biri Kahire’de, biri de Türkistan’ın Nemengân şehrinde bulunmuştur. Kahire’deki nüsha her halde Kıpçak’tan gelmiş olacaktır. Bu üç nüshanın, Türklerin hâkim bulunduğu muhtelif ülkelerde bulunması Kutadgu Biligin vaktiyle bütün Türk dünyasına yayılmış olduğunu göstermektedir. Bundan başka Yayık ırmağının Hazara döküldüğü yere yakın olan Saraycık adlı yerde 13'üncü asra ait topraktan bir çömlek bulunmuştur ki üzerinde Kutagdu Biligden alınmış bir beyit vardır. Bu da eserin Türkler arasında ün kazandığını göstermektedir.

Hülasa bu büyük eser dil bakımından saf Türkçe olmak ve içinde 173 dörtlük bulunmakla beraber şeklinin mesnevi, vezninin şehname vezni ve fikriyatının İslâm-İran fikriyatı olması bakımından yabancı tesirleri kuvvetle taşıyan bir eserdir.

 

Aşağıdaki parçalar Kutadgu Bilig iki ayrı yerinden alınmıştır:

 

 

Asıl metin

İki türlü at oldu bu tilde yürür:
Bir edgü, bir ısız ajunda kalır

Isızga söğüş, edgü ögdi bolur.
Özünge baka-kör, kayusun kolur?

Özin edgü bolsa, atın ögdilig;
Kalı bolsa ısız sögüş ey silig

Tercüme 

İki türlü ad bu dilde yürür;
Bir iyi,bir kötü dünyada kalır.
Kötüye sövüş, iyi(ye) övüş olur.

Kendine bakagör, hangisini ister?
Özün iyi ol(ur)sa adın övmeğe değer.
Eğer ol(ur)sa kötü, hakaret (bulur) ey namuslu (adam)

Asıl Metin

Bu bir edgü erdi,anı ögdiler.
Biri ısız erdi,anı sögdiler.
Sögüşlüg nelüg boldı Zohhak utun
Nelüg edgü boldu Feridun kutun?

Tercüme

Bu bir iyi idi, onu övdüler.
Biri kötü idi, onu sövdüler.
Hakarete lâyık (olan) nasıl oldu Dahhâk aybı ile?
Nasıl iyi oldu Feridun şerefi ile?

Asıl metin

Körü-berse emdi bu Türk beğleri,
Ajun beğlerinde bular yegleri.
Bedük bilgi birle öküş edremi,
Olar boldı körgin kişi ödrümi

Bu Türk begleride atı belgülüg
Tunga Alp Er erdi, atı belgülüg
Tejikler ayur anı Afrasiyab
Bu Afrasiyab .

Tercüme

Görüverse şimdi bu Türk beğleri,
Dünya beğlerinden bunlar(dır dır) en iyileri.
Büyük bilgi ile çok(tur) fazileti,
Onlar oldu güzellikle kişi(lerin) seçkini.

Bu Türk beğlerinde adı belli (meşhur)
Tunga Alp Er idi, adı belli (idi).
Tacikler (Acemler) der onu Afrasiyab,
Bu Afrasiyab . .

Asıl metin

Edi artuk erdem, kerek ög,bilig,
Ajun tutkuga yetse utru elig.
Tejikler bitigde bitimiş munı
Bitigde yok erse kim okkay anı?

Tercüme

Çok fazlasıyla fazilet (ve) gerek(se) akıl, bilgi
Dünya(yı) tutmaya (idare etmeye) yetse bundan dolayı eli,
Tacikler kitapta yazmış bunu,
Kitapta yok ise (olsa) kim zikreder onu?

 

 

Yügnekli Ahmed ve Atabet'ül Hakayık

Yügnek, Semerkand yakınındadır. Ahmed ve babası Mahmud oralıdır. Fakat Ahmet’in yaşadığı zamanı kât'i olarak tayin etmeye imkân yoktur. Dokuzuncu asrın sonlarında yaşamış olan 'Yügnekli Ahmet' adında bir bilgin varsa da bunun bizim Yügnekli Ahmet olması ihtimali zayıftır. Çünkü Atabet'ül Hakayık 'in dili bu eserin dokuzuncu asra ait olmadığını gösteriyor. Yügnekli Ahmet hakkındaki bilgilerimiz daha ziyade menkıbe mahiyetindedir: Anadan doğma kör, fakat çok akıllı ve dindarmış. Bağdat’tan dört fersah uzakta oturur, her gün bu yolu yürüyerek imamı Azamın dersini dinlemeye gelirmiş. En geride otururmuş. Bir gün İmamı Azama en çok hangi talebesinden memnun olduğunu sormuşlar. O da hepsinin iyi olduğunu, fakat dört fersahlık yolundan gelen kör Türk'ün bütün talebelere örnek olduğunu söylemiş. Ahmed, öğüt gibi şiirler söylermiş ve bu şiirler Türkler arasında pek yaygın imiş.

 

https://www.pandora.com.tr/images/kapak/183305b.jpg

Bu rivayetlere bakılırsa Ahmet’in pek eski olması icap etmektedir. Çünkü İmamı Azam sekizinci asır ortalarında ölmüştür buna ise imkân yoktur.

Fakat eserine göre Ahmet’in medrese tahsili görmüş, Arapçayı ve İslâmi bilgileri bilen birisi olduğu muhakkaktır.

Eserin dil hususiyetlerine bakılarak hüküm vermek icap ederse Kutadgu Biligden biraz sonra yazıldığını kabul etmek icap eder. Çünkü Arapça- Acemce sözler oldukça çok ve eserde İslâm fikriyatı fazladır. Aybet ül- Hakayik,'Hakikatler heybesi' demektir. 'Dâd Sipehsâlâr Mehmed Bek' adında bir Türk beğinin adına yazılmıştır. Şimdiye kadar ikisi de İstanbul'da Ayasofya kütüphanesinde olmak üzere iki yazması bulunmuştur. Biri 14552'te Semerkand’da, biri 1480'de İstanbul'da yazılmıştır. Ankara da hâkim İbrahim Efendi adında birisinde bulunan bir nüshada da Aybet ül - Hakayike ait bazı parçalar vardır. Semerkand nüshası daha orijinaldir. Öteki nüshadaki birçok yabancı kelimelerin yerine burada Türkçeleri vardır.

Atabet'ül Hakayık  feûlün feûlün feul vezninde yazılmış didaktik bir eser olup şu bölümlerden ibarettir:

1- Münacat yani Tanrıya yakarış 10 beyit gazel tarzında 10 beyit gazel tarzında(Bu ikisi bir tek manzumedir.)
2- Na't yani peygamber için öğici bir parça ve dört halife methi
3- Dâd İspehsalâr Mehmed Bek hakkında öğücü bir şiir 14 beyit gazel tarzında
4- Kitabın yazılmasının sebebi hakkında 6 beyit gazel tarzında
5- Bilginin faydası ve bilgisizliğin zararı hakkında 24 beyit dörtlüklerde
6- Dilini tutmak ve bununla yolları hakkında 24 beyit dörtlüklerle
7- Dünyanın değişkenliği hakkında 24 beyit dörtlüklerle
8- Cömertlik ve pintilik hakkında 48 beyit dörtlüklerle
9- Ahlâk yücelikleri hakkında 19 beyit dörtlüklerle
10- Muhtelif beyitler 54 beyit dörtlüklerle
11- İtizar ve sonuç 10 beyit dörtlüklerle

Atabet'ül Hakayıkteki milli unsur, eserin büyük bir kısmını dolduran dörtlüklerdir. Fikir bakımından bedbin ve dini bir eserdir. Kutadgu Biligdeki felsefenin karışık durumundan da ilham almış olabilir. Daha sonraki asırların bazı şairleri tarafından 'Edipler edibi' sayılmasına rağmen edip Ahmet iyi bir şair değildir. Aruz veznini iyi kullanmayışından, bir gazelde aynı kafiyeleri tekrar etmesinden başka lirizmden de tamamen mahrumdur.

Eserin değeri dil bakımındandır. Hakanlı lehçesi dediğimiz  Karahanlılar çağı edebi lehçesinin bize kalan tek tük mahsullerinden olduğu için mühimdir. Bununla beraber Ahmet, Türkler arasında ün salıp evliya sayılmış ve öğüt vadisindeki manzum sözleri yayılmış olduğu için tesiri bakımından mühim bir şahsiyettir.

 

Divan-ı Hikmet ( AHMET YESEVİ )

Genel olarak dervişlik hakkında övgülerden bu dünyadan şikâyetten cennet ve cehennem tasvirlerinden, peygamberin hayatından ve mucizelerinden bahsedilir. Dini ve ahlaki öğütler veren şiirlere de yer vermiştir. Hece Ölçüsü olarak 4+3 ve 4+4+4 kullanılmıştır. Bu yapıtın ortaya çıkmasından bir süre sonra; İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Ahmet Yesevi'nin görüşleri Anadolu gizemciliğinin (Tekke ve Tasavvuf )  temelini oluşturur.  Tasavvuf kültürünün temeli bu yapıttadır. Yunus Emre'nin, HACI BEKTAŞ VELİ , Hacı Bayram Veli gibi düşüncelerinin kaynağı bu yapıttır.

* Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.

* Hikmet: Hoş, hayırlı anlamlarına gelir.

* Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.

* Aruz ve hece ölçüsü kullanılmıştır.

* Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.

* 144 hikmet ve 1 münacat’tan oluşur.(2009 yılında bulunan yeni hikmetlerle bilinen hikmet sayısı 217 olmuştur. Dr. Hayatı Bice tarafından hazırlanan 5. baskıda yeni hikmetler günümüz Türkçesi ile de yayınlanmıştır.)

* Eser Karahanlı Türkçesinin hakaniye lehçesiyle yazılmıştır

* İstifham (soru sorma) ve Tecahül-i Arif (bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.

* Ahmet Yesevi'nin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.

* Ahmet Yesevi hikmetleri Karahanlı Türkçesiyle söylemiştir.

* Hikmetler dini tasavvufi şiirlerdir.

* 63 yaşından sonra toprağın altında yaşamayı seçmiştir.

* Allah'a yakın olma isteği vardır.

* Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım uyak) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.

* Eserin uyaklanışı abcd dddb eeeb şeklindedir. Dördüncü dizelerin birbiriyle uyaklı oluşu hatta zaman zaman aynen tekrarlanışı bu şiirlerin musiki ile okunmak için söylendiğini gösterir.

* Eser 12. yy'a aittir.

* Divan-ı Hikmet'i Ahmet Yesevi yazmamıştır. Ahmet Yesevi'nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş, Ahmet Yesevi'nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmiştir.

* Didaktik ve manzum bir eserdir.

* Ahmet Yesevî 63 yaşından sonra bir çilehane yaptırmış ve kendini ibadete vermiştir. İslam peygamberi Muhammed gibi 63'ünde ölmek için; ancak 73 yaşında ölmüştür.

* Türk edebiyatı tarihinde "Divan-ı Hikmet"in önemi İslamiyet'ten sonraki Türk edebiyatının daha önce yazılan Kutadgu Bilig'den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı`nın ilk eseri oluşudur.

 

Dinî Edebiyat

Karahanlılar, Müslümanlığı yeni kabul ettikleri için dinî heyecanla dolu idiler. Bu dinî heyecan halk arasında Manas destanının doğmasına sebep olmuştu. Okumuşlar arasında da bir takım eserin yazılmasına sebep olacağı tabiîydi. Bu günkü eksik bilgimize göre Karahanlılar çağında bize iki tane dinî eser kalmıştır: Türkiye tefsir ve Satuk Buğra Han tezkeresi.

 

Türkçe Tefsir

Kur'anı açıkça anlatıp manasının açan eserlere tefsir denir. Tefsir İslami ilimlerin belli başlılarından biri haline gelmiştir. Tefsir bilginlerine müfessir derler. Bizim Türkçe tefsirin bir tek yazma nüshası vardır ki Prof. Zeki Velidi Togan tarafından Leningrad’a götürülmüştür. Tefsir tam değildir. Başından ve ortasından eksiktir. 18'inci surenin 4'üncü ayeti ile başlamaktadır. Eser asıl Arapça yazılarak satırları arasına Türkçe olarak peygamberin hayatına ve din tarihin ait hikâyeler konulmuştur.

Karahanlılar zamanında ve sahasında yazılmış olan bu tefsir kitabı Türklerin yazdığı bilinen ilk Türkçe Ku‘ran tefsiridir. ( Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Ders Notları, AÜ DTCF)

Tefsirin kimin tarafından, hangi tarihte ve nerede yazıldığı belli değildir. Eserin içinden çıkarılabilen manaya göre tefsir on birinci asrın başlarında Maveraünnehir’de yazılmıştır.

 

Satuk Buğra Han Tezkeresi ( Saltuk Buğra Han Destanı)

 

'Argu =Argun' boyundan Sa'd oğlu Ahmed (Ahmed ibn-i Sa'd ül- Argunî) adlı birisinin eseri olan bu tezkere, Satuk Buğra Han ile çocuklarının menkıbelerinden bahseden mensur bir eserdir ve on birinci asır mahsullerindendir. Satuk Buğra Han tezkeresinin eski bir yazması şimdiye kadar bulunamamıştır. Daha sonraki zamanlarda istinsah olunan yazmaları yazanlar, eserlere kendi zamana ait bazı şeyler ilâve ettiklerinden, o eserin orijinalliği azalır. Saltuk Buğra Han tezkeresi de çok okunan ve bu yüzden çok istinsah olunan bir eser olduğundan müstensihler elinde değişip bozulmuştur ve Karahanlı sülâlesinin birçok hakanlarının tarihleri de buna ilâve olunarak adeta bir tarihi eser halini almıştır. Karahanlılar daima Müslümanlığı korumak ve yaymak için çarpıştıklarından, bu uğurda Müslüman olmayan Türk ve Moğollarla birçok savaşlar yaptıklarından bu eser adeta Karahanlıların milli bir eseri sayılabilir.

 

NOT: “ Karahanlılar Çağında Türk Edebiyatı (sanalforum.biz/edebiyat-turkce) adresindeki makaleden bu yazıda çok büyük ölçüde yararlanılmıştır. Alıntı adresinde yazar adı bulunmadığı için Makalenin yazarının adını verememekten üzüntü duyuyoruz. İsmini bilemediğimiz yazara bu çok değerli, incelemesinden dolayı teşekkür ederiz.

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

  • https://www.sanalforum.biz/edebiyat-turkce/42118–6-karahanlilar-caginda-turk-edebiyati.html
  • https://www.gozlemci.net/6032-karahanli--edebiyati.html
  • https://www.bilgicik.com/yazi/karahanlilar/

 

 

Edebiyat, Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.
 
  BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com

 

 

Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış