Devlerin Ölümü Öyküsü Hakkında ve Öykü Metni Sabahattin Ali

Ekleyen : ESA , 04 Kasım 2019 Pazartesi aaa Beğen
 
 
 
Devlerin Ölümü adlı öykü Sabahattin Ali’nin ilk kez 1946 yılında yayımlanan bir öyküsüdür. Devlerin Ölümü adlı öykü eserin son paragrafına kadar yazarın diğer öykülerinden farklı olarak dünyadaki devasa canlıların yaşadığı, dev kertenkelelerin,  dinozorların, devasa kuşların, mamutların olduğu dönemi anlatan bir makale gibi yazılmış ama yazar son paragrafında ima yoluyla sözü kendi zamanındaki devlere dokunduracak cümleler ile yazısını bitirmiştir.  
 
Köy romancılığı da denilen  sosyal gerçekçi roman ve öykülerinin ilk isimlerinden olan Sabahattin Ali  Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf  ,İçimizdeki Şeytan  adlı romanlarının yanı sıra öykü ve şiirleri ile de dikkati çeken bir yazardır.
Yozgat’ta öğretmen iken MEB in açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giden yazar Almanya dönüşünden sonra yazarlığa adım atmış, [1]çeşitli yerlerde öğretmenlik yaparken ilk roman ve öykülerini yazmaya başlamış, sonraki yıllarda ise yazdığı eserleri ve okuduğu şiirleri nedeni ile çeşitli mahkûmiyetler alarak   (1932) Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmıştı.
Hapis yıllarından sonra başladığı öykücülük hayatı Varlık dergisinde yayımlanan ilk öyküleri olan "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", " Kağnı " (1934 - 1936)  öyküleri olmuştu.
 
Sosyal gerçekçi bir yaklaşımla öyküler yazan yazar,  bu öykülerinde zavallı ve cahil köylüler ile kasaba insanlarının dramlarını yalın bir anlatımla dile getirmiş, eserlerinde fakir köylü, ağa, kaymakam ve jandarma  çatışmalarını dile getirmişti. Edebiyatımızın ilk kasaba romanı olma özelliği taşıyan  Kuyucaklı Yusuf adlı romanında bir kasabanın toplumsal yapısını, bir aşk öyküsüyle süsleyerek anlatmış, İçimizdeki Şeyta adlı romanında II. Dünya Savaşı öncesi İstanbul'da aydınlar arasındaki tartışmaları, Kürk Mantolu Madon da bir aydının çevresi ve ailesiyle olan uyuşmazlığı, bu uyuşmazlığın nedenleri dile getirmişti.
 
Şiirler, romanlar ve öyküler de yazan Sabahattin Ali asıl gücünü öykülerinde göstermiş, Anadolu’nun ücra, yoksul ve çok geri kalmış köşelerinde geçen, acıklı konularda yazdığı öykülerinde memleketin halini anlatmaya çalışmıştı.
Yazar bu öyküsünde diğer öykülerinde işlediği konuların aksine dinozorların yaşadığı devri anlatmış ama yazının son paragrafı devrin dinozorlarına yapılan göndermelerle son bulmuştur.
 
DEVLERİN ÖLÜMÜ ÖYKÜ METNİ
Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin -İkinci devir- adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu.
Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcakkan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkânını veren ne cesaretleri, ne de zekâlarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı.
Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların, karalar onlarındı. İlerde zekâ ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlûkların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.
Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti. Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahlûklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında, birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.
Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahlûk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hâkim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlûkların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şuradan buradan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti.
İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.
Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.
(Sabahattin Ali, 1946)


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...