Aganta Burına Burınata Hakkında Konu Özet İnceleme Halikarnas Balıkçısı


Esa
15.11.2016

Aganta Burina Burinata,


Romanın Künyesi
 

  • Halikarnas Balıkçısı
  • Aganta Burına Burınata
  • (Bütün Eserleri: 1 Milli Eğitim Bakanlığı 100 Temel Eser)
  • Bilgi Yayınevi / M.E.B. Dizisi
  • Ankara, 1995
  • ISBN : 9789754941883
  •  
Yazıda “
 
 Halikarnas Balıkçısı  Cevat Şakir Kabaağaçlı - Aganta Burina Burinata ”   romanı hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri,  romanın kahramanları, romanın olay örgüsü,  romanın yazarı,  “Cevat Şakir Kabaağaçlı - Aganta Burina Burinata” hakkında bilgiler “Cevat Şakir Kabaağaçlı - Aganta Burina Burinata “   romanın şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları, “Cevat Şakir Kabaağaçlı - Aganta Burina Burinata   adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  romanın anlatım tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, romanın türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
ROMAN VE YAZAR HAKKINDA 
 
Aganta Burina Burinata Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı  tarafından 1946 yılında yazılmış olan Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın yazmış olduğu ilk romanıdır.
 
Halikarnas Balıkçısı adıyla tanınan antik adı Halikarnasos- Halikarnas olan Bodrum’un tutkunu Cevat Şakir’in yazdığı bu roman ismini Fransızcadan gelen bir denizcilik terimi olan Aganta Burina Burinata’dan  "serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut" [1]   deyiminden almıştır.  Burina'nın yani rüzgarüstü yakasını kontrol eden halatın tutulması demek tekneye hız kazandırmak demektir.
 
1913 yılında İtalyan asıllı bir kadın ile evlenip İtalya’da kalan orada resim sanatı ile Latinceyi öğrenmiş olan yazar İtalya’dan dönüşünde babasının Afyon’da yaşadığı çiftlikte kalmaya başlamıştır. Bu çiftlikte bir tartışma anında, silahından çıkan kurşunla babasının ölümüne neden olur. Baba katili olan Cevat Şakir cinayet iddiasıyla yargılanır ve 14 yıl kürek cezasına çarptırılır.  Yedi yıl kürek mahkûmu olarak cea çeken yazar, baş gösteren verem hastalığından ötürü tahliye edilmiştir.[2]
 
 Mahkûmiyetinden sonra Kalebentlikle Bodrum'a sürülerek 3 yıllık sürgünlüğünün yarısını Bodrum'da tamamlayan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı  mahkûmu olarak geldiği Bodrum’da mahkûmiyetinden sonra da yaşamaya devam etmiş; hayatını deniz kıyısında ve balıkçılar arasında geçmiştir.
 
Bu nedenle tüm eserlerinde denize bağlı olarak yaşayan insanların yaşamlarını dile getiren yazar, bu romanında da balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler ve denize bağlı yaşayan insanların dramlarını, denize tutkun insanların dünyalarını ve denizle olan bağlarını dile getirmiştir.   Eserlerinde sürekli olarak deniz tutkusu, denizin çekiciliği konularını işleyen yazarın bu eserinde de balıkçılarını, dalgıçların, sünger avcılarının denizcilerin yaşadığı zorluklar, anı şeklinde dile gelmektedir. Eserde, deniz bir başkahraman gibi işlenmiş ve eser yayımlandığı zaman bir hayli ilgi görmüştür.
 
Cevat Şakir bu romanında kendi anılarından da söz edebilecek şekilde Bodrum’lu bir denizci olan Mahmut'un ağzından deniz ve deniz insanının hayatını, yaşadığı dramları denize olan tutkularını anı türünde bir roman tarzında anlatmaktadır.
Eser denize ve deniz insanlarına beslenen sevgiyi şiirsel ve coşkulu bir dille anlatmaktadır.  Hayatının yirmi beş senesini Bodrum’da geçiren yazar eserlerinin pek çoğunda Bodrum’u ve insanlarını dile getirdiği için Halikarnas Balıkçısı olarak adlandırılmış;  diğer eserlerinde de balıkçılar ve denizi anlatmıştır. Cevat Şakir, Bodrum'da balıkçılık dâhil çeşitli işlerde çalışmış, Edebiyat sahasına giren eserlerinin büyük kısmını da Bodrum’da yazmıştır. Bu eseri de Bodrum’u, denizini ve balıkçılarını anlatmaktadır.
 
Roman Halikarnas Balıkçısı’nın romanlarının genel özelliklerini yansıtır. Romanda, deniz sevgisi, , denizcilerin yaşadığı zorluklar, balıkçıların zorlu yaşam koşulları ve denzie olan derin tutkuları ele alınmıştır.
 

 
ANLATIM TEKNİĞİ VE KONUSU
 
Roman ana kahramanı olan Mahmut'un anıları şeklinde aktarılmıştır. Hatırat tekniğinde yazılmış romanda anlatıcı ben merkezli anlatıcı olan Mahmut Efendi’dir.
 
Roman, realist bir anlayışa yazarının gündelik hayatından aldığı gözlem ve izlenimlere hatta kendi biyografisine dayanmaktadır.
 Babasının karşı çıkmasına rağmen engin denizlere yelken açan bu deniz sevdalısı seneler sonra Bodrum’a geri dönmüş ve evlenmiştir.   Ama bir sorun vardır.   Denize açılmadığı için mutsuzdur. Denize uzak bir köyde yaşamaktadır. Her ne yaparsa yapsın deniz onu çağırmaktadır. Mahmut Efendi her şeyi geride bırakarak yine denize dönmek istemektedir.  “Denize bir kere bulaşan, suya bir kere paçası değen, denizde ölmedikçe dirlik bulamamaktadır.”
 
Romanın ilk sayfasındaki şu paragraf romanın konusunu haber vermektedir. ''  Anam söylerken, babam da yanık sesiyle, '' Sakın ha, denizci olayım deme!'' diye söze karışırdı. Ama kasabanın bütün sokakları, her ne kadar sağa sola sapsalar, eninde sonunda denize çıkıyorlardı.''
 
Kahramanlar:
 
Mahmut: Romanın kahramanı ve denizci bir ailenin çocuğudur. Ailesi ve eşi denizci olmasına izin vermek itememişler ama o kimseyi dinlememiştir.  Mahmut bütün engellere karşı koyan, okulu, disiplini, yerleşik hayatı sevmeyen deniz tutkunu biridir.
Süleyman Kaptan: Mahmut’un babasıdır. Denizde yaşadığı zorluklar onu denizden soğutmuştur. Ailesini düşünen, çalışkan, merhametli bir insandır.
Kirpi Halil: Mahmut’un yanında çırak olarak çalıştığı ayakkabıcıdır. Vaktiyle denizcilik yapmış geçmiş günlerinin özlemiyle yaşamaktadır.
Fatma: Mahmut’un çocukluk arkadaşı ve ilk aşkıdır. Babasına denizcilikte yardım etmiş olduğundan 0 yüzden, kendisine Erkek Fatma, denenen neşeli, hareketli, çalışkan,  bir kızdır.
Hakkı Reis: Mahmut’un amcasıdır. Çok cimri, sadece parayı düşünen, yanında çalışanlara hakkını vermeyen, kötü kalpli biridir.
 
 
 
ROMANIN ÖZETİ
 
Mahmut, deniz sevdalısı bir çocuktur. Arkadaşları oyunlar oynarken, deniz kıyısına kaçar, ocuklarının, anne ve babasını tedirgin ederdi. Pek çok tanıdıkları denize kurban gitmişti. Babası, Süleyman Kaptan, oğlunu denizden, balıkçılıktan uzak tutmak istiyordu.
 
Hâlbuki bu yasaklar küçük Mahmut’un denize olan tutkusunu daha da güçlendirmişti.  Mahmut, çer çöp ile oyuncak gemiler yapıyor, hayvanların su içtiği bir yalaklarda bunları yüzdürerek kendinden geçiyordu. Amcası Davut Kaptan bu çerçöp gemiyi ezip ona özene bezene çok güzel bir oyuncak tekne yapıp hediye etmişti.
 
Mahmut, amcasının yaptığı bu oyuncak tekne ile aylar boyu eğlenmişti. Her geçe teknesini başucuna uzatıyor sabah her uyandığında teknesini görüyordu.  Bir sabah uyandığında teknesini göremedi. Ağlayarak çok aramış tekneyi bulamamıştı. Yeni bir tekne yaptırmak için amcasının yanına gitmek istedi. Ama amcası uzak bir yere gitmişti.  Amcasının döneceği günleri çok özlüyordu. Babası, tekne yerine ona bir kuzu almıştı.
 
Babası Süleyman Kaptan’ın Milas’ta bir işi çıkmış onu da alıp gitmişti.. Yolculuk sırasında denizi, yelkenli gemileri, balıkçıları görmüş,  denizin mavi tutkusu yüreğinde yer etmişti. Ömrü denizlerde, geçmiş ve olan Süleyman Kaptan, oğlunun gözlerindeki özlemleri fark etmişti. Onu denizden soğutmak amacına yönelmişti. Denizleri karalayan hikâyeler anlatıyor, oğlunun bu tutkusunu yok etmeyi umuyordu. Oğlunun karada yaşamasını, geçimini topraktan çıkarmasını tembih edip duruyordu.  Bir balıkçı olmasına gönlü hiç elvermiyordu,  denizlerde boğularak ölsün hiç istemiyordu. “Oğlum, sakın bunun bu haline aldanma. Kim bilir kaç gemiciyi boğmayı tasarlıyor. Seni de boğuncaya kadar aç, çıplak ve yoksul bırakır. Sen toprağa bak.” (s.13) “Kahrolasıca deniz, dedelerinin, atalarının soy sopunun kaçının başını yedi biliyor musun?” (s.14)
 
Süleyman Kaptan, ömrünü denizlerde geçirmişti. Baba oğul Milas’ta Bakkal açan arkadaşı Fehmi’nin yanına uğradılar. Mahmut, amcası Davut’un bir deniz kazasında denizde can verdiğini bu sohbette öğrenmişti. Oyuncak gemisinin ortadan kaybolmasının ve amcasının ortada görememesinin nedenini anlayıp çok üzülmüştü.  Amcası Girit kıyılarında avlanırken fırtınaya yakalanmış,  Rando maçosu, bir pala gibi kardeşinin kafasını gövdesinden ayırmıştı.  Süleyman Kaptan, rando maçosunu sıkı bağlamadığı için, kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu tutmakta ve vicdan azabı çekmektedir.  “O gece amcam o ibrişim sarı saçlarıyla düşüme girdi. Masmavi gözleri vardı onun… Ben zaten onu öylesine severdim ki onu ya göklerin, ya denizlerin koynunda doğmuş sanırdım…‘Korkma, babanın söylediklerine bakma. Ben denizin içindeyim. Sen de bir deniz oğlusun. Seni de deniz alacak.’ diyordu.” (s.26)
 
Bodrum’a döndükten sonra Süleyman Kaptan, bir meslek öğrenmesi için oğlunu Eskici Kirpi Halil Usta’nın yanına çırak vermişti. Halil Usta, gençliğinde balıkçıydı. Bir gün yelken sararken direk tepesinden güverteye düşmüş ve bir bacağı kırılmıştı. Sakat kaldığı için de denizlerden uzak düşmüş, ayakkabıcı olarak geçinmeye başlamıştı.  Buna rağmen Halil Usta, denize kin tutamıyor denizlere çıkmak için için için eriyordu.
 
Halil Usta, denizci terimlerini, usta bir denizcinin yapması gerekenleri, çırağına anlatmıştı. Usta ile küçük çırak o hayal denizlerinde gemicilik yapıyorlar, deniz ve balık tutkusu ile konuşuyorlardı. Halil Usta’nın süre oğlunun içindeki deniz sevgisini canlandırdığını öğrenen Süleyman Kaptan, oğlunu eskici dükkânından alarak mahalle mektebine yollamaya karar verdi.
Mahmut, mahalle mektebine başlamış ancak Topal Hoca’nın öğrettiklerinden çok bunalmakta ders esnasında gökyüzünü ve denizi seyretmektedir. Balıkçı Ateşoğlu’nun kızı Fatma ise, en yakın arkadaşıydı.
 
Mektebin yanında kayık yapan Kalafat Ahmet Usta, Mahmut’un dostu olmuştur. Küçük Mahmut, her fırsatta soluğu Ahmet Usta’nın yanına koşmaya başlamıştı. Kalafat Ahmet Usta, ona denizle ilgili kitaplar veriyordu.. Mahmut bu kitapları heyecanla okuyor, Turgut Reis’i, Kristof Kolomb’u öğreniyor onlar gibi denizlere açılmak, yeni diyarlar keşfetmek istiyordu. Bir gün mektepte hocasından dayak yerken, Fatma’nın gözlerinin sulandığını görmüştür. Fatma bir gün babasıyla balığa çıktıklarında Mahmut’un da gelmesini istemiş, Süleyman Kaptan’dan izni koparmışlardı.
 
Ertesi gün denize açılmışlardı. Mahmut ile Fatma oltalara yem takıyorlardı. Fakat ağları kayalara takılmış, Ateşoğlu, ipleri kesmek zorunda kalmıştı. Üstelik Tuttukları bir avuç balığı satabilmek için bir hayli dil dökmüşlerdi.
Ateşoğlu’nun evlerinde oturuken kucağında ölü bir kız olan yaşlı bir kadın gelmiş Kocasının denizde olduğunu, çocuğuna kefen alacak parasının olmadığını söylemişti. . Balıkçı Ateşoğlu ve yanındaki balıkçılar ellerinde ve ceplerinde ne varsa kadına vermişlerdi.  Böylece Küçük Mahmut,  balıkçıların ne kadar zorlu bir hayat yaşadıklarını kazandıkları ve çok zor kazandıkları parayı düşünmeden vermelerinden dolayı oldukça etkilenmişti.  Deniz insanları, gözünde daha da değer kazanmışlardı. Ertesi gün babasından gizlice yine bağla çıktı. Tekneleri fırtınaya tutulmuş karaya zor çıkmışlardı. , Fakat Süleyman Kaptan, mektepten kaçarak balığa giden oğlunu iyi bir azarlamıştı.
 
Mektepten büsbütün soğumuş, Hakkı Reis’in teknesinde tayfa olarak çalışmayı kafasına koymuştu. Fatma büyümüş, genç bir kız olmuştu. Mahmut, amcası Hakkı Reis’in teknesinde çalışmaya başlamıştı. Hakkı Reis, kardeşlerinin aksine acımasız, cimri, katı kalpli bir kaptandı. Tayfalarını köle gibi çalıştırıyor kuru peksimet veriyordu.  Hakkı Reis, yeğeninin ısrarına daha fazla dayanamayıp Mahmut’u tayfa almıştı. Liman dairesinden gemici tezkeresi alan Mahmut, denize açılmaya başlamıştı.
Mahmut, gerçek bir denizci olmuştu. Gemide olanca gücüyle çalışmaya başlamıştı. Akşam olunca yorgunluktan kemikleri boşanmış gibi olurdu.  Denize açıldıktan beşinci gün fırtınaya yakalanmış batmamak için ölesiye mücadele vermişlerdi.
Fırtınadan üç hafta sonra Mahmut, annesinden bir mektup almıştı. Babası Süleyman Kaptan, denize batıp boğulmuştu, Annesinin geçimi de Mahmut’un boynuna binmiş, Mahmut, geçimini çıkarmak için amcasının teknesinde çalışmak zorunda kalmıştı. . Amcası Hakkı Reis, acımasız, cimri bir adamdı. Mahmut, uşak gibi çalışmasına rağmen, amcasından sürekli azar işitiyordu.  
 
Bir gün Kayıkta çalışan on beş – on altı yaşlarındaki bir genç güvertede yemek pişirmektedir. Hakkı Reis, en ucuzunu, en bayatını aldığı için fasulyeler bir türlü yumuşamamıştır. Çocuk, tencereye zeytinyağı akıtınca kaptan bunu görüp deliye dönmüştür.  Hakkı Reis yemeğe zeytinyağı döktü diye çocuğu öldüresiye dövmüştür. Hakkı Reis, defalarca vurduğu halde hırsını alamamıştı. Olan bitene seyirci kalamayan Mahmut, amcasının gözüne yumruk atmıştı. Hakkı Reis, yeğenini  çağırıp, o güne kadar hak ettiği paraları hesaplar ve ilk limanda def olup gitmesini söylemişti.
 
Amcasının yanından ayrılan Mahmut, başka kayıkda yarı aç yarı tok bir yaşam sürmeye başlamıştı. Bu günlerde Annesinin ölüm haberini aldı. Gemiden gemiye, kaptandan kaptana, seferden sefere seneler su gibi aktı. Mahmut on yedi – on sekiz yaşlarında bir genç olmuştu. Girit, Napoli, Cenova, Marsilya gibi yeni yeni yerler görmenin zevkine alışmıştı.  Arkadaşı Fatma ile evlenip yuva kurmak sevdasına kapılmıştı.
 
Trablusgarp Savaşında Türk kayıklarına Akdeniz’de izin vermiyorlardı. Bu yüzden yabancılara ait vapurlarda çalışmak zorunda kalıyordu. Marsilya’ya gidecek olan bir vapura ateşçi olarak girdi. Bir süre para biriktiren Mahmut, hasretini çektiği Fatma’sına kavuşmak, umuduyla memleketine döndü. Annesinin de ölümünden sonra evleri harabeye dönmüştü. Mahmut, evi temizledikten sonra Ateşoğlu’nun yanına giderek Ateşoğlu’nun evinin önünde beklemeye başlamıştı. Akşamüstü Fatma göründü. Fatma’nın yüzüne av tüfeğiyle ateş edilmiş, saçmalar kızcağızın yüzünü berbat etmiş, bir gözü de kör olmuştu. Fatma da çocukluk arkadaşını çok özlemişti, onu hâlâ seviyordu. Ne var ki. Mahmut’a soğuk davrandı.  Oysaki Mahmut onun kalbini seviyordu. .Yüzünün önemi yoktu. Mahmut, yüreğindeki sevgiyi güzel sözlerle aktarıp evlenmek istediğini söylemişti. . Fatma, cevabını ertesi gün vereceğini söyleyerek uzaklaştı. Fatma, bu evliliğin acıdan başka bir şey vermeyeceğini bildiği için çok uzaklara gitmişti.  
 
Mahmut, Fatma’yı aramış ama bir türlü bulamamıştı. Babasının arkadaşlarından Zeynel Kaptan’ın Ayşe adında genç bir kızı vardı. Kalafat Ahmet Usta aracı olmuş, Zeynel Kaptan kızı Ayşe’yi vermeyi kabul etmiş, ancak Mahmut’un denizden vazgeçmesini, şart koşmuştu. Evlenip yuva kurmak, düşüncesi ile Mahmut şartı kabul etmiş Ayşe ile evlenmişti.
Evlendikten sonra, Çömlekçi köyünde yaşamaya başlamıştı.  Zeynel Kaptan köyün zenginlerinden di. Komşuları Mahmut’a bir ağaymış gibi saygı gösteriyorlardı. Ne var ki, karısının sırtından geçiniyor gibi olmak ona ağır geliyordu.
 
Toprakla ilgili bilmediği şeyleri yakın komşuları Hüseyin Dayı ile Gâvur Ali’den öğrenmeye başlamıştı. Gâvur Ali, çıkarcı ve kurnaz biriydi.   Ayşe hesapçı ve çıkarcı bir kadındı. Kocasının para işlerinde yumuşak davranmasından hiç hoşlanmıyor, Hüseyin Dayı’nın topraklarını ele geçirmeyi düşünüyordu.. Mahmut yavaş yavaş karısının gerçek yüzünü görmeye başlamıştı.
Ayşe’nin insanlardan sürekli bir şeyler koparmaya çalışması, Mahmut’u çok üzüyordu. Karısının gözünde, tam bir avanaktı.  Bir gün ortakçılardan alacaklarını almak için gitmiş alacağı almak bir tarafa onlara yardım ederek dönmüş, Olan biteni karısına anlatmıştı. Ayşe buna çok kızmıştı.  Ayşe, kocasını budalalıkla, yufka yürekli olmakla suçladı. Mahmut, gün geçtikçe karısından soğumaya başlamıştı. Bu olaydan sonra Ayşe, alacaklar için göndermemişti.
 
Aylardır yağmur yağmadığı için köy susuz kalmıştı. Köy imamı Abdülvahap Hoca, Eskişehir’den parasız pulsuz gelmiş, köyün zenginlerinden birinin kızıyla evlenince müftülükten istifa etmiş ve tarlaların başına geçmişti. Türlü dolaplar çevirip insanları kandıran bir adamdı. Bu yüzden Mahmut, hocayı pek sevmezdi. Uyuşuk toprak insanlarıyla çalışırken denizi özlüyordu.  
 
Zeynel Kaptan’ın akrabalarından birinin düğünü için Bodrum’a gitmişlerdi. Mahmut, düğünü bırakıp denize doğru koşmuştu.  Gemileri seyrederek eski günlerini andı. Yıllardır denize hasret kalmıştı. Yeni bitmiş bir gemi Gemi “Aganta! Burina! Burinata!” nidasıyla denize indirilmişti. Bu sırada güvertedeki bir tayfa, ayağı ipe takılıp denize düşmüştü.  Mahmut, denize atlayıp bu tayfayı kurtarmıştı.
 
Düğün sona ermiş köylerine dönerlerken dönüp dönüp denize bakıyordu.  Deniz gözden kaybolunca, dünyası zindan olmuştu. Köyde kuraklık sürüyor, yağmurlar da hiç yağmıyor,  imamın duaları da bir işe yaramıyordu.  Hıyarlar acılaşmış sebze meyve kurumuştu. Toprağa bağlı kalmak, ölümden zor geliyordu.
 
Abdülvahap Hoca’nın önderliğinde yağmur duasına çıkmışlar sulara taş atmışlardı. İki üç gün sonra yağmur başlamış köylünün yüzü gülmüştü. Ancak yağmurlar dinmemiş Köyleri seller basmıştı. Ayşe, düğün gezisinden sonra kocasındaki değişimi sezmiş, kocasının içindeki deniz tutkusunun yeniden alevlendiğini anlamıştı. Kocasını denizden soğutmak için konu komşuyu seferber etmiş,  komşular diller dökmüştü. Fakat her şey nafileydi.  Mahmut, karısını denizle arasında bir engel görüyordu.  Karısının tavırları içindeki özlemi azaltmaya yetmiyordu.
 
Bir gece şiddetli bir fırtına çıkmış, fırtınanın kendisini denize çağırdığını hissetmişti. Ayşe, kocasının deniz tutkusunun önüne geçemeyeceğini fark edip ağlamaya başlamıştı. Mahmut, deniz kıyısında dolaşmaya başlamış, çocukluk günlerindeki özlemleri hissetmişti.  Bir gece deniz kıyısında uyuyakaldı. Sabah gün ağarırken, salınan bir kayık görmüş gönlünü alıp gitmişti.  Artık dayanamıyordu. Varını yoğunu karısına bırakmış denizlere açılmıştı.  
 

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış