Kesit Hikayeciliği Örneği Sivriada Geceleri Sait Faik


Esa
18.10.2019
 
 
Yazıda “ Sait Faik Abasıyanık, Sivriada Geceleri”   romanı hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri,  romanın kahramanları, romanın olay örgüsü,  romanın yazarı,  “TARIK BUĞRA- Yalnızlar ” hakkında bilgiler “ Sait Faik Abasıyanık, Sivriada Geceleri “   romanın şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları, “ Sait Faik Abasıyanık, Sivriada Geceleri “   adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  romanın anlatım tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, romanın türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
Sivriada Geceleri adlı öykü Sait Faik Abasıyanık’ın ilk baskısı 1952 yılında yapılan Son Kuşlar adlı hikâye kitabındaki 20 öyküden biridir.
Sait Faik’in bu hikâyesinde bir balıkçı çırağı ile Balıkçı Kalafat’ın Sivriada’daki hayatlarından rutin bir günü ve bir kesit sunmaktadır.
Balıkçı Kalafat, balık avlamak, kuşların yumurtalarını toplamak,  ağları ve balık yemi hazırlamak, gününü kurtarmak derdinde olan bir adamdır.  Çalışkan bir balıkçı olan Kalafat bir günde üç balıkçının yaptığı işleri yapan bir balıkçıdır.
Kalafat’ın çırağının ise derdi daha başkadır.  Yakalanan balıklara, toplanan yumurtalara üzülmektedir. Hikâye Balıkçı Kalafat ve çırağının Sivriada’daki rutin bir gününün akşam saatlerinden yatma zamanına kadar olan zamanı içinden bir kesiti anlatmaktadır.
Belirli başı ve sonu olmayan belli bir vakaya dayanmayan öykü, Sait Faik’in öykü tarzını ortaya koyabilmesi açısından da önem taşımaktadır.
Yazarın bu öyküsü Sivriada Sabahı adlı öyküsünün başlangıcı niteliğindedir.
 
SİVRİ ADA GECELERİ
Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar, ayı balığı büyük bir nefesle çıkıyor. Büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı dalgalar esmer kayaları dövüyor.
Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde karides avlıyordu.
– Sotiri, diye haykırdı birdenbire. Sen livarı hazırla da şu karidesleri koyalım. Arkada bir tane daha var. Ama iyi bak, üstünün bezi delik olmasın.
Sotiri, kayığın içine batmış güneşin bir parçası gibi kımıldadı. Siyah kafası ve kırmızı elleriyle, mavi gözleriyle, kaya, deniz, güneş, balık, renk ve kokusuyla ayaklarının dibinde kıç altına doğru uzandı.
Kalafat kepçeyi baş üstüne koydu ve kendisi de mağaranın deliğinden fırladı:
– Ulan Sotiri, bulamadın mı öteki livarı? Ver şimdilik oradan çapçağı, dedi. Çapçağı ben uzattım.
Sotiri kıç altından boğuk boğuk:
– Bulamıyorum livarı usta, diyordu.
Mağarayı ayı balığına bırakıp Sivri’nin Yassı’ya bakan kıyısına çıktık. Sandalı çakıla çektik.
Sotiri ile Kalafat çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara oturdum. Üç adım ötemde akşamın şimdi gövermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir martıya daldım.
Martı aka üstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları ara sıra havayı dövüyordu. Ne oluyor, diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da ara sıra sallanıyordu.
Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığıyla tepemde gözüküverdi.
– Ne oluyor bu martıya Sotiri, dedim.
– Ölüyor be dedi, ne olacak?
– Sahi ölüyor mu?
– Yok yalandan. Ölüyor işte…
Sotiri, portakal sandığını, geceyi geçireceğimiz iki kaya arasına fırlattı. Tekrar Kalafat’a yetişmek üzere kayalara tırmandı. Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü uzanmış, hâlâ ölmeye çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılmıyordum. Martının kafasını ellerime almıştım. Bir avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi ve öldü.
Yassıada’nın ışıkları yandı. Uzakta bir taka geçti. Keyfim kaçmış, üzgün, ağlamaklı gibiyim. Canım bir taraftan acı bir türkü söylemek çekiyordu.
Onlar ateşi yakıp topladıkları midyeleri bir teneke üstünde şişirirlerken ben hâlâ martının yanı başındaydım. Kalafat:
– Ne oluyorsun be, dedi. Şair misin, nesin?
– Martı öldü de, dedim.
– Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?
Dünyanın yaratışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış, ateşin karşısında okumak üzereydim.
Bütün kabile halkı bana kızmıştı:
– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara, düşünecek mi? Martı ölmüş, onu seyredip bize masal mı anlatacak?
Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr denizi homur homur söyletirken martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi saracaktı. Sonra bu hâl belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı. Bir iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söylemeyecektim.
– Ne susarsın be herif, diyeceklerdi. Hani bülbül gibi öterdin geceleri?
Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi hâlime.
Kalafat:
– Ee, dedi, anlat bakalım şu martının ölümünü…
– Martı, dedim, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğrudan bir mavi karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.
Kalafat’la Sotiri, birbirlerine bakakaldılar:
– E, sonra, dediler. Utandım, sustum.
Ateşin kenarına koyduğum midyeyi aldım. Biraz limon sıktım. Bir lokma ekmekle attım ağzıma.
Sotiri yanı başıma uzanmıştı. Gözleri uyku içinde yüzüme dikilmişti. Yine;
– E, sonra, dedi.
Kalafat’a baktım. Gözlerini kapamıştı.
– Dinliyor musun, Kalafat, dedim.
Cevap vermedi. Sotiri ondan tarafa döndü. Dikkatle baktı:
– Uyudu, dedi, bana anlat.
– Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı. Başka türlü martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan Tahir’in sandalını gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan adamdı. Pek keyifsizse yanına sokulmazdı. Uzaktan gözlerdi. Pek keyifli ise gelir, sandalın arkasına otururdu. Yemlerin kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır ona atardı. Ara sıra konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sırta sırta rüzgâr esse, Tahir de balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel miydi, şair miydi bilmem ki…
Hikâyem güzel olmuyordu, farkındaydım. Ama yavaş yavaş açılacaktım; ateş kor kesilmişti. Ay çıkmıştı. Baktım, Sotiri’ye; Kafası düşmüş, o da uyumuştu. Ben bütün gece uyumadım. Martılar simsiyah ayın altında dalaşıp durdular. Sabaha karşı iskele sancak ışıkları ile durgun suları bize doğru atan bir vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı, Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru gösterdim:
– Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.
– Sen sahiden kaçıkmışsın, dedi.
Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık paltosuna girip kayboldu.
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış