Ömer Seyfettin Topuz Konu Özet İnceleme ve Tam Metni


30.9.2019
 
 
TOPUZ ÖYKÜSÜ VE ÖMER SEYFETTİN  HAKKINDA BİLGİLER 
 
 Topuz, Öyküsü  ve Ömer Seyfettin'in ilk  kez 27 Aralık 1917’de  Yeni Mecmua dergisinde yayımlanmış olan bir öyküsüdür.
 
Topuz adlı öykü Ömer Seyfettin’in kahramanlık ve tarih konulu bir öyküsüdür.  Toplamda 125 hikâye yazmış olan Ömer Seyfettin bu hikâyesini Türkçü, Turancı ve milliyetçi bir anlayış ile yazmış okurlarına tarih ve kahramanlık şuuru kazandırmak istemiştir.
 
Yazarın bu öyküsü Osmanlının parlak günlerini anlatan tipik öykülerinden biridir. Öykünün fonunda Osmanlı görkemli tarihi  ve kahramanlığı şiddetle vurgulanmaktadır.TOPUZ adlı öykü  Ömer SEYFETTİN’in Diyet Kütük Efruz Bey Vire , Büyücü, Forsa , Teselli Başını Vermeyen Şehit Yalnız Efe Ferman Fon Sadriştayn’ın Oğlu  , Kurumuş Ağaçlar , öyküleri gibi tarih, kahramanlık, milli şuur kazandırma, konulu öykülerinden biridir.
 
Öykü Milli Edebiyat Hareketini ve lisan anlayışını ortaya koyan örnek bir dil ve konu anlayışı ile yazılmıştır. Maupassant tarzı denilen olay hikâyeciliği ile yazılan öyküde açık, anlaşılır, sade ve duru bir Türkçe vardır. Yazar, okurlarına tarih ve milli şuur kazandıracak bir amaç ile büyük küçük, eğitimli eğitimsiz her kesime hitap edecek sade bir dil kullanmıştır. Bu açıdan bu öyküsündeki dil anlayışı 1911 yılında Genç kalemler Dergisinde Yeni Lisan Başlığı ile açıkladığı dil anlayışı birebir örtüşmektedir.
 
Öykü gözlemci bakış açısı ile olaya dâhil olmayan ama olayları gözlemleyerek anlatan bir teknik ve bakış açısı ile anlatılmıştır. Özgürlük isteyen Eflak Prensine Özgürlük vermeye gittiğini söyleyen Elçinin topuz ile prensi öldürmesi hikayenin olay örgüsünü oluşturur.
 
 
Kitabın Konusu
 
Osmanlıyı küçümseyip bağımsızlığını ilan etmeye kalkan Eflak Prensinin cezasının verilmesi ve ahaliye verilen ders.
 
Kitabın Ana Fikri:
 
Osmanlı kanla aldığı toprağı ancak kan dökerek verir.  Bir Osmanlı elçisi tek başına bir prensin tüm gücüne bedeldir.  Son gülen iyi güler
 
 
Topuz Hikâyesi Özeti
 
Eflak sarayının etrafındaki kalabalığın büyük bir kısmı sarhoştu ve ahali bağımsız olmanın coşkusunu yaşıyor,  gelecek olan Türk heyetini bekliyordu.

Sarhoş bir kumandan bir subay ile konuşuyor, kansız bir zafer kazanarak bağımsızlıklarını elde ettikleri için seviniyordu.   Subay ise işin içinde bir şey olduğunu Türklerin buna izin vermeyeceklerini söylemeye çabalıyordu. Türk elçisi ise üç yüz atlı ile gelmekteydi.  Elçinin yanında Padişahın beratı, davul ve topuz vardı.  Subay elçinin üç yüz atlı ile geldiğini duyunca çekinmişti.  Kumandan ise üç yüz kişinin hiç bir şey yapamayacağını söyleyip küçümsemişti.

Türk Heyeti sarayın yanına yaklaşınca kumandan atını şahlandırıp onların yanına gitti.  Elçinin yanına gelip attan inmesini söyledi. Elçi attan inmiş,  heyet dışarıda kalmıştı. Türk elçisi getirdiği hediyeleri taşıyacak üç adam ile saraydan içeri girdi. . Kumandan mağrur bir şekilde at üstünde giderken Türk elçisi yayan geliyor, Kumandan ise bu durumdan büyük gurur duyuyordu.
 
Kumandan ve refakatindeki Türk elçisi ve yanındaki üç kişi saraya girdi. Herkes onları izliyor, tahta oturan prens ve etrafında zırhlı askerler merakla bekliyorlardı.  Kumandan elçiye prensin huzurunda nasıl davranması gerektiğini anlattı. Hatta elçinin kavuğunu bile düzeltti. Elçi ve yanındakiler prensin karşısında durdular. Elçi yanında getirdiği beratı öpüp ve prense götürdü. Prens önemsiz bir şey gibi beratı adamlarına vermişti. Elçi bu defa altın yaldızlı topuzu eline alıp prense doğru götürürken aniden topuzu kaldırıp prensin kafasına var gücüyle indirmişti. . Herkes şok geçirmiş manzara karşısında donuverip kalmışlardı.  Kimse yerinden kıpırdama fırsatı bulamamışken Elçi ve adamları kaftanlarının içindeki kılıçları çekmişler bağırmaya başlamışlardı.  Elçi “ özgürlük isteyen cezasını buldu” dedi. Elçi tahta yaklaşarak artık ölmüş olan prensi, tahtan indirip onun yerine oturmuştu. Elçi oradaki herkese “Padişah namına bana itaat edeceksiniz! “  diyerek seslendi. Herkes korkudan itaat etti ve elçinin elini öptü. Fakat sarhoş kumandan ile yanındaki subayın kellesi kesilmişti.
 
 
TOPUZ HİKÂYESİ TAM METNİ
 
Küçük payitahtın karışık sokakları bugün çok kalabalıktı. Tıpkı ilkbaharda bir bayram gibi… Bütün kadınlar bol beyazî yenli sırma yelekli pazar esvaplarını giymişler, beyaz poturlu dinç erkeklerin dolu testilerle sundukları şarapları içerek coşuyorlardı. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk… Nihayetsiz bir “hurra” zinciri, bağırarak, sallanarak kalabalığın içinden geçiyor, canlı bir girdap dalgası hâlinde, döne döne, sarayın meydanında birikiyordu. Kiliselerin çanları uğulduyordu. Saray kapısının önünde cesur boyar atlıları saf saf olmuş, bekliyorlardı. Sabahtan beri çektiği şaraplarla epeyce başı dönen meşhur kumandan tolgasının siperini geri itti. Atının ağır üzengileri üstünde biraz kalktı. İleriye baktı. Yanındaki birinci zabitine:
 
— Daha görünmüyorlar… Dedi.
— Geç kaldılar.
— Evet.
— Niçin acaba?
— Mankafa Türkler işte… Teşrifattan, merasimden ne anlarlar?
— Hem de “Bizans’a layığız!” derler.
— Nerede o incelik?
— Nerede?…
 
Önlerinde birdenbire genişleyen sık bir “hurra” halkası ikisini de susturdu. Gemlerini kastılar. Atlarını biraz çektiler. Kumandan, istiklalini kazanan halkın bu deli, bu sarhoş sevincine bakıyor… Keyifleniyordu. Yarım baygın kızlar şen delikanlıların kucaklarında, gaydaların ahengine ayak uyduruyorlar, “yaşasın prens, yaşasın prens!” nakaratını haykırarak yeni hükümdarlarının şerefine testileri deviriyorlar, oynuyorlar, sıçrıyorlardı… Son Eflak tacını giyen papazı Tergoviç’te bozan Mehmet Bey, bir sene vardı ki kendisini sancak beyi ilan etmişti. Ama Eflâklılar bu hâkime boyun eğmemiş, Zips Kontu Zapolya’dan imdat istemişlerdi. İşte bu tehlikeli ittifaktan ürken Mehmet Bey çarçabuk onların haklarını, imtiyazlarını, istiklallerini vermişti. Açık mavi, bulutsuz ufukta yükselen güneşin aydınlığı kahraman boyar atlılarının uzun mızraklarını yaldızlıyordu. Kumandan zırhlı göğsünü kabartan tatlı bir teessürle bir halka, bir askerine bakıyor, mahmuzlarıyla dokunarak atını şahlandırıyordu. Birinci zabit onun gibi iri, yakışıklı değildi. Kara kuru bir şey… Uzun saçları kırdı. Köse yüzü hem zayıf, hem buruşuktu. Neşeli kumandan hora tepenler geçince yine atını ileri sürdü.
— Kansız bir zafer kazandık! Dedi. Siyah atının yelesini okşayan zabit:
— Kansız zafer olmaz! Diye başını salladı.
— Niçin olmasın?
— Benim Türklere emniyetim yok…
— Kuşkulanmaya da hacet yok! Biz daha resmen ihtilala kalkmadan onlar haber gönderdiler. “Gidiniz bir şey tayin ediniz.” dediler. Biz zaten prensimizi tahtına çıkarmıştık. Şimdi işte bize bir de “cemile” yapıyorlar.
— “Berat, sancak, davul, topuz” göndermek bir “cemile” mi?
— Ya ne?
— Tabiiyet alametleri…
 
Coşkun kumandan görünmeyen bir surata tokat atacakmış gibi elini yukarı kaldırdı. Hiddetli bir tehalükle:
 
— Asla! diye bağırdı. Biz artık müstakiliz! Berat, istiklalimizi tasdik etmektir. Sancak, davul, topuz…  da padişahın prensimize hediyeleri…
 
Zabit cevap vermedi. Kumandan kadar içmediği için Türklerin hakikatini hâlâ hatırlayabiliyordu. Elini kalçasına dayadı. Atının siyah yelesine daldı gitti. Kiliselerin çanları beyninde ötüyordu. Halkın gürültüsü taşmış, bir tufan gibi sarayın saçaklarına çarpıyor, muhafız neferlerin yüksek atlarını huylandırıyor, tepindiriyordu. Oynayanların içinde zorla kendine yol açan bir atlı kumandanı selamladı.
 
— Elçi, maiyetiyle beraber menzilinden çıktı.dedi.
— Pekâlâ… Maiyeti kaç kişi var?
— Üç yüz atlı!
Kumandanın solundan neferin sözünü işiten zabit:
— Üç yüz atlı mı? Diye sapsarı kesildi.
— Evet…
Bugünkü teşrifata memur olan kumandan güldü:
— Gidi Türkler… Sıkıya geldi mi nasıl küçülürler. Hani eski gururları? Şimdi dünya değişti. Rumeli’nde kuvvetleri yok. İşte prensimize büyük bir imparator muamelesi yapıyorlar!
Birinci zabit daha beter sarararak sordu:
— Neden anladınız?
— Elçilerin derecesi maiyetinin adediyle mütenasiptir. İşte bak, padişahın hediyelerini, beratını üç yüz atlıyla bir elçi getiriyor!
— Elçi bunları yalnız getirseydi daha iyi olurdu.
— Niçin?
— İşte öyle…
— Ama biz kabul etmezdik.
— Neden?
— Çünkü şanımızla mütenasib olmazdı. Bir emir, lütuf, bir ihsan gibi… Hâlbuki böyle maiyetinde üç yüz atlı bulunan bir elçi… Ne demektir, biliyor musun?
— Ne demektir?
— Padişah bizim prense “Benimle müsavisin!” demek istiyor.
— Keşke müsavi olmasaydı… da bu üç yüz atlı Eflak’a girmeseydi!
— Sen bunamışsın Dimko…
Birinci zabit acı acı gülümsedi. Tüysüz yüzünü ekşitti. Atının yelesinden kaldırdığı dalgın sönük gözleriyle kumandanına baktı:
— Ben bunamışım ha? Dedi.
— Koca Eflâk’ın içinde üç yüz atlıdan kuşkulanıyorsun. Bunlar elçi maiyeti… İşlemeli mızraklarına, süslü esvaplarına, altın hâşâlarına, sırma eyerlerine aldanma… Göze parlaklıklarıyla çarparlar ama ellerinden bir şey gelmez.
— Bunlar Türk değil mi?
— Türk… Ne olacak?
— Kılıçları ne kadar süslü olsa yine keser…
— Sen korkaksın! Bir avuç atlı, üç yüz kişi koca bir devletin içinde ne yapabilir?
— …
Kumandan sarayın önündeki atlılarına, onların etrafında sıkışık nizamda duran dalkılıç piyadelerine bir göz gezdirdi. Sonra atını oynatarak zabite döndü:
— Yalnız şu meydanda dört binden fazla askerimiz var! Dedi,  Türkler teşrifatta bir kabalık yaparlarsa hepsini tükürükle boğarız.
Gaydalar sustu. Meydanın gürültüsü birdenbire durdu. Hurra zincirleri dağıldı. Ortadan geniş bir yol açıldı. Padişahın gönderdiği Türk ak bir atın üstünde, yüksek kavuğu ile geliyor, uzun kaftanının etekleri iki tarafında çırpınıyordu. Arkasından tırıs süren sırma takımlı, murassa kılıçlı maiyeti yeni gördükleri bu halka gülerek bakıyorlardı. Saraya elli altmış adım kalınca muhafızların meşhur kumandanı al atını yine şahlandırarak ileri sürdü. Elçinin ta önüne geldi. Selamladı. Öyle durdu. Yanına koşan yayan tercümanına söyletti:
— Burada attan ineceksiniz. Prensimizin sarayına yürüyerek gideceksiniz.
Mütevazı Türk:
— Pekâlâ… Dedi.
 
Atından indi. Geniş omuzlu, orta boylu, düşük bıyıklı, esmer bir adamdı. Parlak ipek kaftanının altından görünen sırma kenarlı neftî esvaplarının, murassa kemerinin ihtişamı kalın vücuduna pek uymuyordu. Tavrında ince bir çelebilik değil, durgun bir askerlik vardı. Kalabalık meydan üç yüz Türk’le ağzı ağzına dolmuş gibiydi. Teşrifatçı kumandan kabararak tercümanla bir teklif daha etti:
— Maiyetin burada kalacak. Huzura yalnız gireceksiniz.
Türk, tercümana sordu:
— Padişahtan getirdiğim şeyleri ben nasıl yalnız taşıyayım?
Tercüman, kumandana anlattı. Aldığı cevabı Türkçe tekrarladı:
— Maiyetinden üç nefer alacaksın. Onlar da yaya olarak arkadan huzura hediyeleri sokacaklar.
— Pekâlâ…
— Haydi.
 
Kumandan atını şahlandırarak “Hurra, hurra…” diye kendisini alkışlayan keyifli halka boyun kırarak kabarıyordu. Bu ne zaferdi! İşte koca bir Türk elçisi arkasından yaya geliyordu. Sarayın kapısına gelince attan atladı. Tercüman vasıtasıyla nasıl arkasından huzura gireceklerini, nasıl selam vereceklerini, nasıl divan duracaklarını elçiyle “meşin kılıflı bir davul, kırmızı torbaya konmuş bir sancak, ağır bir topuz” taşıyan üç askere anlattı. Kılıcını çekti. Taş basamakları bir hamlede çıktı. Büyük dehlizi geçti. Yeni mabeyinin adamları Türk elçisini görmek için kapılara üşüşüyorlardı. Elçi büyük kavuğunu sallaya sallaya yürüyordu! Adımları hem seyrek, hem ağırdı. Etrafında kendine bakanlara gülümsüyor, selamlar veriyordu. İri siyah gözleri pek şen, pek parlaktı. Sağ kaşı yukarı kalkıktı. Kavuğunun kenarına dokunuyordu. Kumandan taç salonuna gelince durdu. Döndü. Türklerin kıyafetinde teşrifata mugayir bir şey var mı gibi dikkatle hepsini bir süzdü. Sonra eliyle elçinin pek öne eğilmiş kavuğunu düzeltti. Biraz geri itti. Prensin huzurunda nasıl eğileceklerini işaretle anlattı. Sonra iki tarafında yalın kılıç nöbetçiler duran yüksek kapı perdesini açtı. Önden girdi. Tahtta oturan prense ilerledi. Yerlere kadar eğildi. Geri çekildi. Dışarı çıktı. Elçiyle üç Türk ortada kaldılar. Yüksek tahtın etrafına bütün boyar reisleri, meşhur muharipler, voyvodalar dizilmişlerdi. Hepsi ayakta duruyorlardı. Açık pencerelerden giren çiğ bir aydınlık bu ağır saray sükûnuna karışıyor, kalabalık salona tenha bir mabet hâli veriyordu. Elçi koynundan çıkardığı beratı öptü. Başına koydu. Sonra yere bakarak ilerledi. Tahtta murassa bir heykel gibi kımıldamayan prense uzattı. Prensin sağ elinde altın bir asa vardı. Sol eliyle aldığı bu kâğıda gayet ehemmiyetsiz bir şeymiş gibi baktı. Sonra solundaki mavi sorguçlu genç mabeyincisine verdi. Elçi yine gözleri yerde, geri geri gitti. Ortadaki neferin omzundan topuzu aldı. Bu gayet ağır, altın yaldızlı, sarı parlak kabzalı bir aletti. Yere bakarak yürüyor, gülümsüyordu. Bütün gözler harekâtını takip ediyordu. Tahtın önüne geldi. Ansızın… Gözle görülmeyecek bir çabuklukla havaya kaldırdığı bu müthiş topuzu prensin elmaslı tacına öyle bir indirdi ki…
 
…Salonun içinde kimse kımıldayamadı. Hepsi olduğu yerde dondu. Taş kesildi. Akabinde kaftanının altından büyük bir kılıç sıyıran elçi, Ulahça:
— İşte gördünüz ya… İstiklal sevdasına düşen asi cezasını buldu!
 
diye haykırdı. Gözleri alevlenmiş, boyu birdenbire bir dev kadar büyümüş, kavuğu sivrilmiş, düşük bıyıkları kabarmıştı. Boyar reisleri, zırhlı muharipler, kahraman voyvodalar, cansız gibi kımıldanamıyorlar, tahtında kafası ezilmiş ölü hükümdarlarına baka baka titriyorlardı. Elçi salonun ortasındaki askerlerine döndü:
 
— Hasan, dedi, git kapıdan davul çal. Mustafa! Sen de Ulahça nara at. Meydandaki askerler hemen silahlarını bırakıp teslim olsunlar.
 
Sonra sancağı tutana da:
— Haydi, çabuk, koş, meydana sancağı dik!
Emrini verdi.
— Başüstüne.
— Başüstüne… Diye üçü de koşarak dışarı çıktı.
 
Saray halkı karanlık duvarlara yapılmış parlak, muhteşem yaldızlı resimler gibi sessiz, sakin, cansız duruyorlardı. Hâlâ içlerinden kimse kımıldanamıyordu.
 
Mum rengi çehrelerin şaşkın gözleri karşısında bu tek Türk, kaftanının uzun eteklerini omuzlarına attı. Kılıcını kınına koydu. Uzandı, ezdiği baş üstünde duran kanlı topuzu aldı. Yere bıraktı. Sonra tahttaki ölüyü aşağı çekti. Onun yerine oturdu.
 
Gayet fasih bir Ulahçayla:
— Haydi, padişah namına bana itaat edin! dedi.
 
Sebebi bilinmez bir korkunun şaşırtıcı heyecanıyla dilleri tutulmuş kurt kürklü zengin boyar reisleri, büyük kılıçlı cesur muharipler, çelik zırhlı voyvodalar iki dakika evvelki hükümdarlarının daha soğumayan naşını çiğneyerek, bir anda, bir darbeyle bütün Eflâk’ı zapt ediveren bu korkunç Türk’ün elini öpüyorlar, yüzüne bakamıyorlardı.
Sarayın dışındaki muhafızlar da içerdekiler gibi şaşırdılar. Korkudan kımıldayamadılar. Silahlarını yerlere atıp teslim oldular. Yalnız iki kişinin… Davul çalana “Teşrifatı bozuyorsunuz!” diye kılıç kaldıran sarhoş kumandanla, doludizgin kaçmak isteyen birinci zabitin kelleleri uçuruldu! İşte bu kadar…

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış