Ömer Seyffettin Kaşağı Hikâyesi Konusu Özeti Tam Metni Hakkında Bilgiler


Esa
29.9.2019
 
 
 
 
Yazıda “Ömer Seyfettin Hayatı hakkında bilgiler, Kaşağı adlı hikayesinin tam metni,  konusu, ana fikri, Ömer Seyfettin Hayatı”    Kaşağı adlı eser hakkında yorumlar,   tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
KAŞAĞI VE ÖMER SEYFETTİN HAKKINDA BİLGİLER
 
Kaşağı Hikâyesi olay hikâyeciliğinin Türk Edebiyatındaki ilk ve en önemli temsilcisi Ömer Seyfettin, sosyal, toplumsal ve aile ilişkilerini konu alan en güzel öykülerinden birisidir. Bu hikâye ilk kez 22 Eylül 1919 yılında yayımlanmış, yazarın Türkçü, Turancı ve Milliyetçi çizgilerden bir nebze uzaklaşarak kahramanlık ve tarih konulu öykülerin yanı sıra sosyal, toplumsal ve genel konulu hikâyeler yazmaya başladığı dönemdeki[1] ilk öykülerinden birisi olmuştur.  
 
Türk Edebiyatında Maupassant Tarzı Olay Hikâyeciliğinin en önemli temsilcisi olan Ömer Seyfettin aanfikri ve düşüncelerini seçtiği vakadan aktaran bir öykücü olmaktadır. Türk Edebiyatının ilk önemli öykücüsü olan yazar aynı zamanda hikâyeciliği meslek edinmiş ilk hikâyecimiz olarak da dikkati çekmektedir. ( Bkz   Maupassant Tarzı Olay Hikâyeciliği ve Ömer Seyfettin)
Ömer Seyfettin, Türk edebiyatının en çok tanınan, hemen her kuşak tarafından bilinen ve en az bir öyküsüyle belleklerde yer alan çok yönlü bir yazar, şair ve öykücümüzdür.”[2] Süssüz yalın, açık duru ve sade bir dille[3] vakaya dayalı öyküler yazan Ömer Seyfettin,
 
Öykü, Ömer Seyfettin’in çocuklar için yazdığı bir öykü olmasına rağmen oldukça sevilmiş, ders kitaplarında yıllarca okunması için seçilen öykülerinden birisi olmuştur.
 
ANAFİKİR
 
Küçük de olsa bir yalan söylemek veya bir iftira atmak çok büyük olaylara sebep olabilir. Yakınlarımıza attığımız küçük bir iftira bize ömür boyu vicdan azabı olarak geri dönebilir.  Yalan ve iftira çok kötü olaylara sebebiyet verebilir.
 
ÖZETİ
 
Anlatıcı küçük kardeşi Hasan atların ve ahırın bulunduğu bir derenin kenarındaki küçük bir çiftlikte ve evinde yaşamaktadır.  Babaları zaman zaman evden ayrılmakta atların bakımı ile çiftliğin seyisi  Dadaruh ilgilenmektedir.  Anlatıcı ve kardeşi Hasan’ın en büyük eğlenceleri atlarla oynamak ve onları tımar etmektir. Çocuklar boş vakitlerinde atları kaşağılayan Dadaruh' u izlemekte, anlatıcı ise içten içe atları kaşağılamak istemektedir.  Fakat Dadruh onların atları kaşağılamasına karşı çıkmaktadır.
Babası eve pırıl pırıl parlayan bir kaşağı getirmiş ve kaşağının kullanılmasına yasak koymuştur. Anlatıcı bir gün bu kaşağıyı eline alır ve ahırda hiç kimse yokken Dadaruh a hediye gelen hiç kullanılmamış bu güzel kaşağıyı bulur. Büyük bir sevinçle bu kaşağı ile atları kaşağılamaya başlar.  Ancak kaşağı çok yeni olduğu için aletin dişleri atları huzursuz edince kaşağıyı duvara sürterek kaşağının uçlarını bozar. Bu defa da kaşağının bozulduğunu görür ve kaşağıyı yere fırlatarak kırar.
Ertesi sabah durumu öğrenen babası anlatıcı ve Hasan’ı sorguya çeker. Baba çok öfkelenmiştir. Bunun üzerine suçlu olan anlatıcı çok korktuğu için suçu kardeşi Hasan’ın üzerine atar. Bunun üzerine Hasan bir tokat yer ve bir daha ahıra girmeme cezası alır. Hasan bir daha ahıra girmeme cezası alır.  İftira atılan Hasan üzüntüsünden hastalanır ve bu olayın üzerinden bir yıl geçtikten sonra kuşpalazı hastalığına yakalanır. Anlatıcı duyduğu konuşmalardan sonra kardeşi Hasan’ın öleceğini anlamış ve attığı iftira yüzünden büyük bir vicdan azabına kapılmıştır. Sonunda Hasan ölür ve iftira atan anlatıcı vicdan azabı ile baş başa kalır.  
 
KAŞAĞI HİKAYESİ TAM METNİ
 
Ahırın avlusunda oynarken aşağıda, gümüş söğütler altında görünmeyen derenin hüzünlü şırıltısını işitirdik. Evimiz iç çitin büyük kestane ağaçları arkasında kaybolmuş gibiydi. Annem, İstanbul’a gittiği için benden bir yaş küçük olan kardeşim Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmıyorduk. Bu, babamın seyisi, yaşlı bir adamdı. Sabahleyin erkenden ahıra koşuyorduk. En sevdiğimiz şey atlardı. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, ne doyulmaz bir zevkti. Hasan korkar, yalnız binemezdi. Dadaruh onu kendi önüne alırdı. Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşumuza gidiyordu. Hele tımar. Bu en zevkli şeydi. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerimde duramaz,
– Ben de yapacağım! diye tuttururdum.
O vakit Dadaruh, beni Tosun’un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir,
– Hadi yap! derdi.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım.
– Kuyruğunu sallıyor mu?
– Sallıyor.
– Hani bakayım?..
Eğilirdim, uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
– Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim.
– Yapamazsın.
– Niçin?
– Daha küçüksün de ondan…
– Yapacağım.
– Büyü de öyle.
– Ne zaman?
– Boyun at kadar olduğunda….
At, ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma kaldım. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh’un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin arasına falan baktım. Yok, yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen kaptım. Tosun’un yanına koştum. Karnına sürtmek istedim. Rahat durmuyordu.
– Sanırım acıtıyor? dedim.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra yalağın içine attım.
Babam, her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. Ben o gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin’le kalmıştı. Babam çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh’a haykırdı:
– Gel buraya!
Soluğum kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh,
– Bilmiyorum, dedi.
Babamın gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan,
– Hasan dedim.
– Hasan mı?
– Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi.
– Niye Dadaruh’a haber vermedin?
– Uyuyordu.
– Çağır şunu bakayım.
Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan’ı çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan’a dedi ki:
– Eğer yalan söylersen seni döverim!
– Söylemem.
– Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın?
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı saçlı başını sarsarak,
– Ben kırmadım, dedi.
– Yalan söyleme, diyorum.
– Ben kırmadım.
– Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirdi.
– Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırdı.
Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, “O yalancı” derdi babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı. Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu. “Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın?” derdi.
Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul’a gitti. Biz yalnız kaldık. Hasan’a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at gönderildi. Doktor geldi. “Kuşpalazı” dedi. Çiftlikteki köylü kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu.
Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu.
– Niye ağlıyorsun? diye sordum.
– Kardeşin hasta.
– İyi olacak.
– İyi olmayacak.
– Ya ne olacak?
– Kardeşin ölecek! dedi.
– Ölecek mi?
Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin’in yanında yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan’ın hayali gözümün önüne geliyor “İftiracı! İftiracı!” diye karşımda ağlıyordu.
Pervin’i uyandırdım.
– Ben Hasan’ın yanına gideceğim, dedim.
– Niçin?
– Babama bir şey söyleyeceğim.
– Ne söyleyeceksin?
– Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim.
– Hangi kaşağıyı?
– Geçen yılki. Hani babamın Hasan’a darıldığı…
Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya ağlaya Pervin’e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni bağışlayacaktı.
– Yarın söylersin, dedi.
– Hayır,. şimdi gideceğim.
– Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu öpersin, ağlarsın, seni bağışlar.
– Pekala!
– Haydi şimdi uyu!
Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh’u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı.
 
[2] Selahattin Dilidüzgün,”  EĞİTSEL BİR BAKIŞ AÇISIYLA ÖME R SEYFETTİN V E "KAŞAĞI ", Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Dergisi Sayı i (2005), 11-24

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış