ALAÇIKTAN GÖKDELENE TAHLİL TENKİT ÖZET

Ekleyen : Mustafa Karaer , 08 Mayıs 2019 Çarşamba aaa Beğen 2
ALAÇIKTAN GÖKDELENE
ŞAHAMETTİN KUZUCULAR 
Romana Dâir   
1- BAZI KELİMELER
2- ESERİN ÖZETİ                                                  
3- KAHRAMANLAR 
4- KISSA, ÖYKÜ 
a. Cis   
b. Gevher Nesibe Sultan 
c. Al Karısı  
ç. Büyüleyen Pınar
5- BOY İSİMLERİ
    a. Eşya İsimleri
    b.Giyecek İsimleri
6- TABİATLA İÇ İÇE
    a. Ağaçlar
    b. Canlılar
    c. Otlar
7- OLAYIN GEÇTİĞİ YER İSİMLERİ
8- YENİLİK ve İCATLAR 
9- ZAMAN
10- YAZARLAR, KİŞİLER, ESERLER 
DİL VE ANLATIM
11- KARAKTER TAHLİLLERİ
12- BENZETMELER
13- TEŞHİS (Kişileştirme)
14- TEZAT
15- İÇİ DOLU CÜMLELER
16- KAFİYELİ CÜMLELER
17- TAMLAMALAR
18- TASVİRLER
    a. Tabiat Tasviri
    b. İnsan tasviri
    c. Olay Tasviri
    ç. Köy evi Tasviri
19- TÜRK KÜLTÜRÜ
20- ÜSLÛP
21- DEDE KORKUT ÜSLÛBU
22- TENKİT
    a. İmlâ
    b. Noktalama
    c. Mail Tarihleri
23- ANA HATLARIYLA
           -1- 
1- BAZI KELİMELER [Roman, Türkmenlerin kullandığı kelimelerle yüklü. Yazar bu kelimelerin unutulmasına mâni oluyor, ne güzel. Bazı kelimeleri bilmiyordum, bazılarını bizler de kullanıyoruz.( Bolvadin-Afyon) Birkaç örnek aşağıya alıyorum.]  
Akkâm: Deve ile ücret karşılığı yük taşıyan. (135.s.)
Alaçık: Duvarı harçsız taşlarla örülmüş, üstü keçe veya dallarla örtülmüş alelade yayla evi. (71.s.)
Alkarısı: Albız, albastı. (Memleketimizde “albastı” şeklinde kullanılır.) Loğusanın ateşli hastalığa tutulması. Ateşli humma.
Avuz: Yeni doğuran ineğin ilk sütü, ağız. (260.s.)
Çömçe: İri kepçe, kulplu tas (260.s.) 
Emmideş: Emmi oğlu (392.s.) 
Erasmus: Avrupa birliği tarafından eğitim, iş deneyimi ve sportif aktivite gibi alanlarda kişilerin kendilerini geliştirmeleri için hazırlanmış bir programdır. (Günümüzdeki bir faaliyet, eserde yer almıştır. Ama 11 Mart 2019 tarihli gazetelerde, Erasmus ile ilgili üzücü bir haber vardır: Konya Selçuk Üniversitesi Uluslararası ilişkiler bölümü öğrencisi, 21 yaşındaki Furkan Kocaman, Erasmus programı ile Polonya’ya gider. Orada PKK’lı teröristlerce şehit edilir.) 
Evermek: Evlendirmek (Bolvadin’de de çok kullanılan bir kelimedir.)
Hamança: Hayvanların ince derisinden yapılan, bele bohça gibi bağlanan azık torbası. (16.s.)        
Hopur: İri kıyım, işi acele yapan (16.s.)
 Karsambaç: Mayıs ayına ulaşan bulgurlaşan kar ile pekmezi karıştırarak yapılan yiyecek. (58.s.)
Kerhane: (254.s.) Hayat kadınlarının bulunduğu yer.[ Bolvadin’de “kârana” şeklinde kullanılır. Sanırım kelimenin aslı “kerh+hâne” ]
Köp: Kağnıda, öküzlerin sırtı hizasına gelen, öküzlerin dışkılarını yapabileceği yer. (95.s.)
Kürün: Büyük baş hayvanların yemlik teknesi. (44.s.)   
Maraba: Ortakçı
Modullamak: Üvendere denen âletle öküzleri dürtüklemek. (95.s.) 
Ödeşlik: Ödeşmek için verilen. (Remzi kazara katil olur, karşı tarafa kan diyeti gibi ödeşlik verilir. Sanem Kız, Zühregile ödeşlik olarak verilmiştir.) (89.s.)  
Pernek: Uzaktaki sürü durağına süt sağmaya giden kadınlar topluluğu (45.s.)
Penez: Osmanlıda kullanılan para birimi. (140.s.)
Şemşamere: Ayçiçeği, güne bakan.
Tutma: Göçer Türklerde çoban, ırgat veya işçi olarak kiralanmış kişi veya kişiler, bir çeşit hizmetçi. (71.s.)                        
                                                  -2-
2- ESERİN ÖZETİ
                             
Atabey, eşine ve kızına bir mektup bırakır, mektupta büyük beklentiler içinde yazdığı romanının çalındığını belirterek intihar eder. Polisler gerekli işlemleri yaparlar.
(Atabey Akkuzu’nun yazdığı roman:) 
Olayın merkezi Ağcaören; Tecirli, Beğdili, Avşar karması bir köydür.
     Jandarmalar, haramileri kıstırır, Kara Bekir ölür. Vefâkâr arkadaşları (Cerit Halil…) jandarmadan gizli, Ağcaören’e gelir, Bekir’in özel eşyalarını, altınlarını, ailesine teslim eder. Sonra gizlice cesedi de getirirler.
    Bekir’in amcası Kel Tahir, altınların yarıdan fazlasına el koymuştur. Durum ilerde fark edilir. Köye zaman zaman gizlice gelen yabancı (romanın sonunda, Kara Bekir’in arkadaşı Cerit Halil olduğu anlaşılır.) Kel Tahir’i sıkıştırır, o da Zühre’ye altınları geri vermek zorunda kalır.  
    Üç çocuğuyla dul kalan Zühre, evin bütün işlerini çekip çevirir. Evlenmez, talip olanları da kabul etmez. 
    Oysa aile ve çevre, Zühre’yi töre gereği, kendisinden 10 yaş küçük kaynı Bedirhan’la, evlendirmek ister. Fakat ikisi de buna asla razı gelmezler. 
Ağcaören’e yabancı yine gelir ve Zühre’ye, Bekir’in pilli bir radyosunu verir; 
-Bir derdin olursa çekinme söyle! Diye de tembih eder. 
Köylü radyoyu ilk defa görür, elbet çok şaşırır. Zühregilin dış avlusu, köylülerle her gün dolup dolup taşar. 
Cincilerin Remzi, Zühre’nin oğlu Mehmet’i kazara vurup öldürür ve cezâevine düşer. 
Remzi, mahkûmların ayakçısı, koğuş ağası kim ise onun yalakasıdır. Çok dayak yer, ezilir. Mahkûmlara şirin görünmek için eğilir, bükülür. Her mahkûmdan bir şeyler öğrenir, adı Dönek Remzi olur.
Ağcaören’de yas vardır. İki aile arasına (Beğdili, Avşar) kan girmiştir. “Beğdili’nin töresince kanlıdan kan alınmalı.”(49.s.) Cercis Nine, sık sık Zühregile gelir, cinayetin kaza olduğunu, kan dâvâsı gütmemelerini söyler ama Zühre asla vazgeçmez. İntikamı, oğlu Abbas almalıdır. 
 Cincilerin Etem Ağa da Kayseri’ye gidip 4-5 koyun parasına bir radyo satın alır. Ağcaören Köyü’nde şimdi iki radyo vardır. Radyodan dolayı iki ailenin itibarı artar. Köy ikiye bölünmüştür. Zühre, Etem Ağa’ya gidenleri evine koymaz. 
Zühre, kanlıdan kan alınmasında kesin kararlıdır, kimse caydıramaz. Bunun üzerine Cercis Kadın’ın aklına, kan dökülmeden bir çözüm gelir, köyün ileri gelenlerine düşüncesini bildirir, onlar da uygun görürler.
 
 
 -3-
 Ağcaören’in ileri gelenleri toplanıp Etem Ağa’ ya giderler ve varılan kararı söylerler; kızı Sanem’i, Zühre’ye bedel vermek. Töre gereği bedel verilince; artık kızın canı, ırzı, namusu, alınıp satılması, Zühregil’in tasarrufundadır ve ödeşlik verilen kızın hiç hürriyeti yoktur.
Etem Ağa’nın kolu kanadı kırılır. Razı olmak istemez, büyükler kararlarından dönmezler, bedel kızını alıp Zühre’ye “ eti senin, kanı senin, ister öldür, ister güldür!” diyerek teslim ederler. Zühre, çaresiz kabul eder. 
On üç yaşındaki Sanem’in korkunç yılları başlar: Ölesiye dayak yemesi, aç susuz bırakılması, ahırda koyunların yanında yatması… Bir ara kaçar ama ailesi mecbur geri gönderir. O, Çakır Zühre’nin azatsız kölesidir.
Ahırda yaşayan Sanem’in eşyası, Ömer’in kendisine verdiği bir ayna ile bir taraktır. Bir de ahırın köşesinde, Ömer niyetine dertleştiği kırık sandalye. “Anam” diye sarılıp yattığı bir anaç koyun. Zühre bunların farkına varacak; aynayı, tarağı, sandalyeyi kırıp atacak, koyunu da kurban edecek. Oysa sandalye “Sanem’in iletişim dünyasıydı.” (107.s.)
Dönek Remzi hapisten çıkar. Artık onun için her şey mubahtır; kandırma, kurnazlık, üçkâğıtçılık, yağcılık, sahtekârlık, dolandırıcılık, hırsızlık… İnsanların zaaflarından faydalanmasını bilir, herkesin sakalına göre tarak vurur. İktidar partisinin ileri gelenlerinin yanında yer alır, tez zamanda aşırı zengin olur. 
Zühre’nin görümcesi, Bedirhan’ın kardeşi Kezban; alımlı, çalımlı bir kız olur. Okuduğu romanlardaki hayatı (vapur, tren, araba, konaklar…) özler. Muallimin İstanbullu hanımından, allık sürmeyi, süslenmeyi, her türlü şuhluğu, cilveyi öğrenir. Gözü İstanbul’dadır. Kendisine çıkan taliplerine, İstanbul’dan ev tapusu şartını koşar. Bir ara, İstanbul’dan ev alacağını söyleyen birisiyle nişanlanır fakat Dönek Remzi’nin hilesi, bu nişanı bozar. Remzi, Kezban’ı çok sever, onunla evlenmek ister, ama nasıl?
Sanem büyümüş, genç kız olmuştur. Zühre’nin kaynı Bedirhan, ona tecavüz eder.  
Azaplar’ın Ömer, Sanem’i sever. Sanem de ona karşı boş değildir. Geriden bakışarak sevdâlarını dillendirirler. Sanem Kız’ın başına gelenleri görmüş, yıkılmıştır. Daha sonra hamile olduğunu da öğrenir, daha yıkılır. Aklı ve gönlü arasında kalan Ömer, gönlünün arzusuna meyleder.
Remzi hayli paralıdır, parasından dolayı da devlet kapısında itibarlıdır. Bedirhan’ı asker kaçağı olarak şikâyet eder, onun askere alınmasına sebep olur. Zühre’nin oğlu Abbas’ı da bir düzenle çalışmak için Antalya’ya gitmesini sağlar. 
Remzi böylece kendisine diş bileyen iki düşmanından şimdilik kurtulur. Kezban’a çeşitli yollardan pahalı hediyeler göndererek ona yaklaşmanın yollarını arar. Remzi’yi öldürecek kadar kinli olan Kezban (Ki bir ara Remzi’yi bıçaklar), çok pahalı hediyeler karşısında zamanla yumuşar.
 
                                        -4-
 İstanbul hayâli de gerçekleşecektir. Remzi’nin tatlı dillerine bakarak kendini ona teslim eder.  
 Sanem, Bedirhan’dan hamiledir. Aile, köy bunu duyunca figan kopar. Bedirhan askerdedir. Mevzuyu, gelen mektuplardan öğrenir, komutanlar da öğrenmiştir. Kanunen; “Bedel” suç, hamile bırakmak, bir başka suçtur. Bu      
 gidişle Bedirhan, hapislerde çürür. Tek kurtuluş, Bedirhan’ın Sanem’le evlenip çocuğuna sahip çıkmasıdır. Bedirhan, eve bu yollu mektup yazar. Zühregil, Sanem’e en azından kötü davranmaz, ahırdan eve alırlar.
Zühre, Sanem’le asla elti olmak istemez. Kayınnası Gülsüm ana ve kızı Cemile, Bedirhan hapislerde çürümesin diye Sanem’e iyi davranırlar. 
Zühre, Azaplar’ın Ömer’in Sanem’i sevdiğini bildiği için onlara yol açar. Ömer, Sanem’i kaçırır, Avanos’taki arkadaşının yanına gidip oraya yerleşir.  
Cersis Nine; beddua eder, küfreder, kötü sözler söyler. Her türlü yanlış hareketin karşısındadır. Kimse de karşı çıkmaz, bir şey söylemez. Albız alır, cin kovalar, alkarısı avcısıdır. Çevredeki otlardan çeşitli ilaçlar yapar, hastalara, yılan-akrep sokanlara çâre olur.
       Abbas; yakın köyden Hasan Ağa’nın kızı Hatice’ye yanar. Fakat kızın ailesi belâlıdır. Cerit Halil, kızı Abbas’a kaçırır, bu uğurda hayatından olur. “Bir ömrü bir ahdi için, dostu için tüketmiştir.”(427.s.) 
     Remzi’nin Kezban’a ettiği duyulur. Duyulmayı, Remzi sağlamıştır. Normal şartlarda evlenmeleri imkânsızdır. Şimdi zarûret doğmuştur. Tüccar Remzi, hayli pahalı hediyelerle kız evini kerhen razı eder. Kezban’ı alır, İstanbul’a götürür, ona gökdelenden ev almıştır.
            ***
    [Romanın içinde bir başka yelpaze vardır. Atabey Akkuzu, 30 Mart 2010 ve 29 Ekim 2011 tarihleri arasında Uldız Hanım’a 16 adet mail yazar. “Alaçıktan Gökdelene” romanının çalışmalarını, “editörüm zannettiği” (429.s.), Uldız Hanım’a gönderir. Yazdığı kısımlar hakkında düşüncelerini belirtir. Ayrıca, Uldız Hanım’ın, eser hakkındaki eleştirilerine (ki bu kısım, romanda yoktur.) cevap verir, izah eder.] 
Maillerde yazar, alışılmış bir köy romanı yazmayacağını, aşk ile tezli ve sosyal roman ile birleştireceğini söyler. Ağçaören’i merkez edinir; oradan
 evrensele bakacaktır. (2. Mail, 42. s.)  
Konargöçer hayattan yerleşik hayata geçişte pek çok sıkıntılar yaşanmıştır. Zamanın getirdiği modayla hayat düzeni çatışmış, töreler ve inançlar yok olmaya yüz tutmuştur. (1. Mail,26.s.)  
Romandaki anlatım, ritmik ve şiirseldir. Eser çağın tahlili için yazılmıştır. (3. Mail, 70.s.) 
Kanlıdan bedel almak, çok eski Türkmen âdetidir. Sanem, ödeşlik olarak Zühregil’e verilir. (4. Mail, 89.s.) 
Göçer Türkmen kültürünü yaşatan son yöre, bu çevredir. Sanatçı, siyasetçi olmamalıdır. (5.Mail 110.s.) 
                                    -5-
Tahkiyeye yeni bir soluk getirmek, meddah gibi canlı anlatım yapmak ister. Yazar, şiirsel bir nesir peşindedir. (6. Mail, 130.s.) 
Eser aşk çıkmazlarıyla örülüdür. (7. Mail 152.s.) 
Köyden çıkıp holding kuranların hikâyesidir. Sipariş romana karşıdır.(8. Mail 168.s.)     
     Yazar, her cümlenin etrafında defalarca dolanır, fazlalıklardan arındırmaya çalışır. Divani şiirden gelen kadim lezzetler, meddah üslûbu, secilerle âhenk ve mânâda derinlik arar. (9. Mail, 200.s.)
 Alaçıkta doğan, hırsı yüzünden gökdelen isteyecek. 300 yıllık mesafe, 50 yılda hızla alınacak. Her devrin idolleri, kültür ile ilişkili var. (ve zamanla) Üst kültür, alt kültürü eğitir. Sanayinin getirdiği imkânlar, eğitimsizlerin de bu bolluktan faydalanmasını sağlar. Cahiller de eğitimli silâhına sahip olur. Sonuç, vahşi kültür üst kültürü yakalar. Böylece, bilimin ve sanatın fazileti kalkar. Cahiller, mevcut ilmi kendinden oluşmuş sanır, âlim ve sanatçının rollerini anlamaz. (10. Mail, 225.s.) (Yazarın tesbiti; maalesef günümüzün en büyük derdi. Yazık!) 
Ömer ve Sanem’in aşkı; “Sevdâ her müşkülü aşar!” fikriyle yazılmıştır. (11. Mail, 263.s.)  
[Evet, Sanem, Zühre’den ve Bedirhan’dan kurtuldu. Ömer, Sanemi her hâliyle kabul etti. Sevdâları, bu müşkülleri aştı. Ama yarınlarla gelecek dertleri göğüsleyebilecek kadar mı sevdâları acaba? Her dem Sanem’in eski hali zihninde olacak Ömer’in ve bir de kendinin olmayan çocuk, aynı sofrada, aynı evde… Sevdâ, bütün bunları göğüsleyemez kanaatindeyim. 
Madalyonun öbür yüzü: Sevdâ; gelecekten ziyâde içinde yaşadığı zamanı daha fazla düşünür, hesapta bu da var elbet. Yazarın bakış açısı bu merkezde. Mustafa Karaer]   
Yazdıklarının doğal olması yazara yetmektedir. Piyasa romanları, hemen parlayıp sönen havayî fişek gibi, yazar bunu asla istemez. (12. Mail, 297.s.) 
Remzi, kurnazlık ve yağcılıkla yükselmesini bilmiştir. Hak ve adalet; çarkın dişlerinde un ufak oluyor. (13. Mail, 342.s.) 
Bu yeni düzende, vermek için seçilenin, seçeni soymak hakkıdır. Çarpıp-çırpıp kaçanlara yasalarda cezâ yok nasıl olsa, zaten vicdan-merhamet de yok. İşte Remzi, bu boşluktan faydalanır. (14. Mail, 375s.)  
Sanatçı, para için sanat yapmaz. Sanem’in yaşadığı çirkinliklerin, Remzi’nin şahsiyetindeki iğrençliklerin yazılması aslında normaldir. Sanatta estetik kural, bunlardan uzak kalmak demek değildir. Çirkin insanı, sanatla resmetmek de sanattır. Kötü şartlar, olaylar, durumlar da romana alınır. (15. Mail, 407.s.) 
 
 
 
                                        -6-
Atabey Akkuzu, romanını bölüm bölüm gönderdiği Uldız Hanım’ın bir sahtekâr, merhametsiz, vicdansız, şeytan olduğunu anlar. Atabey’in atadan kalan evini bile sattırıp yemişlerdir. “Ama bilin bu ülkede nice saf saf çiğdemler var. Sizin gibilere inat, her bahar yeniden açar!”(16. Mail, 429.s.)
Ve Atabey, eserin başında belirtildiği gibi, intihar eder. Uldız Hanım’a en büyük tehdidi, bizlere de mesajı, iyi insanların her bahar açacağıdır.
Aslında Şahamettin Kuzucular, edebiyat dünyasını, sanat anlayışını, Atabey’in dilinden okuyucularına aktarmıştır. 
 3- KAHRAMANLAR 
Bedirhan: Bekir’in, Kezban’ın kardeşi.
Cercis Ana: Şamanizm’in zamanımızdaki son temsilcisi. Köylünün bütün dertlerine çözüm arar, bulur. Çeşitli otlarla, hastalara şifa dağıtır. Sözüne söz söylemeye, diklenmeye kimse cesaret edemez. Dedikodu, riyâ bilmez, her sözü her yüze söyler. 
Cincilerin Etem Ağa: Sanem’in, Dönek Remzi’nin babası. 
Cemile-Abbas-Mehmet: Bekir’in-Zühre’nin çocukları. Mehmet’i, Remzi kazaen öldürür. 
Cerit Halil: Harami. Kara Bekir’in has adamı. Ahde vefa gösterir. Başı gözü kapalı olarak, zaman zaman, akşam vakti Ağcaören’e gelir, Kara Bekir ailesine sahip çıkar, onlara kötülük yapan varsa gerekli cezayı verir.
Çakır Ahmet: Dönek Remzi’nin paralı adamı. Abbas’ın yakın arkadaşıdır, onu etkileyip Remzi’nin istediği yönde hareket etmesini sağlar. 
Çapar Ökkeş: Remzi’nin yardımcısı.
Çopur Sultan: Kel Tahir’in evdeşi. 
Dönek Remzi: Cincilerin Remzi, tüccar Remzi, kaatil Remzi. Etem ağa’nın oğlu, Sanem’in ağabeyisi. Mehmet’i bir kaza kurşunuyla öldürür.
Kel Tahir: Bekir’in amcası.
Kezban: Bekir’in kardeşi. Şuh, cilveli, yolda köy kızı gibi değil sultan gibi yürür. Alaçıklı Ağcaören, dar gelir Kezban’a; İstanbul’dadır gözü, orada yaşamayı hayâl eder.
Kara Bekir: (haramiler reisi) Beğdili’nin eşkiyası, Zühre’nin kocası, Bedirhan’ın, Keziban’ın kardeşi, Abbas’ın-Cemile’nin- Mehmet’in babası.
Kostak Recep: İdamlık, Dönek Remzi hapisteyken bunun ayakçısıdır.
Gülsüm Ana: Bekir’in, Bedirhan’ın, Keziban’ın anası. Zühre’nin kayınnası.
Mualla: Köydeki öğretmenin karısı. İstanbullu. Kadın dünyası, modern giyim kuşam, süslenme, erkeklere karşı cilveli tavırlar, İstanbul’a gitme hayâli gibi hususlarda Kezban’ı etkilemiştir. 
Muhtar: Ağcaören’in muhtarı, çıkarcı.
Ömer: Azapların Ömer. Sanem’i her haliyle kabul edecek kadar sever.
Sanem: Cincilerin Etem Ağa’nın kızı, Dönek Remzi’nin kardeşi. Bedel (diyet) kızı, samanlığın kızı Sanem, sıradışı bir anane kurbanı. 
 
                                            -7-
Yabancı: Zühregil’e akşam vakti gelir, tanınmamak için yüzü gözü sarılıdır. Onlara yardım eder, sıkıntılarını giderir. Romanın sonunda Kara Bekir’in vefâkâr dostu Cerit Halil olduğu anlaşılır. 
 ZÜHRE: Bekir’in evdeşi. Dik başlı, inatçı, kindar, merhametsiz. (Yazar, Zühre’nin eş anlamlılarını da verir; Venüs, Afrodit, Nahit, Çoban yıldızı, Çolpan, Tan yıldızı, Lucifer)
4- KISSA, ÖYKÜ                            
                    CİS
 Erciş Kabilesinin Bey kızı Cis’in güzelliği dillere destandır. Bir yiğit ona vurulur, kız da ona… Ulu kişilerle dünürcü gidilir, Cis babasından istenir. Bey’in şartı; “Karşı dağın tepesinde alev kusan bir ejder var. Onu öldür gel, kızım senin!”
    Yiğit kabul eder, Cis’e bir gelinlik verir ve “Beni bekle!” der. Kız; “Ejderle baş edilmez, vazgeç!” der ama genç; “Ejder beni öldürürse bir kere ölürüm. Yoldan dönmek, sensiz kalmak bin ölüm! Kısmetse gelirim, gelinliği giy, bekle!”
    Yiğit gider, Cis de arkasından… Ejder, genci yakmak ister, Cis, gelinliğini yere atıp ateşe koşar. Alevler Cis’i sarınca yiğit üstüne kapanır, ikisi de yanar.  
Cis’in beyaz gelinliği dağın başına yayılır. İşte o günden beri Erciyes, beyaz ve dumanlıdır. (46.-47.s.)
        GEVHER NESİBE SULTAN
 Kayseri Gevher Nesibe Sultan Hastanesi’nin Hikâyesi:
Gevher Nesibe Sultan, bir kumandana gönül verir. Bunu duyan abisi Sultan Keyhüsrev, kızar ve o kumandana tehlikeli bir görev verir. Kumandan orada ölür. Nesibe Sultan da derdinden verem olur, 1204’te ölür. Buna çok üzülen Gıyasettin Keyhüsrev, kardeşi adına bu hastaneyi yaptırır. (82.s.)
            AL KARISI
    “Al karısı uzun boylu, eli kolu güdük; parmağı bir oktan uzun; lohusa canavarıdır. Saçı başı darmadağın, dişleri dirgen gibidir. Al karısı bir cadıdan daha da çirkin varlıktır. Al karısı kısrak atla, lohusaya çok düşkündür.(…)
         Loğusanın baş altına, saman dolu bir yastık koyarlar; çuvaldıza dikkat çekip başına saç toka takarlar.(…) Göze göründüğünde çuvaldızı hemen saplamasını, al-kırmızı elbiseler giymesini söylerler” (308.s.)
 “Alkarısı hikâyesi, şamanlıktan kalan inanç. Zannederin albızların dişileri alkarısı. Belki de ev hayvanlarını koruyan bir alasbatır. Eski Türklerde ev hayvanlarını koruyan kutsal ruhlardan birisidir (alasbatır). Fakat son asra kadar ulaşan albastı efsanelerinde hayvanları ve gebe kadınları rahatsız eden erlikle (albız) ilgili kötü bir tin şeklindedir. Serbest bırakılınca değirmenin suyuna karıştığı ve suyu kızıla boyadığı da tasavvur edilir.” (342.s.)
 
                                -8-        
                                        -8-
 
   BÜYÜLEYEN PINAR                      
    [Ağcaören yakınlarında çıkan bir pınar vardır, yanında da bir iğde ağacı. Dilek dilenip dallarına çaput bağlanır.]
    Vakti zamanında burada bir kutlu derviş yaşarmış. Koyun, keçi otlatırmış. Bir kavalı, bir kevgiri, bir de un eleği varmış. Suyu kevgirle taşır, eleğiyle ayran verir, sütünü yoğurdunu eleğe-kevgire koyarmış.
    Düşmanlar obayı basınca, Büyüleyen Dede, kavalı kılıç gibi kullanmış, düşmanları doğramış. Bir kâfir onun boynunu vurunca, kelle koltuğunda vuruşmayı sürdürmüş. Düşman kaçmış. Büyüleyen Dede, “beni buraya gömün!” diyerek şehit düşmüş.
İşte o günden beri bu mekân kutsal sayılır. (377-378.s.) 
                ***
Yazar, eserine bu öykü ve kıssaları almış.
Çocukluğumda, rahmetli annem, onca iş arasında bazen fırsat bulup masal ya da kıssa anlatırdı. Benim için büyük zenginlikti. Çocuk dünyam anlatılanlarla dolar taşardı.
Zaten hangimizin dünyasında yahut yaşadığı çevrede bu ve benzerleri
yok ki. Bir yatır, bir tekke, bir ermiş kişi, uğurlu yahut uğursuz addedilen yerler hakkında söylenen rivâyetler; aklımıza yatmasa da büyüsüne kapılırdık.  
Yazar da, öykü ve kıssalarla, eserine ayrı bir âhenk, ayrı bir çeşni katmış. İnternet bağımlısı çocuklarımız, gençlerimiz maalesef bunlardan mahrum, iç dünyalarını sanal âlemin sanal canavarlarıyla beziyorlar. 
Yazarımız, unutulmaya yüz tutmuş dünlerimize böylece ışık tutuyor. 
5- BOY İSİMLERİ  
Romanda; Türk boylarının isimleri, bu boyların günlük hayatı, evde kullandıkları eşyaları, kıyafetleri de belirtilmiştir. Elbette bir araştırmanın, kültür birikiminin, dikkatin mahsulü:
“Beğdili, Tecirli, Dodurlu, Avşar (Avşarlar; efkâr bastığında, barak, bozlak söylemeye çayırlığa çıkarlar.)  
a. Eşya İsimleri: 
Tava, bakraç, helke, kazma, kürek, yaba, elek, kalbur, güğüm, çuval, torba, yayık, oklava, heybe, hamança, kilim, halılar, ( Hereke, Yağcıbedir, Sivas, Kayseri, Kemâliye, Yahyalı, Ürgüp, Bünyan… halıları)…  
     b. Giyecek İsimleri:  
Boncuklu yaşmak, bağlama kuşak, belde yün dokumadan el işi dolama, el işi sırma dikilmiş kapaklı yelek, sivri burun iskarpin, sırma libas, kutnudan kaftan, işlik (içlik), çorap, çuha ceket, paçası yandan düğmeli kaba pamuk pantolon, pamuklu gri mintan, peşli, tülbent, pazen entari, penezli başlığı, puşu (poşu), yaşmak, yünlü önlük…
 
 
                                        -9-
 
6- TABİATLA İÇ İÇE
    Yazar eserinde, o yörede yetişen, yaşayan ne varsa hemen hepsinin adlarını sayıyor. Ağaçlar, otlar, yenebilecek şeyler, canlılar… Hülâsa tabiatın bütün güzellikleri, göz önüne seriliyor. Okurken kendimi, sanki tabiatın bir parçası, ya da orada yaşayan birisiymiş gibi hissettim.
 a. Ağaçlar: Servi, söğüt, ardıç, meşe, kızılçam, sedir… 
 b. Canlılar: Ateş böceği, at, ağaçkakan, bıldırcın, boğa, çekirge, çırçır böceği, çakal, dana, düve, gelincik, hindi, inek, kurbağa, karabaş, köpek, keklik, kaz, karga, kırlangıç, kısrak, kumru, koyun, kınalı kuzu, kıvırcık oğlak, ördek, sakallı teke, sığır, serçe, tilki, üveyk, Yusufçuk…  
          c. Otlar: Ayrık otu, baldıran, bendir yaprağı, bozkır, çayır, çedene, çimen, çam sakızı, ebem gömeci, evelik, gömeç, ısırgan, karamuk çalısı, kekik, kendir, kenger, kızıl kantaron yağı, kuzukulağı, nâne, nergis, özerlik otu, semiz otu, yavşan, yarpuz, yılan otu, yonca, zahter… 
     ç. Yenebilecekler: Alıç, iğde, çördük, armut, erik, bostan, mısır, un, bulgur, yarma…                                     
 7- OLAYIN GEÇTİĞİ YER İSİMLERİ
Köy hayatından kesitler verilmiş. Bu kesitlerde; bencillik, kin, nefret, yalakalık, menfaat, hile, yalancılık, kahramanlık, mertlik, ahde vefâ, kurnazlık, çalışkanlık, törenin ağır baskısı, sınır tanımayan gerçek sevdâlar, zengin olma hayali gibi insanî duyguların çarpışması, çatışması var.
Olayın geçtiği yerler:
Ağcaören (Olayın merkez mekânı olup Tecirli, Beğdili, Avşar karması bir köy.) Amik, Adana, Afşin Dağları, Avanos, Bakacakbaşı, Bakırdağ, Bünyan, Ceyhan, Çukurova, Çukurabat, Çukurağa, Darende, Deveboynu, 
Divriği, Düziçi, Erciyes, Feke, Gâvurdağı, Göksun, Kayseri, Kösedağı, Pınarbaşı, Sarız, Sis, Misis, Tahtafırlatan Dağı, Tufanbeyli, Tomarza, Toroslar, Uzunyayla, Yarsuvat… 
8- YENİLİK ve İCATLAR 
Köy yerindeki ağır aksak, tekdüze geçen hayat yeni icatlarla değişir. Köylü, hayrete düşer, şaşkınlık yaşar ve hareketlenir:  
El feneri, radyo, löküs lâmbası, gaz ocağı, pil, motorsiklet, traktör…
9- ZAMAN 
    Romanda iki ayrı zaman dilimi vardır, 1960’lı yıllar ve 2010’lu yıllar…
10- YAZARLAR, KİŞİLER, ESERLER
    Yazar romanında, konuya veya olaya bağlayarak edebiyatımızın (dünya edebiyatı dahil) önde gelen şahıslarından, eserlerinden bahseder ki bu da ayrı bir zenginliktir:
 
 
                                            -10-
    Albert Camus, Çalıkuşu, Diyojen, Güzide Sabri, Hayyam, Hay Bin yakzan, Kerime Nadir, Mantık’ut Tayr, Montain, Orwel, Samed Behrengi, Sokrates, Şeyh Bedrettin…
                 DİL VE ANLATIM
 11- KARAKTER TAHLİLLERİ
Yazar, önde gelen kahramanların iç dünyalarını detaylı tahlil eder. 
Merhametsiz bir tip olarak çizilen Çakır Zühre, bedel kızı Sanem’in samanlıktaki dünyası, Ağcaören’e sığmayan ve bir köy kızından beklenmeyen hayalleri olan Kezban (1960’lı yıllar olduğunu unutmayalım), Şamanizmin sırlarıyla donanmış Cercis Ana ve kısa zamanda köşeyi dönmenin yollarını bulan, maalesef günümüzde de çok sıkça rastladığımız bir karakter, döneklikten tüccarlığa terfi eden Remzi …
Kişiler, hayli donanımlı ve başarılı bir üslûpla tanıtılır.
12- BENZETMELER
Eser boyunca yer yer tam teşbihler görülür. 
Meselâ:
“ Kezban ile Bedirhan’ı malak gibi büyüttüler.” (11. s.)
“ Korku kalbinden eriyip tüy gibi çekilip gitti.” (13.s.)         
“ Biniciyi yadırgayan kısrak gibi çok huysuzdu.” (30. s.)
“ Bakışları iki ıssız buz kuyusu gibi soğuk, iki obruk yutmuş gibi derin ve kopkoyu durur.” (37. s.)                                    
“ Sıcak çarpmış horoz gibi iki kolu havalanmış.” (53.s.)
“Mezarına geri dönen ölü gibi gidiyordu.” (91.s.)
“Mahpusta yeşeren umut, çölde bulunmuş su gibi dayanmaya çare gelir.” (113.s.)
13- TEŞHİS ( Kişileştirme)    
Tabiatın koynunda geçen olaylar, elbet teşhis sanatına da kapı aralayacaktır. İşte birkaç örnek:
“Üzerinden kim geçerse, ardından koşturup durur. Bu gariban tozlu toprak, dost tutmayı hep sevmiştir. Bu gariban tozlu toprak, yükselmeye hep hasrettir.” (3. s.) [ Toprağa insan vasfı verilmiş; koşan, garip olan, dost tutmayı seven, yükselmeye hasret toprak.]
“ Ardıç ile meşeleri, düğün dernek buluşmuştur. Kızılçamlar ve sedirler ağaçların efesidir. Top serpuşlu kızılçamlar, sivri külah geniş etek sedirlerle halay tutar.” (4. s.) [ İnsan kişiliği verilen ağaçlar; düğün için toplanmaları, efe oluşu, başına serpuş takması, halay tutup oynamaları…] 
“ Erciyes’in ak saçları…” (46.s.) [ Erciyes’e insan vasfı verildiği gibi, aynı zamanda teşbih(benzetme) de var. Erciyes Dağı, yaşlı bir insana benzetilmiş.]
 
 
 
 
14- TEZAT -11-
Yazar, tezat sanatına da yer vermiş, eserin başlarından birkaç örnek:
“Toprakları; karda apak, bahar vakti kapkaradır.” (3. s.)  
“İçte iblis fıkrayanın dışında melek oynamaz.” (4.s.)
“Yerin altı, yolun üstü engebenin üzerinden… “ (9. s.)
“Eşkiyâlık kanununda vermek değil almak vardır.” (9. s.)
“Ölenlerin kalanlara saldığı bir haber vardı.” (23. s.)
15- İÇİ DOLU CÜMLELER
Yazar, Atabey Akkuzu’nun dilinden “Mânâda derinlik, aradığım bir özelliktir!” der. (200.s.) Bu tarz cümleler bence, esere, apayrı bir güzellik ve âhenk katıyor. Beğendiğim, içi dolu cümlelerin bazılarını buraya alıyorum: 
” İçte iblis fıkrayanın dışında melek oynamaz” (4. s.) (Aynı zamanda tezat san’atı da bâriz.)
“ Sanem, Ömer, Abbasların bedenleri bir kuleydi. Her kulenin üzerinde taht kuran bir Ramiz vardı.” (25. s.) ( İnsanları basamak yaparak, onları çiğneyerek yükselenler.)
“ İnançlar, gelenekler bu modayla kapışmıştı.” (25. s.) (modern hayatın getirdikleriyle, inancın ve âdetlerin çatışması; ata, oğul anlaşmazlığı.)
“ Bastığı kumda gül biter, gezdiği yer nergis kokar, ölen çiçekleri bile öpüp öpüp diriltirdi.” (30. s.) (Bazı insanlar güneş gibidir; vardığı yeri aydınlatır, sıcak samimiyetiyle sarar.)
“Düşman kazanmak çok kolay, düşman gütmek çok zor oğul.” (39. s.)
“Kalbi deva dolu olan, soysuza kalp gözü açmaz. Surete bakan harâmi midyede inciyi bulmaz.” (40.s.) 
“ Bugüne dünden gelmenin önemini unutmayın.” (43.s.) (Köke bağlılık)
” Bir kafaya birkaç surat giydirmeyi öğrenmişti. Adamına göre surat değiştirmekte mâhirdi.” (47.s.) ( Bukalemun karakter.)
“ Canı yanan esir katır, kıratı da geçer.” (107.s.)
“Yüzün güleç, dilin ballı, aklında bin şeytan oynar.” (113-114.s.)
“Sahtekârın dili ballı, yüzü aydan güleç olur; vaatte cömert görünüp çarpmakta yavuz olurdu. Ağzı balla dolu arı, kuyrukta zehir saklardı.” (114.s.)
“ Timsah ile telli turna, ne doğal bir düşman olur; telli turna ile timsah, ne de gerçek dost olurdu.” (116.s.)
“ Aykırı olmak değil farklı olmak istiyordu, aykırı olmadan farklı olmak.”(124.s.)
“ Beyaz mendil üzerine dokunacak çok yaş var.” (127.s.)
“ Ahde vefa bilmezse kul, kancık itten aşağı bul. Sözünden dönen adama ya kahpe ya dönek derler. Ne it olurum ne dönek, er kişiye vefâ gerek.” (144.s.) (İşin en acı tarafı, bu sözleri; mert birinden duyup da kendi karakteriymiş gibi dillendiren, Dönek Remzi söylüyor.)
“Sahtekârlık ve fettanlık zamâne kıymeti.” (260.s.) “Uçamayan serçelere insan kanat takamazdı.” (281.s.)
       -12-
16- KAFİYELİ CÜMLELER                            
Alaçıktan Gökdelene’de, kafiyeli cümleler de kullanılmış:
“Çakma çiçek, çıkma bebek, sahte şebek, kıymet görmez.” (3. Sahife)
“Çorak tarla, kuru kamış; birbirine yakışırmış.” (15. s.)
“Ne köşeye döndü baktı, ne duldaya gönül aktı.” (23. s.)
“Üç yavrum bana üç koca; anca baş ederim anca.” (24. s.)
“Söğütleri yeşerirken, kavakları yaşarırken, gökten yağmur boşanırken…” (271.s.)
“Yoz ayının boz ayıya ikramından ne çıkardı.” (305.s.)
“Aylar oldu konuşmadık. Buralarda gezdim durdum. O melânet günden beri, gayri başka adam oldum.” (318.s.)
 17- TAMLAMALAR
Yazar eserini, sıfat ya da isim tamlamalarıyla zenginleştirmiştir:  
 “Bu gariban tozlu toprak.” (3. s.)
“ Top serpuşlu kızılçamlar, sivri külah, geniş etek sedirler.” (4. s.) 
“Kara Bekir’in kır atı eşkin eşkin duruyordu.” (12.s.)
 “Aklı noksan cıbıl Tahir.” (17.s.) 
“Cercis’in kara şeması.” (37. s.) 
“ Ak koyunun kirli yünü.” (37. s. )
“ Yaş söğüdün dalları.” (40.s.) “Duvar delen sıçan” (45.s.)
“Kostak kostak yürümek” (53.s.) 
“ Tek bir dalın gölgesi.” (59.s.) 
“ Dokuz baklavalı Türkmen kilimi.” (61.s.) “ Bir kaba yel, köy yolunun tozlarını kaldırmıştı.” (97.s.)
“Kel güdük köylü, ahmakların tekesiydi.” (129.s.)
18- TASVİRLER 
 Çevre, tabiat, insan, olay tasvirleri gayet canlı bir dille, romanın tamamında olduğu gibi, nefis bir üslûpla dile getirilmiş. Okurken, hem şiir dünyasında dolaşır, hem bir fotoğraf seyreder gibi olursun. Tasvirler, aşağıdaki örneklerde olduğu gibi, benzetmelerle de bezelidir. İnsan tasvirinde hem fiziki (dış) hem ruhi (iç) tasvir, bir arada verilmiş:
a. Tabiat tasviri: 
“ Kuzeyin gülleri bile her baharda nazlı açar. Ağaç kısa, otlar güdük; her çiçek ufak tefektir. Yağış az, verimsizdir; renklisi az, bozu çoktur. Mavi göğü saymazsanız, renksiz bir film gibidir. Küçük, cılız derelerden kirli çakal sesi gelir. Boz tepeler ara ara kekik ile çok hoş kokar. Kimi kimi yamaçlara boz bulanık keven yürür. Sulaklarda çayır, çimen, ısırganla gümeç biter.” (3.s.) (Eseri okurken, bir cümle yahut bir kelime çağrışımlara yol açıyor ve hatırına böyle güzellikler düşüyor: ‘Ulur aya karşı kirli çakallar’ Sezai Karakoç-Mona Roza) 
 
                                        -13-    
 b. İnsan tasviri: 
“Cercis Karı’nın yüzünde kocaman bir beni vardır. Dudak ucundaki beni, sallanan bir dut gibidir. Bu et beni üzerinde, iki kalın tüy de yaşar. Cercis Karı’nın gözleri, öte bir dünyadan bakar. Bakışında ne heyecan, ne de bir tek sevinç vardır. Yüreğinden korkuyu da, sevgiyi de budamıştır. Bakışları iki ıssız buz kuyusu gibi soğuk, iki obruk yutmuş gibi derin ve kopkoyu durur. Bu duygusuz karartıya, bakmaktan herkes kaçınır. Onun gözlerine bakan. Hortlak görmüş gibi korkar. Cercis Kadın’ın gözleri, gözlere çok soğuk bakar. Cercis kadının gözleri, zemheriden ayaz çalar.
…Kapkara bir çul giyinmiş penguen hortlağı gibi, ufkuna resim düşürür. Asadan taraf yan yatan kara bindallı bir cadı tablosunun canlısıdır. Asasıyla topallayan bir cadı kuklası gibi sallana sallana yürür. Kambur sırtı kamarası, asası kürek gibidir. Başını dik tutamayan menekşe gibi solgundur. Kanadı kırı karganın halinden de yorgun durur.” (37.s.)
 c. Olay tasvirleri: 
“ Bedirhan Abbas’ı çekip bir köşeye götürmüştü. Abbas’a gözleriyle sanki kamçı vuruyordu. Gözlerinde ayıplayan çok derin bir sevgi vardı.Törelerin saygınlığı bu ışığa doluşmuştu.Baba yarısı amcanın gözlerinde yoğunlaşan atalarla dedelerin otorite bakışıydı. Abbas’ın güçsüz yüreği bu bakışa diz çökünce, Bedirhan sevgide saklı azar ile sormuş oldu:
-Anana karşı mı geldin?” (160.s.)
ç. Bir köy evi tasviri:
    “ Damı, duvarı, tabanı toprak bir eve girmişler, evin en has odasına misafir edilmişlerdi. Tabanı kilim döşeli odadan içeri girip yastıklara sırt vererek mindere oturmuşlardı.(…) Odada bir tane sedir, duvar minderleri vardı. Ortada kırmızı kilim, duvarda tülüce vardı. Tülücenin ortasında asılmış bir kur’an ile kenardaki bir çiviye bir tüfeği asmışlardı. Yan tarafa üç yataklı üç de minder koymuşlardı. Kapının tam girişine bir teke postu serilmiş, kapının yan tarafında bir de sandık konulmuştu. Sandığın tam ortasına iki idare yerleşmiş, yanında gaz lâmbasıyla gaz ocağı duruyordu. (386.s.) 
19- TÜRK KÜLTÜRÜ 
 
(Roman, Türk Kültürü’nü çeşitli yönleriyle işler, Türkmenler’in dünyasını anlatır, Cercis Kadın ise Şamanizm’in son temsilcisidir.)
a. Molla Dede; Zühre’ye, nazar ve baş ağrısı için okuyup üfler. Suda ıslatıp üç gün içmesi için muska yazar. İkinci muskayı elbisesine dikmesini için, üçüncü muskayı da evde saklaması için yazar. Abbas’a da “ güle güle gitsin, güle güle gelsin!” diyerek hayır dualarla muska yazdı. (183. – 184.s.)
 
                                        -14-
(Yazarın çizdiği Molla Dede karakteri uçuk çizgide değil. Molla Dede, acziyetini ifâde eden cümleler de kullanmış: “Gelecekten haber almak, kula nasip değil. (…) Olacak şey tarlada da yatakta da olur.” (184.s.) 
b. “Taze gelin, kaynatanın yanında ses veremezdi. Kaynata izin verene
kadar sessiz konuşacak; sesini hiç yükseltmeden konuşmayı bilecekti”(417.s.)
[ Not: “1965’li yıllar… 15 yaşındayım, ağabeyim evlendi, evimizin ilk gelini. Evin erkekleriyle işâretle, evdeki diğer kadınlarla da sesini çok alçaltarak konuşurdu, garipserdim.” Mustafa Karaer Bolvadin/Afyon]     
    c. Arabaşı, Bolvadin çevresinde de bilinir. Kışın severek yapılır. Ama her undan arabaşı yapılamıyor artık. Hele katkı maddeli zamane unlarından. Kümes hayvanının etiyle yapılan soğuk günlerin sıcacık çorbasını içmek ise, dünyalara değer.
 ç. Al karısı: Albız, al bastı. Loğusanın ateşli hastalığa tutulması. Ateşli humma. Loğusa, kırmızı elbiseler giyerek korunmaya çalışır. Bolvadin çevresinde de bilinir(di).
20- ÜSLÛP
                                     ONA ÖLÜM
Bilmiyorum bu gök gözler bana neden böyle hâin
Onun kaplan ciğerini kabarttıran vahşi bir kin
Sanki beni bir vatansız esir gibi tahkir eder
Göz açtığım bu topraktan kıskanarak sürmek ister 
  …
Bir cehennem olmuş olsan seni kanla söndürürüm
Her kim benim Türk ruhuma dokunursa: Ona ölüm
            Mehmet Emin Yurdakul – Türk Sazı                                    
 
   Mehmet Emin Yurdakul (1869 -14 Ocak 1944) bazı şiirlerinde 4+4+4+4=16’li heceyi kullanmıştır. Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi. 
Yazar Şahamettin Kuzucular, aynı zamanda iyi bir şâir, Türkçe’yi güzel kullanır, dilin her türlü imkânından faydalanır. Bu yüzden romanında cümleler, sanki tatlı bir şiir kıvamına girmiştir. Aşağıdaki cümlelere baktığımız zaman cümlelerin şiir âhenginde olduğu fark edilir. İlk sayfaları okuduğumda hayli şaşırdım. Nesirde şiir ritmi. Şaşkınlığım, lezzete ve hayranlığa dönüştü.
Bolvadin Meslek Yüksek okulu öğretim görevlisi, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni, kıymetli Osman Göker hocam’ın anlattığı bir hâtıra aklıma geldi. Onun dilinden aktarayım:
“Öğrencim, okula çoğu zaman taksi tutup onunla geliyor. Yürüyerek gelebilir, yazık değil mi masrafa? Alımlı da bir kız. Bir gün odama geldiğinde:
-Kızım, okula neden taksiyle geliyorsun, verdiğin paraya yazık değil mi? Yürüyerek gelebilirsin.
                                    -15-
 Cevap verince hak verdim, kız dedi ki:
- Hocam ben mankenim, yollar bozuk. Yürüyüşümün âhengi bozulur diye çekiniyorum.”
Bir kadının yürüyüşü; âhenkli, ölçülü, vezinli olmalı, aynı zamanda mesleğinde titiz, mesleğine saygılı…
Şimdi Şahamettin Bey’in üslûbuna baktığımız zaman; Mehmet Emin Yurdakul’un kullandığı hece ölçüsü var, bir bayanın sanki âhenkli yürüyüşü var ve elbette mesleğine saygısı da…
Bu ritmik âhenk, nesrin şiire yaklaşması, bazı yerlerde aksamalar ve zorlamalar hissedilse de, 429 sahifelik romanın hemen hemen tamamına hâkim. 16 hecelik cümleler bazen, ritmik olarak artıyor, yahut eksiliyor. 
Aşağıdaki verdiğim örneklerin üçünde, hece ölçüsünü gösterdim, diğerlerinde göstermedim: 
”Torosların / kuzey yanı / yeşillikten / birden kopar.” (2. Sahife)
”Taşı bile / yeşil olan / Toroslardan / geçer geçmez.” (2. sahife )
”Kel kafalı / dağlarına / birkaç vakit / bulut gelir.” ( 3. sahife)
“ Zühre gökte bir yıldızdı. Zühre bir sevdâlı kadın… Zühre yasak aşk kurbanı, ceza almış bir bahtsızdı. Dünyadaki her bir millet, ona bir başka ad vermiş.” (30. s.)
“ Sürü sürü davarları, katar katar develeri, kışın Toroslara sürer, yaz ayında oymağını yayla yayla gezdirirdi.” (33. s.)
” Buz karası soğuk gözler.” (37. s.)
” Zülüfleri tokaç yemiş yapağı yünler gibidir.” (37. s.)
“ Ak perçemli bilmiş dağın başından duman eksilmez, yaz olsa da kış olsa da ak yüzünü ekşitirdi.” (46.s.) ”Canımdan can alanlardan, can almadan affedemem.” (55.s.) 
“Çifte koşum kısrağıyla, otuz atlık harasıyla, dokuz hane tutmasıyla, kırk alaçık obasıyla bu yakaya yerleşmişti.” (71.s.)
“Sülüne palazı güzel; it yavrusu, ite güzel. Senin oğlun senin canın; onun kızı, onun canı.” (74.s.)
“ Eli ile çalışmayı, beli ile taşımayı, bir kararda bulunmayı ahmaklıktan sayıyordu.” (79.s.) 
“Zoru gören, yavuz büyür. Demir tozu kor olmazsa, kılıç olup parıldamaz. (83.s.)
“ Tepe gibi et dizmeli, öbek öbek yedirmeli.” (233.s.)
“İyi söz gün yüzü görmez, kem yumuş göğe sığmazdı.” (273.s.) 
  
“Divani şiirden gelen kadim lezzetlerim de var!” (200.s.) diyen yazarın aruz veznindeki (4 fâ i lâ tün) bir cümlesi: 
“Sen ne arsız, sen ne yüzsüz, sen ne vicdansız adamsın” (321.s.)    
 
 
 
                                        -16-
21- DEDE KORKUT ÜSLÛBU
    Yukarıda, 20. şıkta, üslûp değerlendirmesi yaptık ama yazarın üslûbunda, aynı zamanda Dede Korkut-vâri cümle âhenklerinin, meddah-ortaoyunu tarzı ifâdelerin de yer aldığını görürüz:   
“Cercis Nine:
Bu işleri akıl bilmez, kader bilir oğlum Ömer. Kader ile deli gönlün ortaklığı öylecedir. Gönlünün büyük çömçesi (iri kepçe, kulplu tas) aklın ordusunu yutar. Aklın da çaresiz kalır; fikrin de çaresiz Ömer.” (260.s.)
“ Cercis Nine:
Plânı yapan kaderin yolağı âyan değildir. Dağlarda uçan kuşların, denizde yüzen balığın, yor yoksul (Sanırım ‘yok yoksul’ olacak. M.Karaer) doğan garibin dünyada işleri vardır. Plânı gördüren bilir, işi gören ırgatı bilmez. Issız dağların kurtları, yabanın boz ayıları, Ağcaören’in odunu düştüğü yolakta çürür. Var git Sanem’i gör oğul, gelirse de kaçıp gidin. İki gönül diliyorsa; kader öyle dilemiştir. Kaçsan bile olacaklar, gelip seni orda bulur.” (261.s.) 
“Toprak vıcık vıcık çamur, sarı balçık kesilince, Ağcaören yamaçları şenliğe hazır gelirdi. Kurdun, kuşun, çakalların, inlerdeki ayıların, sarı tarla faresinin, kırda uçan böceklerin, cennetti bu vakitlerdi. Söğütleri yeşerirken, kavakları yaşarırken, gökten yağmur boşanırken, diriliş bu mevsimdeydi. Hayvanın, otun, insanın ürediği mevsim buydu. Umutlar da çoğalıyor, açan tomurcuklar gibi sevdalar gül açıyordu.” (271.s.)
“ Aslıbeli yaylasında sürü sürü koyun vardı. Uzun yayla çayırında nice nice tayı varken, daha nice evi barkı, sayılamaz mülk onundu.” (390.s.) 
 
22- TENKİT: 
 
a. İmlâ: “ Arap aşı” bitişik yazılmalı. “Al karısı” bazı yerlerde bitişik bazı yerlerde ayrı yazılmış. Aslında bitişik yazılmalı. ( Alkarısı: Loğusanın tutulduğu ateşli hastalık, loğusa humması, albasma, albastı.) Kelime “lohusa” olarak kullanılmış, aslında “loğusa” olmalı. (Yazar, mahallî söyleyiş olarak da kullanmış olabilir.) (144. Sahifede “aşşağı” kelimesi)
 “….. kırda uçan böceklerin cennetti bu vakitlerdi.” (271.s.) (cümle; “…cennetti bu vakitleri.” ya da “…cenneti bu vakitlerdi.” Olmalıydı. )
341. sahifede “tavassutuz” şeklinde iki yerde geçen kelime, aslında “tavassutsuz” olmalı.  
“ Ne olur olsun” (128.s.) (Doğrusu,“Ne olursa olsun!” herhalde. )
“… vicdansız şetanmışsınız?”(429.s.) (şeytanmışsınız) 
 Eserde bu ve benzeri klavye hataları var. 
b. Noktalama: Mutlaka gözden geçirilmeli.
 
     -17-
    c. Mail Tarihleri: 
342.s. Mail tarihi; 17 Haziran 2011 Cuma.    
     376. s. Mail tarihi; 18 Haziran Cuma 2011 (Tarihlerde sıkın )
 Ayrıca maillerin tarihlerinde belirtilen günler, takvimde görülen gerçek günler değil. Bu konuda tasarruf yazarın olursa bir şey diyemem.
    1. Mail 30 Mart 2010 Pazar (Salı olmalı)
 2. Mail 28 Mayıs 2010 Salı (Cuma olmalı)
3. Mail 04 Temmuz 2010 Çarşamba (Perşembe)
4. Mail 03 Ağustos 2010 Çarşamba (Salı)
5. Mail 30 Ekim 2010 Çarşamba (cumartesi)
 (Bundan sonraki maillerde sıra numarası yok, kolaylık olsun diye ben numaralıyorum.)
6. 16 Ekim 2010 Çarşamba (Cumartesi ( 5. Mail ile 6. Mail tarihlerinde sıkıntı) 
7. 09 Kasım 2010 Cuma (Salı olmalı)
          8. 18 Aralık 2010 Çarşamba (cumartesi olmalı)
 9. 03 Ocak 2011 Çarşamba (Pazartesi olmalı)
 10. 28 Ocak 2011 Cuma (tamam)
 11. 28 Şubat 2011 Salı (pazartesi olmalı)
 12. 18 Nisan 2011 Pazar (pazartesi olmalı)  
 13. Haziran 2011 Cuma (tamam) 
 14. 18 Haziran 2011 Cuma (cumartesi olmalı)
 15. 30 Ağustos 2011 Cuma (Salı)
 16. 29 Ekim 2011 (Cumartesi)
ANA HATLARIYLA
 Roman, elit bir okur kitlesine hitap etmektedir. Üslûpta nesri şiirleştirmek kaygısı güdülmüştür. Ritmik anlatım, cümlenin özüdür.   
Kısa zamanda büyük değişikliğe uğrayan yaşayış tarzımız, modern hayatın getirdiği kolaylıklar, buna meşru-gayrimeşru ayak uyduranlar (tutunanlar); buna ayak uyduramayanlar (Tutunamayanlar).  
          Alaçıktan gökdelene kadarki değişimler, yozlaşmalar, millî
kültürümüzden, millî karakterimizden, şahsiyetimizden kopma, uzaklaşma.      
          Yazarın bugüne kadar edindiği bilgi birikimi ve elbette derin düşünce mahsûlü bir eser. Hele üslûptaki şiir âhengi.  
Meddah tarzı, orta oyunu, divan lezzeti üslûbu iç içe girmiş bir tatlı çeşni oluşmuştur.
Şiir âhengi bir üslûpla roman yazılabileceğini bizlere gösteren yazarı, gönülden kutlarım. Sanırım bu çetin yola ilk kez giren Şahamettin Kuzucular. 
                              Mustafa Karaer
                        23 Mart 2019 
                      Aşiyan - Bolvadin
 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...