R. Halit Karay'ın Eskici Öyküsü Metni ve Hakkında Bilgiler

Ekleyen : ESA , 23 Ekim 2019 Çarşamba aaa Beğen
REFİK HALİT VE ESKİCİ ÖYKÜSÜ HAKKINDA ÖNEMLİ BİLGİLER 
 
Eskici adlı hikâye Refik Halit Karay ‘ın   1920  yılında yayımladığı Memleket Hikayeleri arasında gözüken daha sonra da  1940 yılında Semih Lûtf Kitabevi,  tarafından basılan Gurbet Hikayeleri adlı eserinin de içinde olan bir hikâyesidir.
Bu hikâyenin Refik Halit’in edebiyatımızda  Memleketçilik akımını başlatan hikâyeler olarak kabul edilen ve  Memleket Hikayeleri'  [1]adı ile tanınan 1918 -1919 yılları arasındaki işgal günlerinde yazılmış olan hikayelerin içinde önemli bir yeri vardır ( BKZ : Memleket Hikayeleri'nden Özetler Refik Halit Karay )  Bu hikâye Refik Halit’in Memleket Hikâyeleri denilen hikâyeleri arasında en beğenilen hikâyesi olmaktadır.
 
Refik Halit’in Memleket Hikâyeleri adlı eseri Anadolu’ya ait ilk hikâyeleri örnekleri olması ile önem kazanmış,  edebiyatımızda memleketçilik akımının başlangıcı olmuş, bu vesile ile de edebiyatımızda önemli bir başlangıcı oluşturmuştur.  Fakat 1923 yılında İstiklal Savaşının kazanılması ile  Kurtuluş Mücadelesine karşı çıkan  yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla  ve “Yüz ellilikler Listesine “girdiğinden  sürgüne gönderildi. 1922 Beyrut’a sürgün edilen yazar, 1938 e kadar da ülkeye dönememişti.[2]
 
Refik Halit, Kurtuluş Savaşı yılarında Hilafet taraftarı olmuş, padişah yanlısı bir tutum izlediğinden dolayı da sürgüne gönderilecek 150 likler listesi arasına alınmış bu nedenle 1924 yılında Cumhuriyetin ilanından sonra Halep ve Beyrut’a kaçmak zorunda kalmıştı. 1924 ve 1938 arasındaki yıllarda Refik Halit , yazdığı  öykülerinde ana tema olarak gurbet üzüntüsü , anavatandan uzak kalmanın yarattığı , yurt özlemi ve hasret duygularını işleyen öyküler yazmış bu öykülerini de Atatürk’ten özür dileyen mektuplar ile Atatürk’e yollamış, [3]bu sayede  yurt dışına kaçan Yüz elliliklerin affedilmesin de büyük bir rol oynamıştı.
 
Refik Halit, 1938 yılında çıkan af sayesinde yırda dönmüş Beyrut ve Halep’te iken yazdığı öykülerini 1940 yılında Gurbet Hikâyeleri adı altında bastırmıştı. Bu nedenle yazarın Gurbet Hikâyeleri adlı öykü kitabı yazarın Memleket Hikayeleri'  adlı ilk öykü kitabının devamı niteliğinde olan hikâyelerden oluşmaktadır. ( BKZ: Gurbet Hikayeleri Hakkında Eskici Hikayesi Özeti Refik Halit Karay )[4]
 
Refik Halit Karay , hikâyesini ana dili Türkçeye karşı duyduğu sevgiyi ve özlemi dile getirmek için yazmıştır. Bunu da hikâyesindeki kahramanlarla ifade edebilecektir.
Eskici adlı hikâye ana dili sevgisini yoğun olarak işleyen, vatana ve dildaşlara hasret konusunu oldukça duygusal ve başarılı bir şekilde aksettiren bir hikâyesi olmaktadır. Hikâye doğal,  içten sıçak sevimli bir dil ile yazılmış, Milli Edebiyatın dil anlayışına uygun bir  sadelik ile kaleme alınmıştır.. Öykünün en önemli başarısı sanatsız ve süssüz bir ifade özelliğine rağmen kesif bir vatan ve ana dili sevgisini işlemekte gösterdiği yalın ustalıktadır.
 
Refik Halit Karay , gözlemleri güçlü anlatımı yalın ama etkili, tasvirlerinde başarılı, kısa ama  tesirli cümleler kurmayı başaran bir anlatımcıdır.  Refik Halit’in öyküleri Maupassant  tarzı denilen hikaye tekniği ile yazılmıştır.
 
 
KONUSU
Anne babasını kaybeden küçük Hasan İstanbul’dan ayrılmak ve gemi ile Beyrut’a akrabalarının yanına gitmek zorunda kalır. Ama orada herkes Arapça konuşmakta Küçük Hasan ise Türkçe konuşan kimse olmadığı için çok üzülmektedir. Ama bir gün Türkçe konuşan bir eskici ile tanışır.  İkisi de Türkçe konuşunca ağlamaya başlarlar.
 
 
 
ESKİCİ HİKAYESİNİN TAM METNİ [5]
Vapur rıhtımdan kalkıp ta Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar: 
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder. 
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler. 
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu. 
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyla de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti. 
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul'daki gibi: 
-Hasan gel! 
-Hasan git! 
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti: 
-Taal hun ya Hassen, diyorlardı, yanlarına gidiyordu. 
-Ruh ya Hassen... derlerse uzaklaşıyordu. 
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular. 
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu. 
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti. 
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu. 
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı. 
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü: 
-Gemel! Gemel! Dedi. 
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülü verilen cansız bir göğüs... 
-Ya habibi! Ya ayni! 
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar... 
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. 
Öyle haftalarca sustu. 
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu. 
Hep sustu. 
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı mektupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu. 
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı. 
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. 
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. 
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu. Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu. 
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu: 
-Çiviler ağzına batmaz mı senin? 
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be? 
-İstanbul'dan geldim. 
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten! 
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı. 
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu: 
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen? 
Hasan anladığı kadar anlattı. 
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu? 
-Sen niye buradasın? 
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... Ve mırıldandı: 
-Bir kabahat işledik de kaçtık! 
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. 
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. 
Fakat nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı. 
Hasan, yüreği burkularak sordu: 
-Gidiyor musun? 
-Gidiyorum ya, işimi tükettim. 
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor. 
-Ağlama be! Ağlama be! 
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır. 
-Ağlama diyorum sana! Ağlama. 
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu. 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...