Gurbet Hikayeleri Hakkında Eskici Hikayesi Özeti Refik Halit Karay

Ekleyen : ESA , 25 Mart 2015 Çarşamba aaa Beğen
 
Yazıda “Refik Halit Karay - Gurbet Hikâyeleri”   hakkında bilgiler,  özeti,  konusu, ana fikri,  kahramanları, romanın olay örgüsü,   yazarı,  “Refik Halit Karay - Gurbet Hikâyeleri” hakkında bilgiler “Refik Halit Karay -  Gurbet Hikayeleri   “   şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları, REFİK HALİT KARAY - Gurbet Hikayeleri   “   adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  anlatım tekniği, yazarın bakış açısı , eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
 
15 Mart 1888 de İstanbul’da doğan yazar, Galatasaray Sultanisinde ve Hukuk Mektebi 'nde okumuş, . Maliye Nezaretinde memur olarak çalışmış,  II. Meşrutiyet'in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başlamıştı. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaparken II. Meşrutiyet yıllarında ilk önce Sinop'a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik'e sürgün gitmişti. PTT (Posta ve Telgraf Teşkilatı) Genel Müdürlüğü'nde çalışırken  Hürriyet ve İtilaf fırkasına üye olmuş, padişah taraftarı olduğu için  İstiklal Savaşı aleyhine yazılar yazmıştı.
 
Edebiyatımızda  Memleketçilik akımını başlatan  Memleket Hikayeleri' ni de 1918 – 1919 yılları arasında ve bu işgal günlerinde yazmıştı. Fakat 1923 yılında İstiklal Savaşının kazanılması ile  Kurtuluş Mücadelesine karşı çıkan  yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla  ve “Yüz ellilikler Listesine “ girdiğinden  sürgüne gönderildi. [1]1922 Beyrut’a sürgün edilen yazar, 1938 e kadar da ülkeye dönemedi.
 
Uzun yıllar memleket hasretiyle  Beyrut ve Halep’te sürgün hayatı yaşadı. Refik Halit, Gurbet Hikayelerini  sürgünde bulunduğu bu yıllarda yazıyor bu hikayelerinde büyük bir özlem duyduğu ülkesini yad ediyordu. Bu hikâyeler memleket aşkı ile yanıp tutuştuğu günlerin ve yılların öyküleri olarak   kaleme alınırken, bir yandan da Atatürk'e yazdığı şiir ve mektuplarla 150 likler listesindekilerin  hepsinin de affedilmesinde çok büyük rol oynamıştı.
 
1940 da yayınlanan Gurbet Hikâyeleri,  Memleket Hikayeleri' nin devamı niteliğinde olan hikâyelerden oluşmaktadır. . Memleket Hikâyelerinde  memleket edebiyatını  dile getirmiş olan yazar, Gurbet Hikâyelerinde  ise sürgünde kaldığı yıllarda duyduğu memleket hasretini  hüzünlü öykülerle yazıya geçirmişti.
 Refik Halit Karay bu hikâyelerini 1938 yılına kadar sürgünde iken yazmıştı.  Toplamı on yedi hikâyeden oluşan öykülerini yurda döndükten sonra bir araya getirerek ilk önce 1939 yılında Tan gazetesinde "Hafta Musahâbeleri" başlıklı yazılar içinde yayımlar. Bu öyküleri Tan Gazetesinde tefrika edildikten sonra Memleket Hikâyeleri adlı hikâye kitabının devamı olarak 1940 yılında kitap halinde yayımlanmıştır. [2]Yazarın sürgünde iken yazdığı ve sürgün yıllarındaki hissiyatı ve sıla özlemleri ile yazdığı bu öyküler, biri Sibirya'da olmak üzere, geri kalanı Orta Doğu'nun farklı bölgelerinde geçen on yedi hikâyeden oluşmaktadır.
 
Bu eser sürgün yıllarında kaldığı yabancı ellerde memleketine duyduğu, özlemler, hasreti, yalnızlığı,   yaşadığı yabancılaşma hazin ve içli öykülerle   yazıya akmışlardı. Yaban ellerde yaşadığı yabancılaşma ve yalnızlık duygusunu acıyla dile getiren bu öyküler sıcak bir Türkçe ile  kaleme alınmıştı.  Bu  içli öyküler, ana dilini kullanma hasretini ve memleketine duyduğu özlemin her türünü  temel konu edinmişti.
 
Refik Halit Karay ,Gurbet Hikâyelerinde, üç hikâyesi dışında,  “Yara, Antikacı, Testi, Fener, Zincir, Keklik, Akrep, Lavrans, Fırat, Çıban, Kaçak, Güneş, Hülle, Dişçi ””adlı hikâyelerinde kahramanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. [3] Yazar bu hikâyelerinde sıra dışı olaylara ve tiplere de yer vermiş sürgün yıllarında gezdiği, Suriye, Halep Şam, Beyrut gibi ülke ve şehirlerde gördüğü insan tiplerine de yer vermiştir.   Memleket Hikayeleri' inde [4]yerli tipleri ve mekânları ele alan yazar;  “Gurbet Hikâyelerinde gizemli, sıra dışı, masalsı tipler göze çarpar. Yazar kahramanını, onun iç dünyasına inmeden fiziksel ve ruhsal özelliklerini olay örgüsü içinde eriterek tanıtır.” Yazar bu hikâyelerinde hüzünlü, hasretlik çeken içe dönük bir insan duygularıyla gözükür.    Fakat gözlem ve  betimlemelerdeki başarısını devam ettirmiş, yeteneğini, iyimserliğini, üslubunu her iki eserinde de korumuştur.
 
Refik Halit’in her iki önemli hikâye kitabı da eleştirmenler ve edebiyat tarihçileri tarafından hem dil ve anlatım hem hikâye tekniği yönünden çok başarılı bulunmuştur. Ahmet Kabaklı,  her iki öykü kitabını:  "Üslupları nefis, olayları çekici ve hele çevre tasvirleri çok başarılı olan bu hikâyelerinde teknik de kuvvetli." [5] Öyküler olarak övmüştür.  Refik Halit hakkında bir çalışma yapan Osman Nuri Ekiz ise “ günümüzde dahi teknik bakımdan bu eserlerin aşılamadığını,”[6] ifade etmiş, Nihad Sami Banarlı da Resimli Türk Edebiyatı Tarihi  adlı eserinde Refik Hait’in “üslubunun mükemmelliğine[7]vurgu yapan tenkitler yapmışlardır.
 
Refik Halit Karay ‘ın bu hikâyeleri, Ömer Seyfettin’in de kullandığı, olay hikâyeciliği,  Moupassant tarzı hikâye örnekleridir.  Gurbet Hikâyeleri,  MEB tarafından  yazarın diğer hikâye kitabı olan Memleket Hikâyeleri gibi Yüz Temel Eser listesi arasına alınmıştır.  Refik Halit’in  Türk Edebiyatına kazandırdığı  “Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri  Türk Edebiyatında hikâyeciliğin bugün bulunduğu noktaya gelmesinde Refik Halit’in büyük rolü olduğu su götürmez bir gerçektir.[8]
 
 
"GURBET HİKÂYELERİ”NDE YER ALAN  HİKÂYELER
  • YARA:                                             KEKLİK:
  • ESKİCİ:                                            AKREP
  • ANTİKACI:                                      KÖPEK:
  • TESTİ:                                             ÇIBAN:
  • FENER                                             KAÇAK:
  • ZİNCİR:                                           GÜNEŞ:
  • GÖZYAŞI:                                        HÜLLE:
 
ESKİCİ
 
Öykünün başında, Marmara Denizi’nin rıhtımında yol­cu uğurlamak için toplanan insanların kendi aralarında ko­nuşmaları yer alır. Bir çocuk, Arabistan’a uğurlanacaktır. Ço­cuğun yakınları bir yükten kurtuldukları İçin sevinçlidir. Arabistan’da halasının yanında rahat eder, diye düşünürler. Oy­sa amaçları sorumluluktan kurtulmaktır.
Hasan, (Arabistan’a gönderilen çocuk) beş yaşlarında, yetim ve öksüz bir çocuktur. Annesini yeni kaybetmiştir. İstanbul’daki yakınları onu halasının yanına göndermeyi uy­gun görmüşlerdir. Hasan, önce, vapur seyahati boyunca çok eğlenir. Yolcuları sempatikliği ile neşelendirir, herkesle sohbet eder. Peltek, şirin konuşmaları ile vapurdaki yolcular onu çok severler. Fakat vapur her uğradığı yerde bir sürü yolcu bırak­maktadır. Bir süre sonra, vapurda Hasan’ın dilini anlayan, Türkçe konuşan insan çok az kalır. Hasan’ı bir durgunluk alır. Yolcuların dilini anlamaz, kendini yalnız hisseder. Artık ona Hasan diye hitap eden kimse kalmamıştır. Kalanlar ise ‘Has­san’ diye seslenmektedir.
 
Vapur, Hayfa’ya geldiğinde o da vapurdan ayrılır. Onu bir trene koyarlar. Hasan, trende köşeye büzülür. Hiç konu­şamaz, konuşsa da kimse onun dilinden anlamaz. Dışarıdaki portakal ve meyve bahçelerini seyreder. Zamanla manzara değişir. Hiç ağacın olmadığı, dümdüz yerlerden geçmeye başlarlar. Hasan, İstanbul’u, memleketini özler. Buraların hay­vanları bile çok gariptir. Kambur, koca koca tüylü, soğuk hay­vanlar görür pencereden.
 
Hasan’ı istasyonda indirirler. Siyah bir örtü giymiş, kol­ları altınlarla dolu bir kadın onu bağrına basar. Bu, halasıdır. Hiç annesinin kokusuna benzemeyen bir kokusu vardır. Ha­lası da anlamadığı bir dille konuşmaktadır. Hasan, halasının basık, tek katlı toprak evinde haftalarca hiç konuşmaz. Saç­ları çok kısa kesilmiş, entari giyen erkek çocukları ile de hiç konuşmaz.
Uzun bir süre Hasan hiç konuşmaz. Zamanla o da diğer çocuklar gibi giydirilir, yer sofrasında çatal bıçak kullanma­dan yemek yemeyi, hatta Arapçayı dahi öğrenir. Fakat o yi­ne çok durgun ve sessizdir.
 
Bir gün, halası sokaktan bir satıcıyı çağırır. Önüne bir sürü eski ayakkabı koyar. Satıcı oturur ve bunları tamire ko­yulur. Hasan’ın bu tamir çok dikkatini çeker. Satıcı, ayakka­bının çivisini ağzına alarak düzeltmektedir. Hasan, boş bulunarak satıcıya sorar: ‘Ağzınız acımıyor mu?’ Satıcı şaşırarak ‘Sen Türk müsün?’ der. Hasan, bir Türk’le karşılaşmış olmak­tan çok mutludur. Haftalarca süren sessizliğine mukabil sürek­li konuşmakta, ona memleketindeki hayatını anlatmaktadır. Sanki bir tanıdığına rast gelmiş gibidir. Satıcı da zevkle onu dinlemektedir. Birbirlerine sokulmuş vatan hasretini dindir­meye çalışırlar.
Satıcı, işini bitirince gitmek zorundadır. İkisi de ağlamaya başlar. Hasan, satıcıya ‘Gitme be!’ der. Satıcı da ağlayarak ona: ‘Ağlama be!’ der. Ayrılık anında her ikisi de vatan has­reti ile gözyaşı dökmektedir.
 
Çıban
Hikâye, bir binbaşının dilinden anlatılmaktadır.
Asker (Binbaşı), hikâyenin başında Halep çıbanının kor­kulacak bir tarafının olmadığından, hatta güzel bir bayanı da­ha da güzelleştireceğinden bahseder. Herkesin korktuğu Ha­lep çıbanından daha da korkunç bir çıban vardır: Hadramut çıbanı.
Asker, başından geçen bir hadiseyi anlatmaya başlar. Bir gün, Yemen valisi ve kumandanı İzzet Paşa, onu ve yanında­kileri iki Arap emiri arasındaki kavgaya son vermek için Had­ramut hududuna gönderir.
 
Hadramut’a varırlar. Burası, koskoca bir çölde yer yok­muş gibi beş altı katlı binaların yapıldığı, garip bir yerdir. Yağ­mur 3-4 senede bir yağmakta, yağdığında da sel olarak gel­mektedir. Evler, âdeta bir rüzgârda toz hâline gelecekmiş gibi iğretidir. Asker, ilk geldiği gün emirin kölesi ona cibindirik içinde yatmasını söyler. Aksi hâlde Hadramut çıbanına yaka­lanabilir. Asker, çarşıda gezerken yüzünün yarısı bu çıban yüzünden yok olmuş, oyulmuş, kemikleri görünen kadınlarla karşılaşır. Çok korkar ve geceleri her yerini örterek uyur.
 
Bir gün, alnında hafif bir kaşıntı hisseder. Bir kırmızılık vardır. Hemen, emire gider. Bir cadıya benzeyen kadın geti­rirler. Kadın, muayene ettikten sonra habis çıban olduğunu söyler. Tek bir tedavi yolu vardır. Bu uygulanmasa yüzünün yarısı ile gözünün teki bu çıbanla oyulup gidecektir. Çıban, kıvama gelince hurmalıklar altında bir döşeğe yatırılır. Cadı kadın çıbanın uç kısmına çok ince bir iğne geçirir. Bu iğneye bağlı ipi hurma ağaçlarından birine bağlar. On gün kımılda­madan yatacaktır. Hayatı bu ipliğe bağlıdır. İplik koptuğu an­da, çıban onun yüzünü ve gözünü yok edecektir. Çıbanın özünün kuruması gerekmektedir. Bu acayip tedavi süresince ip koparsa asker şakağına bir kurşun sıkarak intihar etmeye ka­rar verir. Her gün, ya yağmur yağarsa, ya kölelerden biri o uyuduğu anda başını tutmayı unutursa diye düşünerek kor­ku içinde yaşamaktadır. Kafasını robot gibi hiç oynatmamak­tadır.
 
Nihayet on günün sonunda cadı görünümlü kadın gelir. Özün alındığı müjdesini verir.
Binbaşı, yanağında küçük bir yanığa benzeyen izi göste­rerek ‘İmparatorluk zabiti neler çeker?’ der.
 
 
HAKKINDA  KAYNAKÇAMIZ
 
 
[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/Gurbet_Hik%C3%A2yeleri
[3] Gülüzar İYİOĞLU, REFİK HALİT’İN HİKÂYECİLİĞİNDE DEĞİŞİM, http://www.turkishstudies.net/Makaleler, shf 1541-1559, A
[5]  Kabaklı, Ahmet. Türk Edebiyatı, Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul, 1985 C. 3, s. 378
[6]  Ekiz, Osman Nur. Refik Halit Karay (Hayatı ve Eserleri), Gökşin Yayınları, İstanbul, 1984
[7] Banarlı, Nihad Sami. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C.2, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971
[8] Gülüzar İYİOĞLU, REFİK HALİT’İN HİKÂYECİLİĞİNDE DEĞİŞİM, http://www.turkishstudies.net/Makaleler, shf 1541-1559, A


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...