Fosforlu Cevriye Romanı Filmleri Hakkında Konu Özet Analiz - Suat Derviş

Günün Yazısı
Ekleyen : ESA , 06 Mayıs 2019 Pazartesi aaa Beğen 1
 
 
 
Yazıda  “ Suat Derviş 'in Fosforlu Cevriye ”  romanı hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri,  romanın kahramanları, romanın olay örgüsü,  romanın yazarı,  “Suat Derviş 'in Fosforlu Cevriye ”    hakkında bilgiler “Suat Derviş 'in Fosforlu Cevriye ”  romanın şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları,  “Suat Derviş 'in Fosforlu Cevriye”  adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  romanın anlatım tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, romanın türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
 
“Ben yazar Suat Derviş’im, kimsenin karısı olarak yâd edilemem!”
 
Fosforlu Cevriye Suat Derviş , ’in ilk kez 1940 lı yıllarda yazı dizisi şeklinde tefrika edilen ancak 1968 [1]yılında May Yayınları tarafından kitap halinde basılmış olan bir romanıdır.
 
Fosforlu Cevriye ilk kez 1940’lı yıllarda yazı dizisi olarak yayınlanmış ve kitap haline gelmemişti. Fransızca olarak yazılan bu roman Suat Derviş’in Türkiye’ye dönmesi ile "Fosforlu Cevriye"  adı ile ancak 1968 yılında basılma şansı bulmuştu. [2]
 
Suat Derviş 'in eserleri Fosforlu Cevriye romanı da dâhil olmak üzere pek çoğu hala kitap halinde basılmamış gazetelerde birçok romanı gazetelerde tefrika halinde kalmıştır. Kitap haline gelen romanları ise yabancı dillere çevrilmiş ve yabancı dillerde kitap olarak basılanlar da dâhil olmak üzere ülkemizde onun eserleri kitap haline getirilmemiştir.
 
Fakat Fosforlu Çevriye henüz kitabı basılmadan tanınan bir film karakteri olmuştu. Suat Derviş’in 1940 yılında gazetede tefrika edilen eserinden esinlenilerek yapılan ilk film başrolünde Neriman Köksal ‘ın oynadığı Orhan Günşiray ve Şükran Sabuncu gibi aktörlerin de rol aldığı bu film oldukça ilgi görmüştü.[3]
 
          
 
Fosforlu Cevriye ilk kez 1968’de roman olarak okur ile buluşmuş, bizzat Suad Derviş tarafından senaryolaştırılarak Gülriz Sururi’ye ithaf edilmişti. Türkan Şoray’ın rol aldığı ikinci film ile Fosforlu Cevriye karakteri, yazarı Suat Derviş ’i de aşan bir şöhrete ulaşmıştı. Bu bakımdan Fosforlu Cevriye karakteri yazarını da aşan bir roman kahramanı oldu.
 
Fosforlu Cevriye karakterini Türkan Şoray’ın üstlendiği ikinci film 1969 yılında sahnelendi. Yapımcılığını Murat Köseoğlu, yönetmenliğini, Nejat Saydam, senaryosunu Bülent Oran’ın üstlendiği 1969 yapımı bu film de Tanju Gürsu, Önder Somer ve Suzan avcı gibi oyuncular da rol almış [4] Suat Derviş bu eserinin sinemada kazandığı başarıyı gördükten sonra, 1972'de İstanbul'da ölmüştü.
 
Fosforlu Cevriye, yazarın ölümünden sonra da genç kalmayı başardığı gibi karakter olarak da yaşamını sürdürmüş 2008’de müzikale dönüşmüştü.
 
Aristokrat bir aileden gelmiş olmasına rağmen[5]üst tabakanın yaşamını, köşklerde yaşanan aşkları, yemek ziyafetlerini ve davetleri yazmayı reddetmiş;[6] bir yazar olan Suat Derviş, bu romanında bir sokak kadınının hayatı üzerinden İstanbul sokaklarındaki fahişlerin, sokak kadınlarının, torbacıların, yankesicilerin, uyuşturucu satıcılarını sokak kültürünü, sokak raconlarını, köprü altlarına, Beyoğlu’nun arka sokaklarına itilen hayatını anlatmıştır.
Roman, sokaklarda yaşayan itilmiş insanların ve itilmiş insan gruplarının argoları hakkında da fikirler vermekte, onların gözünden İstanbul’un o yüzünü ve sokak kültürünü anlatmaktadır.  Marksist bir bakış açısına sahip olan yazar, romanını bu çerçeveye çok da yakışmayan bir sosyal gerçekçilik olarak ele almış, 1940’lardaki İstanbul portresini, siyasi yaklaşımına alet etme derdiyle çizmemiştir.
 
 
 
Fosforlu Cevriye de onun bu duyarlıkla yarattığı. Bir yıldızdan dünyaya düştüğünü zanneden, yüreği saf ve ışıklı, ağzı bozuk ve kara sevdalı bu sokak kızı edebiyatımızın halen zihinlerde yaşayan en canlı kahramanlarındandır
 
Suat Derviş, kaderine müdahale etmediği gibi, kadere de isyan ettirmez Cevriye’yi. Cevriye içinde bulunduğu şartları, içine doğduğu hayatı benimser, insanın içini burkacak derecede kabullenmiştir her
Suat Derviş, başta da söylediğim gibi
Fosforlu Cevriye, İstanbullu, cesur, savaşçı, boyun eğmez,  çocuksu, cilveli “ Namusun haysiyetin iki bacak arasında değil, ruh bekâretinde yattığını,” düşünen bir sokak fahişesidir.  Roman, Fosforlu Cevriye’nin yaşadığı anlık olaylar ve geçmişine gidip gelen anılar ve canlandırmalar tekniği ile anlatılmıştır.  Roman toplumsal-gerçekçi bir yaklaşımla yazılmış, 1940 lı yılların İstanbul sokaklarındaki köprü altı yaşamının portresini çizmiştir.
Devrinin dil anlayışına göre sade bir dille anlatılan roman, her kesimin anlayabileceği sade bir dil içermektedir.  Roman, Cevriye’ye kol kanat geren, Dikranui, Barba, Kosti, Çatlak Marika,  yaşlı Mayrık gibi tiplemeler üzerinden de İstanbul’un etnik yapısını, sınıfsal çeşitlemelerini de ortaya koymaktadır.
 
 
 
ÖZETİ
 
Cevriye bir kış günü Beyoğlu’ndaki Aynalı Karakol’a düşmüş, “Cevriye, büyük bir sevinçle:
-A! Karakolda ayna var, diye aynaya koşturmuştu. Bu ayna her karakolda olmayan, cevizden yapılma ince oymalı çerçeveli süslü bir boy aynasıydı. Cevriye’ bu ayna da baştan aşağı kendini süzmüştü. Bu ayna sayesinde kendisini i ilk kez tepeden tırnağa süzdüğü için mutlu olmuş ve polislere yakalanmak üzüntüsünden kurtulmuştu. Cevriye’nin bileklerinde kelepçe dövmesi vardı. 
Cevriye zaten karakollara düşmeye alışkın bir kadındır. Lakin ıslanan saçlarına polis fenerinin ışığı çarpmış, saçları yine fosfor gibi parlamış, sokakta iş bekleyen Cevriye bu yüzden yakalanmış ve aynalı karakola düşmüştü.  Ona Fosforlu Cevriye demelerinin nedeni ise saçlarındaki bu fosforlu parıltılar yüzündendi.
 
Cevriye,  İstanbul sokaklarının en güzel fahişesidir. Cevriye’nin gözleri de gerdanı da fosforlu saçları gibi pırıl pırıl parlamaktadır. Cevriye, anne ve babasını çok küçük yaşta yitirmiş, onları hiç hatırlamamaktadır. Bu yüzden Cevriye yıldızlardan düştüğünü hayal etmekte saçlarına da bu yüzden fosforlar dökmektedir.
Cevriye, karakollara düşmeye alışkındır ama sürgünden kaçıp geldiği için baş birazı beladadır. Bir gece uğursuz bir serseri eline bir eroin paketi tutuşturup kaçmış, bu yüzden yakalanınca muhbirlik yapmamak adına gerçeği anlatmamış bir yıl hapis yatmış, iki yıl da Bursa’ya sürgün olmuştur. Bursa, sürgününden kaçıp geldiği için suçludur.  Cevriye için yakayı ele vermek,  tekrardan Bursa’ya sürgüne gitmek demektir.
 
Cevriye, Bursa’da veya bir başka yerde duracak kadın değildir. Cevriye, İstanbul’u çok sevmektedir. Üstelik Cevriye’nin sevdiği adam da İstanbul’dadır. Cevriye’nin adını bilemediği abi diye seslendiği bu kanun kaçağı için yapmayacağı bir şey yoktur. Zaten o diye seslendiği adını dahi bilmediği o kanun kaçağına rast gelebilmek için bu karakola düşmüştür.  Karakola birçok sürtük daha getirilmiş iççilerinde Top Melahat de vardır.
 
 Cevriye şimdi bu aynalı karakolda polislerin elinden sıvışıp, o kanun kaçacağını bulma planları yapmaktadır.  Bu sırada karakolda Top Melahat adlı başka bir müdavim daha vardır.  Cevriye, eski dostu Top Melahat’ı görünce çok sevinir ona derdini anlatır. Bunun üzerine Top Melâhat kendisi için tasarladığı kaçma planını Cevriye için uygulamaya karar verir.  Bu sırada karakolda bekleyen sürtüklerden birisi ölmüş,  sürtükler çok üzülmüştür.  Çünkü onları da bekleyen son işte böyle bir sondur.
 
 Cevriye, karakoldan müdürlüğe götürülürken Top Melahat’ın planını uygulayarak polislerin elinden kurtulmayı başarmıştı. Cevriye, bir kez görüp âşık olduğu, ismini de bilmediği için O diye hitap ettiği kişiyi yeniden aramaya başlamıştır.
 
İstanbul’da karakola düştüğü ilk gece kollarında kelepçe dövmesi yoktu. Cevriye bileklerindeki kelepçe dövmesine bakıp geçmişini hatırlamış,   “onunla” karşılaşmadan önceki ve sonraki hayatına dair anılarını gözünde canlandırmıştı.  O’yu kodese atmışlar Cevriye’de ihtiyar bir dövmeciye gidip koluma “bir kelepçe dövmesi yap” demişti. Dövmeci daha güzel bir dövme yapalım deyinde  ‘Güzel bir şey istemem… Kelepçe olsun!’ ‘Dostum kodeste… Anlıyor musun aftosum (sevgilim) kodeste!’  demiş ve bu kelepçe dövmesini o vakit yaptırmıştı.
 
O kayığın sahibi Cevriye’yi ateşler içinde bulmuş, onu evine götürmüştü.  O adam Cevriye’yi bir hafta evinde ağırlamış, Cevriye’ye iyi bakmış ve Cevriye’nin hastalığı geçene kadar ona çok iyi bakmıştı. Fakat bu adam çok gizemli bir adamdı.  Her gün eve Cevriye’nin de bilmediği bir şeyler getirmekte, eve çok sessiz girmekte ve sessiz çıkmaktadır. Evin camlarını kalın perdelerle kapatmakta ve öyle yaşamaktadır. Fakat o adam Cevriye’ye çok saygı duymuş ona itina ile bakmış, gerçek bir merhamet, gerçek bir insanlık göstermişti.
 
Cevriye, böylesi geçmişi karanlık ve meçhul adamlara alışıktı. Adam bir hafta boyunca onunla ilgilenmiş ama adını bile söylememişti. Cevriye iyileşip evden ayrılacağı zaman o gizemli adama “ Buraya bir daha gelebilir miyim ?” diye sorar. Adam ise “ Niçin, ne gerek var” diye cevap vermiş ama Cevriye o eve tekrar gitmişti.  
 
Cevriye kimi zaman erkekleri arzulayarak da sevişen bir sürtüktür.  Cevriye:  “Hep aynı erkekle… ’Hâlbuki kocaların içinde ne sakiler, ne gebeşler, ne huysuzlar, ne andavallar vardır.’  Diye düşünüyor “Zavallı nikâhlı karılar!’  diyerek evli kadınlara acıyordu.  
 
Fosforlu Cevriye’nin  sadece para için değil hoşuna gittiği için yattığı erkekler de olmuştu.  Fakat kendi istediği için yatıp kalktığı o adamları sadece haz etmiş, onlar ile birkaç defa birlikte olmuş ve bırakmıştı. Lakin hasta halde iken onu evinde bir hafta ağırlayan o kayıkçıyı bir başka türlü sevmişti.
 
Yanına her gittiğinde Kayıkçı ona bir daha bu eve gelmemesini söylüyor ama Cevriye yeniden gidiyordu. Cevriye, o adama bağlanmış ve o adamdan kopamıyordu. Her gidiş gelişinde “ bu aşk mı, aşk bu mu “ diye sormaya da başlamıştı.  O kayıkçı Allah’a ve dine dahi inanmayan bir adamdı.
 
Cevriye’nin Top Melahat, Arap Cemile, Sünbül Dudu gibi yakından tanıdığı kadın dostları da vardı. Bazen onlarla dertleşir, kadın kadına da konuşurdu. Cevriye annesini ve babasını da tanımıyor, mantar gibi yerden bittiğini düşünüyordu. Kendini karnında taşıyan annesini görmemişti. Kimbil babası kimdi kardeşleri de var mıydı.?
 
O kayıkçının bir idam mahkûmu olduğunu öğrenmiş ve o gün yine o kayıkçının yanına gidecekti. Aniden bir namussuz eline bir poşet vermiş, “ Ben sonra alırım “ diye diye hızla yanından kaçmıştı. Bir den polisler onu yakalamış, o paketi ona kimin verdiğini sormuşlardı. Konuşsa muhbir olacak başına ölümden beter başka işler gelecekti.  Sokakta yaşamamın en mühim kuralı buydu. Muhbir damgası yemek en büyük felaketti.  Yoksa “alimallah insanın imanını gevretirler “ Dİ.
 
O yüzden kodese düşmüş,  kodesten çıktıktan sonra Bolu’ya ve Bursa’ya sürgün olmuş, ama oralarda kalamamış taşına toprağına kurban olduğu İstanbul’a gelip kayıkçıyı aramıştı. Kodeste kaldığı yıllar eline paketi veren namussuzun ismini ifşa etmemiş, yatmaya razı olmuştur. Kodeste iken Edalı Şefika adında sevdiği adamı öldüren katil bir kadınla dost olmuştu.
Kollarına kelepçe dövmesini bu yüzden yaptırmıştı. Kelepçeleri gördükçe içeri düşmüş olan sevdiği adamın acısına ortak olmuş oluyordu.
 
Ama artık kayıkçı yoktu. Kayıkçının evinde bir başka adam vardı. Bu adamın adı Kerim’di. Kerim bir başka suçtan dolayı O’nun içeri girdiğini söylemişti.  Eğer onun idam mahkûmu olduğu da anlaşılacak olursa kayıkçı idam edilecekti. Fosforlu, Kerim’e çok yalvardı. Kayıkçı bir an evvel hapisten kurtulmalıydı.  Kerim ona “ Onu çok mu seviyorsun?”  diye sordu.  Fosforlu “ Geberesiye” diyerek cevap vermişti.
 
Kerim, evdeki bazı eşyaların ortadan kaldırılması gerektiğini, Kayıkçı’yı kurtarmak için ilk önce bunların yapılması lazım geldiğini anlattı. Fakat bu işler gizli yapılmalı, kimse görmemeliydi. Bu yüzden Kerim ile sandalda buluşacaklar alınan bu eşyalar denize atılacaktı.  Lakin bir gece bekçisi elindeki eşyalar ile telaşlı telaşlı hareket eden Fosforluyu fark etmişti.  Bu yüzden eşyaları sandala koyan Fosforlu peşine düşen bekçiden kurtulmak için daha Kerim gelmeden sandalın küreklerini çekip bekçiden kurtulmaya çabaladı.
 
Denize açılınca yüzüne bir fener tutulur. Panikleyen fosforlu sandaldaki eşyaları acele ile denize atmaya başlar. Fakat kendisi de denize düşmüş kafasını bir kayaya çarpmıştır. Denize battığı yerde yakamozlar parlamıştır……….
 
 
[1] Suat Derviş, Fosforlu Cevriye, İstanbul: may Yayınları, 1968
[3] http://www.beyazperde.com/filmler/film-231332/
[4] htt p://www.sinematurk.com/film/1172-fosforlu-cevriyem/
[6] Çimen Günay, “Toplumcu Gerçekçi Türk Edebiyatında Suat Derviş’in Yeri”, 2001, s. 6, http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001683.pdf, 19 Aralık 2012 tarihinde erişilmiştir.
 
 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...