Huzur Roman Özeti ve İncelemesi A. H. Tanpınar

Ekleyen : ESA , 15 Kasım 2016 Salı aaa Beğen 1

Kapak resmi
 
ROMAN HAKKINDA
 
Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından yazılmış roman. 22 Şubat 1948 - 2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet Gazetesi tarafından tefrika edilmiş, 1949 yılında da kitap olarak tek cilt halinde basılmıştır. 1949 yılından 2004 yılına kadar on üç kez basımı yapılan Huzur, en son Dergâh yayınları tarafından yayınlanmıştır.[1]
 
Roman, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından bir gün önce başlayıp, savaşın başlamasıyla sona erer. Bu bir günlük zaman dilimi, romanın birinci ve dördüncü bölümlerinde anlatılır. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise yazar, bir yıl öncesine giderek geçmişteki olayları o güne bağlayan gelişmelerine yer vermiştir.
Huzur romanında “aşk” “huzursuzluk, mutsuzluk, hüzün” gibi temalar ağırlıklı olarak işlenir. Romandaki kişilerin çoğu yaşamda aradığını bulamamış, bunalım içinde olan, hastalıklı insanlardır.
 
Doğu ve Batı kültürlerinin çatışma noktaları üzerinde yoğunlaşan romanda Mümtaz, İhsan ve Nuran karakterleri  öz benliklerini korumayı başararak Batı kültürünü e bu noktalardan özümsemiş bilinçli ve aydın karakterlerdir. Doğu kültürünün sakıncalı noktalarını benliklerinden ayıklamış,  Batı kültürünün iyi yanlarını da alarak Batı özentisi olmaktan kurtulmuş tiplerdir. [2] Toplumsal sorunlar ile kendi iç çatışmaları arasında kalan Mümtaz, tamamen Doğulu kalmış olanlar ile Batı kültürünün özentisi içinde yaşayanları olumlu ve olumsuz yönlerini irdeleyen bir bilinç olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
“ Nuran'la kavuşma - kavuşamama gelgitleri yaşayan, İkinci Dünya Savaşı'nın her an patlayacak olması korkusuyla tetikte bekleyen, Cumhuriyet sonrası kültürü red ya da kabul ikilemleri yaşayan, sorunlu bir kuşağın temsilcisi olan Mümtaz; varoluş sorununa çare arayan  çaresiz bir İstanbulludur. Bu anlamda en güzel İstanbul portresi çizen romanların başında kabul edilir.”[3]
 
 
ROMANIN KONUSU:
 
 Romanın kahramanı Mümtaz annesi ve babasını erken yaşlarda kaybetmiş olmasının da etkileriyle bozulan manevi dünyasına bir "huzur" ve bir nizam aramaktadır. İhtiyaç duyduğu ve aradığı sevgiyi İhsan ve yengesi Macide’den fazlasıyla bulduğu halde mutlu olamamaktadır. Suat, Fahri ve Emma gibi sevgisiz kalmış, sevgilerinin yerine kötülük bencillik ve çıkarlarını koymuş insanların da tazyikiyle Mümtaz aradığı iç Huzuru ve iç nizamı bir türlü kuramamaktadır. Ruhunda açılan yaraları iyileştirecek bir sevgi ve yakınlık peşindeki Mümtaz Nuran İhsan ve Macide’den gördüğü sevgiye rağmen huzuru tesis edemez.  Nuran’da bütünleşen ve doyan iç huzuru Nuran’ın onu terk etmek zorunda kalması ile tam bir çıkmaza gire ve Mümtaz çıldırır.   
“Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir” . Romana hâkim olan esas tema Mümtaz'la Nuran’ın istemelerine rağmen çevrelerinden gelen kötü etkiler yüzünden birleşemeyişleridir. Roman İstanbul’u,  İstanbullularla birlikte kişileştirerek anlatması bakımından dikkat çekmektedir
 
ROMANDA ZAMAN 
 
Romanın zamanı II. Dünya Savaşı’nın başladığını bildiren haber ile son bulan bir günlük zamandır. Bu nedenle romanın zamanı II. Dünya Savaşı başlamadan bir gün öncesidir.  
Bu bir günlük zamanda Mümtaz sık sık geçmişe giderek çocukluk yıllarına Nuran ile tanıştıkları ve ayrıldıkları süreçlere gidip gelinir.
 
ROMANDA MEKANLAR 
 
Roman İstanbul’un çeşitli semtlerindeki farklı mekânlarda geçer. İstanbul aşığı olan Mümtaz, bu mekânları sık sık betimler. İstanbul ve İstanbul içi mekânların tasviri üzerinde oldukça çok durulmuş bu mekânların tasvirine özel dikkat sarf edilmiştir.  Çünkü Mümtaz’ın gözünde Nuran İstanbul’u temsil etmektedir.
 
ROMANDAKİ ŞAHISLAR
 
Mümtaz: Küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Küçüklüğünden beri kitapları çok seven ve hayal dünyası geniş biridir. İhsan sayesinde şiiri, edebiyatı, musikiyi, sanatı yakından tanımış ve bunlarla alakadar olarak yetişmiştir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiş,  burada asistan olarak göreve başlamış, Şeyh Galip’in hayatını konu alan bir doktora tezi üzerinde çalışmaktadır. Kitaplardan, musikiden, sanattan ve her türlü güzellikten zevk alan kültürlü bir insandır. Dünya savaşının başlaması, sevgilisiyle ayrılmaları ve amcasının oğlu ihsan’ın ölümü onu yıkmıştır.
Nuran:  Fâhir’in eski karısı, Mümtaz’ın sevdiği kadındır. Çok güzel, sabırlı, duygularını fazla açığa vuramayan, sessiz ve Mümtaz ile yeniden hayata dönen neşeli bir kadındır. Mümtaz’ın çok sevdiği, derin bir tutkuyla bağlı olduğu, sanata ve musikiye duyduğu yakın ilgiden dolayı Mümtaz ‘ın hayranlık duyduğu bir kadındır. 
İhsan: Bir ayağı sakat olan İhsan, hoş sohbet, Mümtaz’ın yetişmesinde çok emek sarf eden Mümtaz’ın her yönüyle beğenip takdir ettiği, örnek aldığı bir kişidir.
Suat:, Neyi, nerede, nasıl ve ne zaman yapacağını bilemeyen, bilinçsiz  kötü kalpli bir kadındır. Romanın kötü kahramanı, dengesiz, kendisini insanlardan soyutlamış, kimseyi sevmeyen biridir. İnsanlarla bağlarını koparmış,  kendisini düşünen,  kendisi için yaşayan, kimseyi sevmeyen, kimse tarafından da sevildiğine inanmayan biridir. Karısı Nuran’a ve çocuklarına karşı ilgisizdir.  Kadınlarla sadece cinsel arzularını tatmin etmek için ilişki kurmaktadır.  Nitekim Nuran’a olan ilgisi de gerçek bir sevgiye dayanmaz. Suat, yaptığı sapıklıklarla Mümtaz’la Nuran’ın yaşamını altüst eder,
Fâhir: Nuran’ın boşandığı kocasıdır.  Nuran ile evliliklerinin yedinci yılında karısı Nuran’dan  sıkılır ve Romen bir hayat kadınıyla yaşamaya başlamıştır.
Emma: Fâhir’in, uğruna karısını ve çocuğunu terk ettiği hayat kadınıdır. Erkekleri mutlu etme konusunda uzaman olan Emma, Fâhir’i  daha zengin bir adam buluncaya kadar idare etmek niyetindedir. Fâhir’le birlikteyken de başka erkeklerle birlikte olan Emma zengin bir İsveçliyle Paris’e kaçarak Fâhir’i terk eder.
Macide: İhsan’ın karısıdır. Kızı Zeynep’i kaybetmiş olmasına rağmen, mutluluk ve neşe saçan bir iyilik perisidir. Mümtaz’a annesinin yokluğunu aratmamış, bir anne gibi onun her şeyiyle ilgilenmiştir. Mümtaz onun sayesinde hayata yeniden tutunmuştur. Macide, Ahmet ve Sabiha adında iki çocuğu ve hasta yatmakta olan kocası İhsan’la ilgilenmektedir.
 
ROMANIN ÖZETİ:
Huzur” romanı, “İhsan”, “Nuran”, “Suat” ve “Mümtaz” başlıklarını taşıyan dört bölümden oluşur.
 
Birinci Bölüm, “İHSAN”
Mümtaz’ın amcasının oğlu İhsan, hastalığı iyice ağırlaşmış olarak evde yatmaktadır. Evlerinde bu durumdan kaynaklanan, sıkıntılı bir hava vardır. İhsan’ın bu hastalığından dolayı kontratı yenilemek, kiraları almak, bakıcı bulmak evin idaresi ile ilgilenmek Mümtaz’a kalmıştır. Kiracılar, türlü bahanelerle kira parasını ertelemekte, dükkânın küçük ve bakımsız olduğundan yakınmaktadır. “Bana birkaç gün daha mühlet versinler. O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz oldu. İnşallah on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş oluruz, hem de bir parça şey takdim ederim” . (s. 11)[4] diyerek her seferinde Mümtaz’ı başlarından savmaktadır. 

İhsan’ın karısı Macide, ikinci çocuğu olan Ahmet’e hamiledir. Doğumun sorunlu geçebileceğinden hastaneye yatmıştır.  Kızı Zeynep, hastaneye, annesinin yanına gelirken hızla gelen bir arabanın çarpması sonucu ölmüştür. Babası, felâketten iki dakika sonra, kanlar içerisinde yerde yatmakta olan kızını görür, kucaklayarak hastaneye getirir.
 
İhsan ve doktorlar, Macide’nin bu felâketi haber almaması için ellerinden geleni yapmışlar; fakat bu haber saklanamamıştır.  Macide hasta bakıcılardan olayı öğrenmiş, yattığı yerden ölünün bulunduğu yere kadar sürüne sürüne gitmiş ve kızının cesedini görmüş, ondan sonra da bir türlü kendine gelememiştir. “Ağır bir humma ile günlerce yatmış, Ahmet’i bu humma içinde doğurmuştu. “ (s. 15-16)[5]

Mümtaz hasta bakıcı bulmak için evden çıkmış gittiği adreslerin çoğu yanlış çıkmakta ya da kimseyi evlerinde bulamamaktadır. Bu arada dışarıda gördüğü manzara hiç de iç açıcı değildir. “Sefil, perişan mahalleler, yoksulluk yüzünden bir insan çehresini andıran eski evler arasından geçiyordu. Etrafında bir yığın perişan ve hasta yüzlü insan vardı. Herkes neşesizdi. Herkes yarını, büyük kıyameti düşünüyordu”. (s. 21)
Mümtaz’ın babası Kurtuluş Savaşı sırasında yaşadıkları şehrin düşeceğini anlayınca çocuklarını ve eşyalarını alıp şehri terk etmek için hazırlık içindedir. “   Akşamdan biraz sonra eve gelmiş, haydi! Demişti; biraz bir şey yiyelim, bir saate kadar yola çıkacağız. Yollar henüz açık. Sonra yer serilen bir örtü üzerinde yemeğe oturmuşlardı. Tam o esnada kapı çalınmıştı. Hizmetçi, birisinin kapıda beyi beklediğini haber vermişti. Babası, bütün gün akşama kadar peşinden koştuğu yük arabasına dair bir haber geldiği zannıyla koşmuştu. Sonra bir silah sesi, tek, kur, hatta akissiz bir ses. Ve koskoca adam bir eli karnının üstünde, âdeta sürünerek, yukarıya kadar çıkmış ve orada sofada yere yıkılmıştı. Bunların hepsi beş dakika bile sürmemişti. “ [6]
 
Mümtaz’ın babası bir Rum tarafından öldürülmüştü. Babasını elbisesi ile mezara gömerken düşman şehre girmişti “Şehir alabildiğine yanıyordu. Hakikatte yangın bir saat evvel başlamıştı. Bahçedekiler şimdi kıpkırmızı bir göğün altında çalışıyorlardı. Bir an sonra tek tük şarapnel parçaları bahçeye düşmeğe başladı. Sonra şehirde büyük, bendini yıkmış sularınkini geçen bir uğultu başladı. Bu her türlü sesten bir mahşerdi. Bir adam bahçenin çitinden içeri atladı. Şehre giriyorlar, diye bağırdı. O zaman hepsi birden durdular. Fakat annesi aşağıya inmiş yalvarıyordu. Mümtaz daha fazlasına dayanamadı, eli birdenbire tutunduğu kapının kanadında gevşedi ve yere yıkıldı.” Kendine geldiği zaman şehirden ayrılıyorlardı:  “Uyandığı zaman kendisini çitlerin dışında buldu. Annesi, yürüyebilecek misin? diye soruyordu. Mümtaz şaşkın şaşkın etrafına bakındı; hiçbir şey anlamadan, “yürürüm” dedi. Kendisinden yürümesi isteniliyordu. O da yürüyecekti.” [7]
 
Yanan şehirden ayrılıp gidecekleri yere kadar sürecek olan yolculukları uzun ve meşakkatli geçmişti. Yolculukları uzun sürüyordu. Yolculuklarının ikinci gecesinde Mümtaz’ın hayatı boyunca unutamadığı bir deneyim bekliyordu. “ İkinci geceyi, bozkırı âdeta tek başına bekleyen beyaz, kireç sıvalı geniş bir handa geçirmişlerdi. Hanın merdiveni dışarıdandı ve odaların pencereleri sonbaharda öteberi kurutulan yere açılıyordu… Mümtaz yukarıya annesinin yanına çıktığı zaman, demin gelen kadının on sekiz yirmi yaşlarında bir kız olduğunu, annesinin yanına olduğu gibi boylu boyunca uzanmış, gözleri açık, yüzü âdeta kaskatı, hıçkırdığını gördü. Annesi biraz geriye çekilerek ona yer açtı. Mümtaz bu genç kızı yalnız birkaç saat gördü. Fakat o geceden sonraki uykularında, onun, bütün gece vücudunda duyduğu yakınlığının verdiği duyguyu duydu. Uzun zaman, o gece birkaç kere olduğu gibi, onun kolları arasında, onun göğsü göğsünde ve saçları yüzünü örtmüş yahut alnı nefesiyle buğulu uyandı. Genç kız ikide bir teheyyüçle (telâşla) uyanıyordu. O zaman kesik, âdeta insan dışı hıçkırıklarla inliyordu. Bu, belki annesinin dalgın sükûtu kadar acı bir şeydi. Fakat uykuya dalar dalmaz, bacakları ve kollarıyla Mümtaz’ı kavrıyor, sanki annesinin koynundan zorla çekiyor, yüzü bütün bir saç ve nefes kalabalığıyla yüzüne geçiyor, yahut onu göğsünün tam ortasına çekip bastırıyordu. Mümtaz sık sık bir kucaklayıştan veya iniltilerden uyandıkça, bu yabancı ve bilinmedik iştihalarla dolu vücudu bu kadar kendisiyle iç içe görmekten şaşırıyor, bütün vücuduyla, bir akşam evvel ilk tecrübesini yaptığı ölümden başka türlü ölmeğe hazır bu vücut, yaklaştığı her şeyi âdeta nefesinde yumuşak bir maden gibi eriten bu nefes, bu acayip ve gergin yüz onu korkutuyor, hâlâ yanmakta devam eden gaz lâmbasının ışığında gözlerinin kendinde olmayan pırıltısını görmemek için gözlerini yumuyordu…. Sanki kendi başına işleyen bu ten iştihasının, bu sıcak sokuluşun ve onların boşluğunu tam zıddıyla dolduran iniltilerin hiç tatmadığı cinsten bir büyüsü vardı” (s. 22-28)

İşte bu gecede gerçekleşen bu hadise ve köy kızı ile yaşadığı bu anı Mümtaz’ın hayallerinde hiçbir zaman unutulmayacak tatlı bir anı olarak kalacaktı. 

Böylesine bir yolculuklarından sonra Mümtaz annesiyle birlikte Akdeniz Bölgesi’nde bir yere gitmişlerdi. Mümtaz buraya kısa bir sürede alışmış ve birçok arkadaş edinmiştir. Burada kaldığı sürede boş zamanlarında kayalıklara oturup, denizi seyretmiş ve bol bol kitap okumuştur. Fakat çok kısa bir süre sonra annesi hastalanıp ölmüştür.

Annesinin ölümünden sonra Mümtaz kimsesiz kalır. İ Mümtaz’ı vapura bindirip İstanbul’a amcasının oğlu İhsan’ın yanına gönderirler. İstanbul’da onu amcasının oğlu İhsan ve yengesi karşılamıştır.
İhsan ise Mısır’daki esirliğinden yeni dönmüş ve hastadır. Mümtaz ’ı bir odaya yerleştirirler.  Bu oda İhsan’ın odasının tam üstündeki bir odadır. Bu odanın hemen yanı başında da İhsan’ın çalışma odası olarak kullandığı bir kütüphane vardır. 
 Yengesi Macide ona umduğundan daha iyi bakıyordu. Her şeyi, herkesi peşinden sürükleyen, bir büyü gibi değiştiren küçük bir kadın... Tatil günlerinde bu küçük kadın Mümtaz’ı mektepten alıyor, saatlerce aç karnına onunla mağaza önlerinde durarak, gelen geçene bakarak Beyoğlu’nda geziyorlar, öteberi alıyorlar, sonra iki mektep kaçağı gibi geç kalmış olmaktan korka korka eve dönüyorlardı. Mektebe gideceği saatte Macide yine yanı başındaydı. Çantasını o hazırlıyor, giyinişini o idare ediyordu. Bu bir anne değildi, bir kardeş de değildi, belki koruyucu bir melekti. (s. 38)
Mümtaz bu yakın ilgiye rağmen buraya çar çabuk alışamaz.  Babasını ve annesinin ölmelerinden sonra onu amcasının oğlu İhsan büyütmeye başlamış,  ona hem babalık hem de hocalık yapmış, İhsan’ın karısı Macide ise büyük bir şefkat ve özenle Mümtaz’a bakmış,  annesinin yokluğunu hissettirmemiştir. Mümtaz, yengesinin güler yüzlülüğü sayesinde hayata yeniden dönmüş, acı hatıraları çabucak unutmuştur
Ertesi sene Mümtaz’ın kaydını Galatasaray Lisesine yaparlar. İhsan, Mümtazı uzaktan izlemekte ve ona belli etmeden Mümtaz’ı edebiyata şiire, musikiye, tarihe ve güzel sanatlara sevk etmektedir.  Lisedeki Tarih dersine de İhsan girmekte ve bu yüzden tarih dersi evde de devam etmektedir. İhsan ona pek çok yerli ve yabancı şairleri tanıtmakta Bâkî’yi, Nef’î’yi, Nâilî’yi, Nedîm’i, Galip’i; Baudelaire’i, Mallarme’yi, Nerval’i okutup sevdirmektedir.  Bazı nedenlerden dolayı son sene yatılı okumaktan vazgeçer. Okulu bitirdikten sonra kendini geliştirmeye devam eder.
Öğleden sonra Mümtaz, kiracıyı görmek için tekrar sokağa çıkar. Bitpazarını gezer, kitapçıya uğrayarak bazı kitaplara göz atar. Nuran’la yaşadıkları güzel günleri hatırlar, ondan ayrı olmanın verdiği kalp sızısıyla şehri dolaşmaya devam eder.
 
İkinci Bölüm, “NURAN”
 
Bir sabah Mümtaz hayatına yön verecek kadın olan Nuran ile Ada vapurunda tanışmıştır.  Nuran evlidir ama Fâhri, Köstence plâjlarında tanıştığı, erkeğini mutlu etme konusunda oldukça tecrübeli olan bir hayat kadını ile birlikte yaşamaktadır. Bu yüzden Fahri ile Nuran’ın evlilikleri bitmiştir.
Mümtaz ile Nuran kendilerini birbirlerine çok yakın bulurlar ve aralarındaki ilişki gün geçtikçe ilerler. Şimdi Mümtazın kötü giden bu hayatında ayakta kalmasını sağlayan üç şeyden birisi de Nuran’dır. “Nuran’ın İstanbullu olması, Boğaz’da yetişmesi ve Türkçeyi âdeta şarkı söyler gibi konuşması Mümtaz’ı çok etkilemiştir. “[8]
 
Bu tanışmadan sonra da Mümtaz ile Nuran beraber olmaya başlamıştır.   Birlikte şehri dolaşırlar.. Her ikisi de edebiyat resim şiir, ve musikiden hoşlanmaktadır. Bu sebepten kısa sürede kaynaşmış, birbirlerine karşı duydukları yakınlık, sevgi, heyecan artmıştır.  Buluşmalar sonrasında Nuran da Mümtaz’a olan mesafeyi aradan kaldırmaya başlar.  “ Nuran , iç dünyasında yaşadığı yoğun çarpışmalardan sonra, “Kimseye hesap vermek zorunda değilim!” der ve Mümtaz’a telefon açar. Artık Mümtaz’ı sevdiğini bilmektedir. Ertesi sabah erkenden Mümtaz’ın yanına gider ve kendisini sevdiği adamın kollarına bırakır” [9]
O gün Mümtaz için hiç tanımadığı lezzetlerin günü oldu. Hayatında ilk defa bir kadın bütün mahremiyetini ona açıyordu. Bu ne bir mâbudeydi (kendisine tapılan put, peri, Tanrı), ne de lâlettayin (rastgele, gelişigüzel) vuslat (sevgiliye kavuşma) meraklısı bir mahlûktu. Bu, uzviyetin (vücudun, bedenin) seçtiği erkeğe bütün hüviyetiyle (aslıyla, gerçeğiyle) kendisini bırakan, bir tarla, bir bahçe gibi bütün özünü teslim eden, “ben buyum işte...” diyerek her sırrını, imkânını ona açan kadındı. Fakat olduğu şey, bu hüviyet (asıl, gerçek, kimlik), ne kadar zengin, ne kadar değişik âlemdi ve kaç insan bu zenginliği kendisinde keşfetmeden ölürdü.” (s. 141-142)

Nuran, ailesine sıkça bahsettiği Mümtaz’ı evlerine davet etmeye başlar. Artık sık sık görüşmektedirler. Fakat Nuran’ın çocukları annesini Mümtaz’dan kıskanmaktadır.  Mümtaz’la Nuran, Boğaz’a, plâjlara gider, İstanbul’u semt semt dolaşırlar. Nuran, Mümtaz’ı tanıdıkça ona olan güveni artmakta kendisine iyi bir hayat arkadaşı olacağını düşünmektedir. 

Fakat, Emma, Fâhir’i bırakmış, zengin bir İsveçliyle Paris’e kaçmıştır. Emma gidince yalnızlıktan bunalan Fahri, çareyi eski karısı Nuran’la barışmakta bulmuştur. Nuranla barışmak için Nuran’a mektup yazar. Nuran’ın Mümtaz’la birlikte gezip dolaşmasını kabullenememektedir.
Bu aşkı istemeyen Adile her fırsatta Nuran ile Mümtaz’ın beraberliklerine son vermek için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Hatta Nuran ile kısa bir süre de olsa  Adile’nin bu oyunlarına aldanır. Adile’nin kocası Suat da Nuran’a ilgi duymakta ve Mümtaz ile evlenmesini istememektedir.

Suat, Vaktiyle Nuran’ı çok sevmiş, fakat Nuran’ın Fâhir’ ile evlenmesi sonucu Nuran’dan ayrı kalmıştır.  Nuran’ın evlenmesinden kısa bir süre sonra Suat da evlenmiş, uzaklara giderek ortadan kaybolmuş sonra tekrar görüşmeye başlamışlardır.  Suat da Nuran’a bir mektup yazmıştır.    
Bu iki olumsuz gelişme, Mümtaz’la Nuran’ı çok üzer. Mümtaz, bir an önce evlenmek ve bu sıkıntılara son vermek ister.

Üçüncü Bölüm, “SUAT”
İhsan, evinde bir yemek daveti verir. Eğlence geç saatlere kadar devam eder. Bir ara Suat da gelir. Sohbet sırasında cinayet, öldürmek gibi saçma sapan konulardan bahseder. Ne söylediğini, amacının ne olduğunu kendisi de bilmez.

Mümtaz, Nuran’la ilgili bir dedikodu duymuştur. Söylentiye göre Nuran, içinde Suat’ın da bulunduğu davetlere katılmaktadır. Bu olayı Nuran’a sorar. Nuran olup biteni açıklar, söylentiler doğru değildir. Nuran, bir an önce evlenmek istediğini, evin anahtarlarından birini kaybettiğini, Suat’ın bu anahtarı bulmuş olmasından şüphelendiğini, söyler. Mümtaz teklifi kabul eder ve kararlarını İhsan’a bildirirler Mümtaz ile Nuran artık birlikte ve İhsan’ın evinde kalmaktadır.
Bir gün Nuran’ın evine giderler. Eve döndüklerinde, üst kattaki ışığın yanmakta olduğunu görürler. Yukarı çıktıklarında korkunç bir manzarayla karşılaşırlar; Suat kendisini asarak intihar etmiştir.
Bu olaydan sonra Nuran mutlu olamayacaklarını ve ayrılmaları gerektiğini düşünerek Bursa’ya gide. . Nuran, Bursa’dan yazdığı mektubunda “Ne yapalım Mümtaz; kader istemiyor! Aramızda bir ölü var. Bundan sonra beni bekleme artık! Her şey bitmiştir.” (s. 330)  Mümtaz, Bursa’ya gidip. Nuran’la uzun uzun konuşur, Fakat Mümtaz’ın çabaları sonuç vermez Mümtaz için hayat artık çekilmez hale gelmiştir.
 
Dördüncü Bölüm, “MÜMTAZ”
 
Bu olayları düşünerek dolaştıktan sonra eve döner.  Mümtaz artık kendisini hasta olan İhsan’a adamıştır. Devamlı onunla ilgilenip elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmaktadır.  Eve geldiğinde İhsan iyice fenalaşmıştır. Bunun üzerine, doktor çağırmak için yine dışarı çıkar, fakat doktor bulamaktadır. Bayezıt’a çıkıp hükümet doktoru çağırmak ister fakat orada da pek çok hasta doktoru beklemektedir.  Bir polisten, askerî bir doktorun evinin adresini öğrenip o doktorun yanına koşar. 

Bu doktoru eve getirir. Doktor İhsan’a ilaç yazar ve onları almasını ister. Mümtaz bunları almak için yola koyulur. Bu sırada da Suat aklına gelir. Suat’ın hayali ile Nuran ile ilgili bir konuşma geçer. Bu hayali konuşma sırasında Suat’ın hayaliyle boğuşur ve kendini kaybedip, yere düşer. Elindeki ilaç şişeleri kırılmıştır. 

Mümtaz kanlar içinde kalmış ve ilaçları kırmıştır. Eve döndüğünde ise İhsan iyileşmiş ve ilaca gerek kalmamıştır. Fakat bu sırada radyodan Dünya Savaşı’nın başladığı haberleri yükselir. Macide doktorla sofada oturmuş radyo dinliyordu.

“Fakat Mümtaz dinlemiyordu. O, bir köşeye çekilmiş avuçlarına bakıyordu. Sonra birdenbire yerinden fırladı, merdivene doğru yürüdü.
 
Fakat merdiveni çıkmadı. Orada ilk basamakta elleri başının arasında oturdu. Doktor, “artık benimsin, sade benim!” der gibi ona bakıyordu. Macide gözlerini silerek, ona doğru yaklaştı. Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu
. “(s. 390-391)

 Ahmet Hamdi Tanpınar Hakkındaki Yazılarımız


KAYNAKÇA
 
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Huzur_(roman)
[2] MORAN Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, 2004
[3] http://tr.wikipedia.org/wiki/Huzur_(roman)
[4] TANPINAR Ahmet Hamdi, Huzur, İstanbul, Dergah Yayınları, 2000
[5] TANPINAR Ahmet Hamdi, Huzur, İstanbul, Dergah Yayınları, 2000
[6] Bülent Sakça, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı, yeni makale.com/htm
[7] Bülent Sakça, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı, yeni makale.com/htm
[8] Bülent Sakça, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı, yeni makale.com/htm
[9] Bülent Sakça, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur Romanı, yeni makale.com/htm

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, tez, yazı, İnceleme, ve araştırmalarınızı sitemize üye olarak ve bize başvurarak ESA da paylaşabilirsiniz.
 
 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...