FALİH RIFKI ATAY'DAN ATATÜRK DÖNEMİNE IŞIK TUTAN ESER: ÇANKAYA -2-


5.7.2020

     

 “Kafası bin bir fikirle, içi bin bir ihtirasla kaynar, fakat hiçbir zaman aklının yolundan şaşmaz. Onda idealist ve realist iç içe girmiştir. Daima ateşli ve o kadar hesaplıdır. Deha uzun bir sabırdır, demişler. Mustafa Kemal hiç acele etmemiş, eline geçen hiçbir fırsatı da kaçırmamıştır.”( 170.s.)

 

        FALİH RIFKI ATAY’DAN ATATÜRK DÖNEMİNE IŞIK TUTAN ESER: ÇANKAYA

                                                            -2-

       Tarihi bir döneme ve Atatürk’ün hayatına, kişilik özelliklerine, liderliğine ışık tutan bir eser olan Çankaya, uzun soluklu bir eser. Böyle uzun soluklu ve belli bir dönemi anlatan eserlerde, anlatılan dönemi daha iyi anlamak için eseri bir edebi eser gibi okumuyorsunuz tabii. O dönemin havasını, kültürünü, anlayışlarını, fikir dünyasını, siyasi ortamı anlamaya çalışıyorsunuz. Falih Rıfkı Atay, eserini, ciddi bir birikim, iyi bir gözlem ve tanıklık ettiği olaylar üzerine kurmuş; eleştirilerini çok yönlü bir bakış açısıyla ortaya koymuş.

       Bir dönemi anlatan eserleri okurken o dönemin dil hazinesine de vakıf oluyorsunuz. Kelime hazinenize, bir dönemde yaşananlara dair birikiminize, genel kültürünüze çok şey katma imkânını buluyorsunuz. Farklı terimler öğreniyorsunuz. Örneğin, “lokomobil, emirber, müşir, şekavet, sergerde, celâdet, hinterland, irredantizm…” gibi. Kelime hazinenize yeni sözcükler eklenirken, bir yandan da anlatılan dönemde yaşanan olaylara başka yönlerden bakma olgunluğunu kazanıyorsunuz. O dönemde yaşamış bazı sanatçıların, siyasetçilerin olaylara bakışını ve nerede durduklarını veya nasıl bir tavır içinde olduklarını öğrenme fırsatı buluyorsunuz. Falih Rıfkı Atay, Çankaya’da sadece Atatürk’ü ve yaşadığı dönemin siyasi, askeri, kültürel gelişmelerini anlatmıyor. Aynı zamanda o dönemde yaşayan, Namık Kemal, Ziya Paşa, Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Halide Edip, Ziya Gökalp, Mehmet Akif gibi birçok sanatçının da özelliklerine ve yaşananlar karşısındaki duruşlarına dikkat çekiyor:

       “… 1909 İttihat ve Terakki kongresine Bingazi delegesi olarak katılmıştı. Cumhuriyet devrinin uzun müddet dış bakanı Tevfik Rüştü Aras hatıralarını anlatırken diyor ki: ‘Selanik’te toplanan kongre olup bitenleri gözden geçirerek yeni bir çalışma yolu çizecekti… Kongreye katılanlardan üç kişi bir iki toplantıdan sonra herkesin dikkatini çekmişti. Biri sonradan İstanbul temsilcisi olan Kara Kemal, ikincisi Ziya Gökalp’ti. Fakat bütün kongrenin dikkatini devamlı olarak üstünde toplayan Mustafa Kemal’dir…”(67.s.)

       “… Bir akşamüstü binbir tasa ile başım ve gönlüm ağır, Büyükada iskelesine çıkarken biri geldi, elime bir zarf tutuşturdu. Sonra da:

         -Acaba Halide Edip Hanım’ı nerede bulabilirim, diye sordu.

          Cemal Paşa’nın mektubu şöyleydi… Mektubu Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin’e de göstermemi ve Yahya Kemal’e selam söylememi de mektubun kenarına yazmıştı. Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin vaktiyle Suriye’ye gelmişler ve onun yardımı ile ipek alıp satmışlardı. Yahya Kemal de Bahriye nazırlığı anbarından besledikleri arasındaydı…”(148, 149.s.)

       

     

       Atatürk’ü ve edebiyatımızın önemli isimlerini farklı yönleriyle tanımak, çeşitli olayların arka planını öğrenmek hem heyecan verici hem de aydınlatıcı. Birçok şeyin duyduklarınızdan, sınırlı okumalarla edindiklerinizden ibaret olmadığını anlıyorsunuz. Geçmişe ışık tutan eserleri okurken çok farklı duygular yaşıyorsunuz: Zaman zaman tarihinizdeki güzel işlerle, zaferlerle gurur duyarken zaman zaman da yaşanan büyük acılarla kahroluyorsunuz. Tarihi değerlerinizle gurur duyduğunuz gibi o dönemdeki bazı siyaset adamlarının sergiledikleri yanlış siyasi manevralardan üzüntü duyuyorsunuz. Geçmişe yolculuk yaparken her duygunun bir yer bulduğunu görüyorsunuz: Gurur, üzüntü, kızgınlık… En önemlisi de topraklarınızın ve bu vatana hizmet etmiş, canlarını feda etmiş asil yürekli insanlarımızın değerini çok daha iyi anlıyorsunuz.

       “Mustafa Kemal, Samsun’a çıktığı vakit durum kötüdür… İtalyanların Konya’da, Antalya’da, Akşehir, Fethiye, Afyon, Marmaris, Burdur, Bodrum, Milas, Bucak ve Kuşadası’nda askerleri var… Fransızlar, Kilikya’da ve güney bölgelerimize yerleşmekte. Rumlar nispetsiz azınlıklarına rağmen Sivas vilayetinin Amasya ve Tokat gibi sancaklarında bile yirmi bir çete ile harekete geçmişler. Maksat güvenlik olmadığını göstermek ve müdahale bahanesi yaratmak… Biz Türkler her gün gazeteleri açtığımızda vatanımızın nasıl parçalanma yolunda olduğunu okuyoruz. Anadolu’nun ortasında, belki de denize yolu bile olmayan bir beylik olarak kalacağız… Artık toparlanmak sırası idi. Bütün dağınık ve kendi başlarına buyruk kuruluşları bir araya toplamalı, her toplanışa bir milli hareket karakteri verilmeli, Mustafa Kemal de onun lideri olmalı idi. Mustafa Kemal adım adım, yoklaya yoklaya bu isteğini iki üç ay içinde gerçekleştirmiştir… Profesör Pittard’ın eşi, romancı ve tarih yazarı Noelle Royer bir gün Atatürk’e bütün isteklerine ulaşma başarısının sırrını sormuştu:

-          Durur, durur, dinlerim, dedi.

Sonra tekrarladı:

-Durur, durur, dinlerim. Ve sustu.

 Sakarya zaferi tacını giyinceye kadar durup durup dinleyecekti: ‘Ben herhangi bir işe giriştiğim zaman karşımdakinin ne yapabileceğini ve en kötü ihtimalleri düşünürüm. Ona göre tedbirlerimi alarak hareket ederim.’ İç dünyası hiç dışarı sızmamalı idi.”( 207, 208 ve 209.s.)

   Kitapta bu ve bunun gibi sizi derinden etkileyen birçok olay ve duruma dair önemli anekdotlar var. Her sayfada anlatılanlar, tarihe yaptığınız heyecanlı, duygu yüklü bir yolculuğun kilometre taşı. Örneğin, 373 ve 374.sayfalarda anlatılan İzmir’deki büyük yangın da okuru etkileyecek tarihi bir olay. Dikkat çekici olaylardan biri.  Ayrıca Anadolu kadınıyla ilgili satırlar da çok etkileyici. Atatürk’ün liderlik vasfı, insani yönleri, kuvvetli ve zayıf yönleri, Türk yazar, gazeteci ve siyaset adamı Ali Kemal’in öldürülmesi olayı ve daha birçok olay sizi derinden etkiliyor.

     “… Yuvaları yanan veya baba analarını, ya kardeş veya çocuklarını kaybeden halk, öfkeden ve kinden o kadar çıldırmıştı ki ellerinde balta ile esir kafilelerinin peşine düşüp:

-          Hiç olmazsa birini verin, öldüreyim! diye yalvaran kadınlar görülüyordu. Halbuki Anadolu halk kadınları ne de yumuşak yürekli ve merhametlidirler!” (384.s.)

 

   Tarihi eserleri okurken bazen o anları yaşıyormuş hissine kapılırsınız. Bir anda o dönemin ve o mücadelenin içindeymişsiniz gibi kaybolup gidersiniz satırların arasında. Elbette her kalem bunu yaşatmayabilir. İşte Falih Rıfkı Atay bunu, yaşamadığınız bir dönemin içine sizi alıp götürmeyi başarmış. Yüreğinizle, az buz birikiminizle ve geçmişi bilme heyecanıyla okursunuz Çankaya’da anlatılanları. Atatürk’ü yanlış ve eksik tanıyanlara, yaptıklarını hakkıyla bilmeyenlere, o dönemi tek yönlü bir bakışla değerlendirenlere söyleyecek çok söz biriktirirsiniz. Yüreğiniz vatan sevgisiyle, Atatürk’ü daha yakından tanımanın farkındalığıyla, hem onun hem milletimizin yaşadıkları iyi kötü zamanların duygusallığıyla dolup taşar.

      “…Kılıksız kıyafetsiz, yoksul ve biçare halk, batan bir devletin yerine geçecek yeni bir Türk devletinin temellerini attıklarını bilmeksizin, dişi ile tırnağı ile uğraşıyordu. Bu, komutanların ve subayların erlerle omuz omuza, kara namlu deliği ve süngü pırıltısı önünde insan cesaretini tarife ihtiyaç bırakmadıkları bir ölüm-kalım boğuşması idi. Atından inerken bir kemiği kırılan Mustafa Kemal, güçlükle doğrularak:

        -Ya sen, ya ben… demişti.

        Ya Kral Konstantin, ya o…

        (…) Bütün Türklerin kalpleri Sakarya cephesindedir. İstanbul’un her sokağı bu cephenin bir parçası idi.

         Ne kadar da uzun sürmüştü bilseniz… Tarih kitaplarından hangi gün başlayıp hangi gün bittiğini öğrenerek bu uzunluğu ölçemezsiniz. Sakarya Harbi’nin her dakikası kendi başına bir ‘zaman’ gelen, geldiğini duyuran, giden, gittiğini duyuran bir zamandı. Uyanıklığımızda, uykuda imiş gibi, sıçrıyorduk. Çünkü ben şimdi İstanbul’un bir köşesinde bu satırları, Sakarya Savaşı’nı kazandığımız için yazabiliyorum. Bu sırada siz İstanbul’un denizini hâlâ o zafer şerefine seyrediyorsunuz.”(339.s)

        Esere dair, yazarın akıcı anlatımına, çok yönlü bakışına ilişkin söylemek istediğim çok şey var elbette. Ama sayfalarca bu eserden alıntılar da yapsam esere dair duygu ve düşüncelerimi satırlara da döksem yine keşke şunu da yazsaydım diyeceğim. Sizlere naçizane tavsiyem eseri bir solukta okuyup bitirmeye çalışmamanız. Tarihin ruhunu hissetmek ve tarihinizi, o dönemde yaşananları, yaşayanları doğru anlamak için eseri acele etmeden okuyun. Bu tür eserler, aynı zamanda bir kaynak niteliğindedir. Edebiyatın incelikli ve güzel söz söyleme ustalığından beslenerek yazılan tarihi eserleri okumanın güzelliği başkadır. Hele ki o döneme tanıklık etmiş bir yazarın kaleminden okuyorsanız çok daha başkadır. Nitekim Falih Rıfkı Atay da o dönemin etkin isimlerinden biridir. Gazeteci ve yazar kimliğiyle 1923’ten 1938’e kadar Atatürk’ü ve çevresindekileri, İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir gibi önemli isimleri,  yakından izlemiş ve onlarla ilgili önemli izlenimler edinme imkânı bulmuştur. Halide Edip, Yakup Kadri, Yahya Kemal ve daha birçok sanatçıya dair önemli anekdotlara da yer vermiştir. Hem tarihi hem de edebi açıdan değerli anekdotlar her biri. Kitabın her bölümünde yazar, Atatürk’ün birçok özelliğine dikkat çekmiş. Atatürk’ün portresini çizmiş dile getirdiği satırlarla. Milletlerin geleceğine yön veren liderlerin bütün nitelikleri adeta Atatürk’te vücut bulmuştur:

         “O lider mizacı ile doğmuştu. Lider vasıfları edinerek büyümüştü. Hiçbir zaman, en küçük rütbesinde bile, sıra adamı olmamıştı. Karar vermek zamanı gelinceye kadar büyük bir sabır gösterir. Yenilmeyecek şartları zorlamaz.”( 245.s.)

        “Büyük kararlarda ‘geç kalmamak’ kadar, ‘erken davranmamak’ da liderlik dehasının büyük bir vasfıdır.”(245.s.)

       “Öyle şartlar içinde Mustafa Kemal’in yaptığını yapabilecek, cesarette demiyorum, belki ondan gözüpekler vardı, azminde demiyorum, belki onun kadar azimli olanları vardı, bilgi de demiyorum, şüphesiz ondan daha bilgili olanları vardı, fakat kırk yıllık ömrümde onun liderlik dehasında hiç kimseyi tanımadım.

          Mustafa Kemal, anasından tam gününde ve saatinde doğmuştu.”(246.s.)

        Atatürk’ün birçok niteliğine, dönemine nasıl yön verdiğine, yaşadığı zorluklar karşısındaki kararlılığına, insani zaaflarına dair birçok satır var buraya alınabilecek. Dopdolu, fırtınalı, gurur duyulacak başarılarla dolu bir yaşam ve milletimiz için de çok zor geçen tarihsel bir süreç. Bu tarihsel süreç, zaferlerle, yeni Türk devletinin kuruluşuyla, devrimlerle taçlanırken Atatürk’ün hüzün verici hastalık süreciyle ve nihayetinde hayata gözlerini yummasıyla farklı bir yön kazanmıştır. “Atatürk’ün Son Yılları” başlıklı bölümde yazar, Atatürk’ün hastalığı süresince yaşadığı sıkıntıları, hastalığın onun üzerindeki etkilerini anlatırken kendisi üzerindeki duygusal etkilerini de çok duygu yüklü bir dille yansıtmış:

     “… Bilhassa 1937’den sonra sinir dengesinin gitgide bozulduğunu görüyorduk. Pek alıngan olmuştu… Bütün bunların sebebi, karaciğerini için için kemiren onulmaz bir illet olduğunu bilmiyorduk. Bu, önce hafıza zayıflamasından başlamıştı. Sonra sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında bulunan hekimlerin neden bu âraza ve umumi çöküntüye dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit bir sebebe bağlayarak geçiştirdiklerini doğrusu hâlâ anlayamıyorum…”( 564.s.)

       “Çankaya’da gurup vardı. Güneş, ufkun üzerinde artık kızarıyordu. Atatürk, bizim elimizden, yirminci asrın en büyük milli kahramanı, milletinin elinden, bir büyük deha insanlığın elinden gidiyordu. Askerlikten ve politikadaki hiç şaşmaz sağduyusundan başka, bütün maddi manevi varlığında bir göçüş hali seziyorduk. Atatürk, sonsuz ölüm ülkesinin eşiğinde idi. Onun, bir dönülmez yolda bizden uzaklaştığını yana yakıla anlıyorduk…”

      “…Atatürk, kimseye sezdirmemekle beraber, öleceğini anlamışa benziyordu. Atatürk’ün ölüm felsefesi sade idi: ‘- Ölümü istemek bir cesaret değildir ama ölümden korkmak ahmaklıktır.’ derdi…”(567.s.)

        “Çankaya”, Atatürk’ü yüceltme maksadıyla kaleme alınan bir eser değil. Böyle bir değerlendirme, esere ve yazarına olduğu kadar eserde isimleri geçen şahsiyetlere, daha da önemlisi Atatürk’ün arkasındaki halk gücüne büyük bir haksızlık olacaktır. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün hayatını, niteliklerini anlatmış olmasının yanı sıra bir dönemi, o dönemin ruhunu,  şartlarını, o dönemde etkili olan isimleri,  kısacası tarihimizin önemli dönemlerinin siyasi, kültürel, sosyal ortamını yansıtmıştır.  

     Çankaya’yı okurken Atatürk’ün birçok niteliğini öğreniyorsunuz. Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün insan yanını başarıyla ve samimi bir dille anlatmış. Sadece asker ve lider Atatürk’le değil, bir insan olarak sahip olduğu nitelikleri de anlatmış doğal ve içten bir anlatımla. Bazen yoğun duygularını, bazen eleştirel bakışını ve objektif tespitlerini de dile getirmiş.  Çankaya, hem bir dönemin ruhunu hem de Atatürk’ün o dönemdeki duruşunu, tavrını ve milletimizin geleceğine yön verme gücünü ortaya koyan bir eserdir. Yazarın duygu yüklü kalemi ve gözlem gücüyle, bir döneme tanıklık etmiş olmasının nesnelliğiyle sağlam bir zemine oturmuş belge niteliğinde bir eserdir.    

      Yazımı eserden bir alıntıyla noktalamak isterim:

     “Benim kanaatim oydu ki ve daima o oldu ki, insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasfını ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa göğüslerini germelidirler. Yoksa hiçbir medeni millet onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”

                                                                                                                                      (222.s.)

05.07.2020

 

  

     

        

          


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış