Ömer Seyfettin Falaka Öyküsü Hakkında İnceleme ve Metni


19.10.2019
 
Falaka  Ömer Seyfettin
 
 
Falaka, Öyküsü  ve Ömer Seyfettin'in ilk  kez 19 Temmuz 1917 ’de Yeni Mecmua dergisinde yayımlanmış olan bir öyküsüdür.
 
Falaka adlı hikâye Ömer Seyfettin’in Kaşağı, ilk Namaz ve And adlı öykülerinde olduğu gibi çocukluk anıları ilgili yazmış olduğu öykülerinden biridir.
 
Ömer Seyfettin hayatta iken öykülerini devrin değişik dergilerinde yayımlanmış ölümü sonrasında öyküleri 1926'da Ali Canip Yöntem , 1936 da Ahmet Halit Kitabevi  tarafından derlenmiş Şerif Hulusi, öykülerini  gözden geçirip 10 cilt halinde yayınlamış en sonunda ise 1962 yılında   Rafet Zaimler Yayınevi  Ömer Seyfettin’in hikaye külliyatında eksik kalan otuz öyküsünü daha tespit ederek 11 ciltlik bir hikaye külliyatı şeklinde yayımlamıştır.
 
Falaka adlı hikaye kitabı bu külliyat içinde içerisinde yedi hikaye olacak şekilde basılmış, bu kitabın adını ise bu kitaptaki ilk hikaye olan Falaka adlı hikayesi koymuştur. İçinde yedi hikaye olan Falaka adlı kitap Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 100 temel eser arasında sayılmış öğrenci ve öğretmenlere tavsiye edilmiştir.
 
Falaka adlı öyküsü tıpkı  Kaşağı  adlı hikayesi gibi çocukluk anılarını anlatan ve vicdan azabı konusunu işleyen bir öyküdür. Öykü , yazarın çocukluk yıllarında yaptığı bir yaramazlık  ve yetişkin çağlarında bile  geçmeyen bir vicdan azabını anlatmaktadır.
Türk Edebiyatında Maupassant Tarzı Olay Hikâyeciliğinin en önemli temsilcisi olan Ömer Seyfettin “Türk edebiyatının en çok tanınan, hemen her kuşak tarafından bilinen ve en az bir öyküsüyle belleklerde yer alan çok yönlü bir yazar, şair ve öykücümüzdür.”  Süssüz yalın, açık duru ve sade bir dillevakaya dayalı öyküler yazmıştır. Yazarın Falaka adlı eserinde de tüm bu özellikleri görebilmek mümkündür.
Hikaye eski devrin eğitim sistemi hakkında bilgi vermesi açısından da önem kazanmaktadır. 
 
FALAKA KONUSU
 
Mahalle mektebine giden çocuklar,  eski kafalı ve kendisini geliştirmemiş yaşlı ve bilgisiz bir hocanın sınıfında doğru dürüst bir şey öğrenmeden, aynı şeyleri tekrarlayıp dururlarken bir yaramazlık yapmışlar ama anlatıcı bu yaramazlığından dolayı vicdan azabı içinde kalmıştır. .
 
FALAKA ÖZETİ
 
Mahalle çocukları yaşlı ve bilgisiz bir hocanın denetiminde mahalledeki camide kuran kursuna gitmektedir.  Huysuz ve ihtiyar Hoca çocuklara her gün aynı şeyi tekrarlamakta yaramazlık yapanları da falakaya yatırmaktadır.
Bu Hoca,  her gün camiye çocukların Abdurrahman Çelebi adını verdiği bir eşek ile gidip gelmektedir. Bir gün Kaymakam bu kuran kursunu denetlemeye gelir.  Kaymakam bir kaç çocuğa kuran okutmak ister ama okuyabilen çıkmaz. Bu arada kaymakam sinirlenir ve Hocanın yanında duran falakayı görünce onu da ortalıktan kaldırmasını söyler.
Bunun üzerine Hoca falakayı kullanmaz olur ama bu defa da çocuklar günden güne arsızlaşmaya ve yaramazlık yapmaya başlamışlardır.   Üstelik iyice azıtıp Hocaya yapmadıklarını bırakmaz hale gelirler. Bunun üzerine hoca falakayı tekrar çıkarıp çocukları eskisinden daha fazla falakaya yatırıp daha sert dövmeye başlamıştır.   
Bu Hoca enfiye de kullanmakta, canı sıkıldıkça enfiye kutusundan bir miktar toz alıp burnuna çekmektedir. Lakin her enfiye çekişinde hapşırmaktadır. Bir gün Hoca yine enfiye çekmiş çocuklar da uyuklama numarası yapmış bunun üzerine iyice uykusu gelen Hoca da uyumaya başlamıştır.
Hoca, uyuduktan sonra çocuklar Hoca’nın enfiye kutusunu ele geçirip burunlarına çekmeye başlarlar. Hepsi bu nedenle hapşırırlarken Hoca uyanır ve çocukları iyice pataklamış, bir daha hapşıranı falakaya yatıracağına dair and içmiştir.
Çocuklar bir gün bu tozu hocanın Abdurrahman Çelebi denilen eşeğine koklatırlar. Eşek hapşırmaya başlamış ve Hoca bu duruma çok şaşırmıştır. Çocuklar ona yeminin hatırlatınca Hoca eşeği de falakaya yatırmak zorunda kalır.  Fakat oradan geçen kaymakam bu hadiseyi görür ve Hoca bir daha camiye gelmez.  O günden sonra kahramanımız hapşıran birisini gördüğünde bu olayı hatırlamakta ve vicdan azabı duymaktadır.
 
FALAKA ÖYKÜSÜNÜN METNİ
 
Her sabah Çarşı Camii`in arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride, alçak duvarlı, oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:
 
-Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be?
-Gelmiş, gelmiş...
 
Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz, inatçı bir hayvan... Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükâfat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu. Elifbeyi, amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor, rakamları bir ağızdan sayıyor, bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi, ak sakallı, uzun boylu, bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak,  sıvalı, yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii’ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı.
Gönen’den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak!...Fakat bir gün Hakim Efendi ile setre pantolonlu,asık suratlı biri geldi.
-Kaymakam Bey! Kaymakam Bey! dediler.
Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak biri yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Bir kaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti, baktı baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken:
- Biraz dışarı gelir misiniz, Hoca Efendi?... dedi.
Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hakim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu.
Falaka yasak olmuş...’ diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş!
Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki.... Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk...
Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efemdi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa başucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu.
Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk.  Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle:
- Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik
- Hepinizi falakaya çekeceğim.
- Bilmiyoruz, bilmiyoruz!
- Kimse söylemeyecek mi?
- Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki!...
- Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk.
 
Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu. Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak... kazara, kendiliğinden hapşıranı, ‘benimle eğleniyor musunuz?’ diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor:
 
- Bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! Diye bağırıyordu.
- ...
- Şart olsun, kim hapşırırsa...
‘Şart olsun!’  Bu nasıl yemindi? Evde anneme sordum. Başını salladı. Gözlerini açıldı.
- Çok büyük yemin! Dedi.
- Yalan yere bu temini eden çarpılır mı?
- Hayır.
- Ya ne olur?
- Daha kötü
- Nasıl?
- Karısı boş düşer.
Tam anlamadım. Ama bu yeminin dehşetini okulda
Okulda çocuklara bütün ayrıntıyla söyledim. Artık hep, evli adamlar gibi,
Yalan doğru, bizde ‘şart olsun!’ yemine başladık. ’Vallahi, billahi’ unutuldu. Hoca Efendi de artık her sabah rahlesine çökerken hiç unutmuyor.
 
-   Kim hapşırırsa, şart olsun, öldürürüm! Diye tekrarlıyordu.
 
Bir gün öğle paydosundan sonra içeri girdik.
 
Her zamanki gibi derin bir uğultu... Ben baktım. Hoca Efendi dalmış güzel güzel uyuyor. Hemen aya kalktım. Çocuklara dönüp, şahadet parmağımı dudaklarıma götürerek:
-Susunuz!... İşaretimi verdim. Seda kesildi. Hepsi dikkat kesilmiş ne yapacağıma bakıyordu. Gözüme rahlenin üzerinde, kapağı açık duran bir taba kadar büyük enfiye kutusu ilişmişti.
 
Yavaşça yürüdüm, ayaklarımın ucuna basa basa yaklaştım, kutuyu aldım. İçindeki enfiyelerin hepsini kitap yapraklarının arasına boşattım. Kutuyu yine olduğu gibi yerine bıraktım. Çocuklar çekmek için etrafıma toplandılar.
 
-Hayır, bu defa biz çekmeyeceğiz, dedim. Sonra hapşırırız. Uyanır.
-Ya sen ne yapacaksın?
-Görürsünüz...
-Ne yapacaksın, ne yapacaksın?
-Söylemem dedim. Çok güleceğiz.
 
Öyle bir şeytanlık aklıma gelmişti ki, daha yapmadan, gülüyor, katılıyordum. Çocuklar da bana bakarak gülüyorlardı. Bizim gülüşmelerimizden çıkan sese Hoca Efendi uyandı. Hemen kutuya baktı. İçinde enfiye yok... Sinirlendi.
 
- Kim aldıysa söyleyin, şart olsun gebertirim.
Hep bir ağızdan, ahenkle:
-Şart olsun, haberimiz yok! dedik.
-Kim aldı? Söyleyiniz.
-Bilmiyoruz, bilmiyoruz!...
-Pekala, bunu size gösteririm. Şimdi hapşırınca alan meydana çıkar. Şart olsun, onu falakaya yıkacağım. Sonra da öldürünceye kadar döveceğim.
 
Kazara hapşıracağız diye hepimizin korkudan sesi soluğu kesilmişti.
-Şart olsun... Ah bugün içinizden biri hapşırırsa... Şart olsun, öldüreceğim...
-...
-Ah şart olsun, biriniz hapşırırsa...
 
Akşam yaklaştı. Hoca Efendi kollarını kapatıp, çoraplarını, mesini giydi. Cüppesini omzuna aldı hep bir ağızdan, çarpım cetvelinin tekrarından sonra ilahiye başladık. En sonuna doğru yanımdaki çocuğa dürterek ayağa kalktım. O da kalktı. Ellerimizi kaldırdık. Hoca Efendi bağırdı:
-Ne var?
-Abdurrahman Çelebiyi hazırlayalım mı?
-Haydi, ama çabuk!
 
Kapıdan çıktık. Her akşam Hoca Efendinin izin verdiği iki çocuk önceden çıkar,  eşeğin yularını, semerini vururdu.
 
Taş merdiveni hızla indik. Abdurrahman Çelebi yiyemediği otların üzerine uzanmış yatıyordu. Tekmeleyerek yerinden kaldırdık. Yularını, semerini vurduk. Artık ilahi sesleri kesilmişti. Ben cebimden içi enfiye dolu kağıt boruları çıkardım. Usulca eğildim Abdurrahman Çelebi bir şey anlamıyordu. Bu borulardan bir tanesini bütün kuvvetimle burnuna üfledim. Genzine bir tabanca sıkılmış gibi şaha kalktı. İkinci boruyu üfleyemedim. Yularından sıkıca tuttum. Sıçrata sıçrata taş merdivenin önüne doğru götürdüm. Öteki çocuk yanımdan geliyor, gülmemek için sıkı sıkı eliyle ağzını tutuyordu. Hoca Efendi cüppesini giymiş, ağır başlıkla, yavaş yavaş merdivenlerden iniyordu. Çocukların hepsi bir kuş dizisi gibi arkasından iniyorlardı. Eşek   şaha kalkıyordu.
 
- Ne olmuş bu hayvana?
- Bilmem efendim, uyuyordu...
- Gemini yanlış vurmuşsunuz.
- Hayır.
- Getirin bakayım.
 
Bütün çocuklar da hayretle bakıyordu. Eşeği taş basamağa yaklaştırdım. Tam bu esnada Abdurrahman Çelebi nezleye tutulmuş bir insan gibi ‘Pişih pişih’ diye başını sarstı, bütün çocuklar kahkahaya başladı. Hoca Efendi şaşırdı. Enfiyenin etkisiyle Abdurrahman Çelebi habire hapşırıyordu. Ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi:
 
- Sizinle eğleniyor efendim, dedim.
Halt etmişsin...
Daha da küstahlaştım:
 
- Bunu da falakaya yıkmalısınız.
- O,o hayvan...
Kahkahalarla katılan çocuklar:
-‘Falaka, falaka...’ diye bağrışıyorlardı. Ben onlardan cesaret alarak dedim ki:
 
-Ama Hoca Efendi, bu gün okulda, ‘Kim hapşırırsa, şart olsun falakaya yıkacağım.’dediniz. Eğer Abdurrahman Çelebi’yi affederseniz karınız boş düşer.
 
Çocuklar, ders gibi bir ağızdan ve ahenkle:
-Karınız boş düşer! Karınız boş düşer diye haykırıyorlardı.
 
Hoca Efendi bir an şaşırdı. Bineceği zamanlar, ‘Oh benim Abdurrahman Çelebi, oh benim Abdurrahman Çelebi!’ diye diye sevgiyle okşadığı eşeğine dehşetle baktı. Kapının yanından çocuğun biri içeri koşmuş falakayı, değneği çıkartmıştı. Abdurrahman Çelebicik düzensiz aralıklarla durmadan hapşırıyordu, burnunu yere sürmek istiyordu.
 
Falaka, değnek, elden ele Hoca Efendinin önüne kadar geldi. Çocuklar gülmekten katılıyorlardı.      Karınız boş düşer! Karınız boş düşer!... diye ahenkle durmadan tekrarlıyorlardı. Çocuklara mı, eşeğe mi, neye kızdığını bilmeyen Hoca Efendi,elinde olmadan:
 
-Yıkınız! emrini verdi.
 
Belki yirmi çocuk Abdurrahman Celebi’nin başına üşüştü. Uzun bir uğraşmadan sonra yere yapıştırdık! Arka ayaklarını falakaya taktık. Hoca Efendi sopayı eline aldı. Nallar gibi ‘tak tak’ vurmaya başladı. Eşek debeleniyor, çocuklar bağırıyor, gülüyor, naralar atıyorlardı. Müthiş bir gürültü... Ansızın arkadan bir çocuk:
 
-Kaymakam Bey! diye bağırdı.
Hepimiz sustuk. Yüzümüzü avlu kapısına çevirdik; siyah pantolonlu, kırmızı fesli, ekşi suratlı bir adam... Sağında solunda birer koltuk görevlisi, dimdik öylece duruyordu.         -Ne oluyor, Hoca Efendi? diye sordu.
-...
Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor, avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
 
- Ne yapıyordunuz?
- Şey... efendim...
Hoca Efendi kekeliyordu.
- Ne?
- Şart etmiştim.
- Ne demek?
- Hapşıran için.
- Ne hapşıranı?
- Eşek hapşırdı.
- Eşek mi hapşırdı?
- !...
- !!!
- Çocuklar, hem hapşırıyor, hem gülüyordu. Kaymakam, ağır başlılığına dokunan bu arsızlığa hiddetlendi. Isıracak gibi dişlerini göstererek:
 
-Defolun bakıyım oradan, terbiyesizler!... dedi.
Biz korktuğumuz için, hemen sustuk.
Sonra şaşkın, perişan halde yere bakan Hoca Efendiye döndü:
-Benimle beraber geliniz.
-Kaymakam önde, koltuk görevlileriyle Hoca Efendi arkada, çıkıp gittiler.
Bu olup bitenlerden sonra, okulda ne falaka gördük, nede Hoca Efendiyi!
 
Şimdi kimi hapşırırken görsem, küçükken yaptığım bu tuhaf muzipliği hatırlarım. Gülümserim. Kalbimde belirsiz tuhaf bir acı sızlar. Benim yaptıklarımdan dolayı hocalıktan kovulan, ihtimal aç kalan bu aksakallı, fakır ihtiyarın zavallı hayali karşıma dikilir. Aradan zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha da büyüyen bir vicdan azabı duyarım.
Fakat...
Fakat bunun gibi, hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir acı gerçek yok mudur?
 
ÖMER SEYFETTİN

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış