Refik Halit Karay Yatık Emine Hikayesi İnceleme Özet ve Metni


24.10.2019
Yatık Emine adlı uzun hikâye Osmanlının son dönemleri veya Cumhuriyetin ilk yıllarını zaman olarak ele alan ve anlatan uzun bir hikâyesidir. Bu Hikâye, Refik Halit Karay ‘ın   1920  yılında yayımladığı Memleket Hikâyeleri arasında gözüken daha sonra da  1940 yılında Semih Lûtf Kitabevi,  tarafından basılan Gurbet Hikâyeleri adlı eserinin de içinde olan bir hikâyesidir.
 
Yazarın bu hikayesi yazıldığı yıllarda ve sonrasında üzerinde hayli tartışılmış,  vicdan, din ve ahlakla ilgili konularda ahalinin  olaya bakışını ortaya koyması ile ilgili çeşitli Mülahazalara yol açmıştır. 
Çeşitli dini çevreler Osmanlının son döneminde bu tip olayların olup olmadığı konusunda tartışmalar yarattığı gibi, hadisenin gerçek bir yaşam öyküsünden alınmış olup, olmadığı hususu da oldukça tartışılan bir mevzu olmuştur. 
Her şeye rağmen Yatık Emine öyküsü Refik Halit in en uzun süre tartışılan ve çok ses getiren bir öyküsü olmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarından 1980 li yıllara kadar tartışılan bir hikayesi olduğu söylenebilir. 
Çeşitli tartışmaların odağında olması, film ve tiyatro uyarlamaları dahi yazarın en dikkat çeken öyküsünün bu öyküsü olduğuna bir kanıttır. 
Bir hikaye olduğu halde film tiyatroyada uyarlanmış, değişik yıllarda defalarca gösterime girmiştir. 
Bu uzun hikaye 1974, yılında Ömer Kavur tarafından filme de uyarlanmış, Ömer Kavur'un ilk uzun metrajlı filmi olmuş, filmin başrollerinde Necla Nazır ve Serdar Gökhan rol almışlardır. 
 
Yatık Emine Özeti  Refik Halit Karay
 
Ankara’da yaşayan Yatık Emine, fahişelik yaparak geçini sağlamaktadır. Fakat bu durum Anakara’daki yetkilileri rahatsız etmiş, Yatık Emine yüzünden çeşitli olaylar çıktığı için Ankara’daki yetkililer onu Ankara’ya iki saat uzaklıkta bir ilçeye gönderme kararı almışlardır.
Yatık Emine’yi ilçeye gönderen kaymakam Yatık Emine’nin bu ilçeden başka yere gitmesine de mani olunmasını bildiren bir yazı ile Emine’yi ilçeye gönderirler.
 Kaymakam,  ayrıca jandarma bölük komutanına Yatık Emine’nin kasabanın genel ahlakının bozmaması konusunda da uyarır.  Bu emir üzerine Jandarma Komutanı Sabri,   Yatık Emine’yi yanına çağırttırır ve Yatık Emine ile konuşur. Yatık Emine’nin asıl adı Yanık Emine’dir ama yaptığı işten dolayı da ona Yatık Emine demeye başlamışlardır.  Emine amirler ile konuşurken peçesini açmakta kapkara güzel gözleri ile insanları çok etkilemektedir. Buna rağmen bu kasabada Yatık Emine’ye doğru dürüst sahip çıkacak kimse yoktur. Yatık Emine, Jandarma Komutanı Sabri’nin tembihlerine uyacağını söyleyerek oradan ayrılır.
Fakat ilçe halkı olanı biteni duymuş,  Yatık Emine’den dolayı tedirginlik duymaya başlamışlardır. İlçe sakinleri, kaymakama bir heyet göndererek Yatık Emine’yi ilçelerinde istemediklerini söylerler Ancak kaymakam, Yatık Emine’nin buraya Vali tarafından ahlakı düzeltilsin diye gönderildiğini bildirir.
Kasabanın kadınları kocalarını ondan uzak tutmaya çalışmaktadır.  Kaymakam Yatık Emine’nin bir odacı kadının evinde kalmasını sağlar ama bir müddet sonra Yatık Emine bu evden dövülerek atılır.
 
Kasaba halkı ona ne yemek verir ne de iş. Vermekte bu nedenle Yatık Emine aç, susuz, evsiz, barksız yaşamaktadır.  Herkes onunla görünmekten korkmakta herkes onu dışlamaktadır. Üstelik Yatık Emine’nin yatacak bir yeri yoktur. Bu nedenle Yatık Emine’yi kadınlar hapishanesinde tutmaya başlamışlardır. Fakat hapishanedeki kadın mahkûmlar ona çok kötü davranmışlar, Yatık Emine bu koğuşta hiç rahat edememiştir.  Kadın Mahkûmlardan yediği dayaklardan bunalan Yatık Emine burada daha fazla kalamaz. Bu yüzden kasabadaki yöneticiler onu hapishaneden almak zorunda kalırlar. Kasabadaki amirler Yatık Emine’yi hastanede barındırmaya başlarlar. Yatık Emine hastanede iken halinden hayli memnundur.  Tanıştığı Arzuhalci de ona yardımcı olmak istemekte fakat herkes gibi o da laftan sözden korkmaktadır.
 Lakin o hastanede çalışan Gürcü Server adlı memur Yatık Emine’ye ilgi duymaya başlar ve on a yardımcı olmaya karar verir.  Emine, burada bir müddet tedavi görür ve temizlik işlerine yardım eder. Ama hastane memuru Gürcü Server ile çıkan dedikodular sonucunda kaymakam, Emine’yi jandarma dairesinin bulduğu bir eve yerleştirir. Hatta bunun üzerine kaymakam Jandarma Komutanına bir yazı göndererek Yatık Emine’nin hastaneden çıkartılmasını ve ona bir ev tahsis edilmesini ister. Bunun üzerine Dal Sabri Yatık Emine’ ye bir ev bularak onu hastaneden çıkartıp bu eve taşır.  
 
Sabri’nin , Yatık Emine’ye bulduğu ev kasabanın hayli dışında içi bomboş eşyasız bir evdir. Yatık Emine bu evde yapayalnız ve kimsesiz yaşamaktadır. Hiç kimse onunla konuşmamakta kimse onunla ilgilememektedir. Yatık Emine bu boş evde sefil bir halde kalmıştır.  Gürcü Server,  Yatık Emine’ye, gizli gizli yardım etmekte ve ona eşyalar getirmektedir.  Yatık Emine bu sayede bir müddet rahat eder. Üstelik zaman zaman Gürcü Server ile de buluşmaktadır. Fakat Yatık Emine bir ara evi terk etmiş bunun üzerine evindeki eşyaları yakınlarındaki komşuları tarafından ettiği” fahişenin eşyası mı olur” gerekçesiyle alınıp talan edilmiştir.  Bunun üzerine Yatık Emine yine sefalet içinde yaşamaya başlar.  Yatık Emine’nin Gürcü Server ile görüşmesi de kasaba halkını rahatsız etmektedir. Buna da tahammül edemeyen ilçe halkı, bölük komutanına durumu şikâyet ederler. Emine’nin Gürcü Serverle münasebetini öğrenen Sabri, Emine’yi çağırtır ve kılıcının kabzasıyla döver.
 
Gürcü Server, Yatık Emine’nin karnının doyurması için mahallenin fırıncısı ile de konuşur. Yatık Emine her gün fırına gidip bir ekmek alacaktır. Fakat Yatık Emine bir ekmek ile doymamaktadır Bu yüzden de acımaktadır ve kendi adına Yatık Emine’nin ekmek alması için fırıncı ile konuşur. Fırıncı her gün Yatık Emine ‘ye bir ekmek vermektedir. Server de şikâyetler sonucu iki günlük uzaklıktaki köprü nöbetçiliğine sürgün edilmiştir.
Yatık Emine bir ekmeğin kendisine yetmeyeceğini söyleyerek üç ekmek alır. Fırıncı Emine’yi Server’e şikâyet edince Yatık Emine her gün fırından alabileceği bir ekmekten de olmuş ve artık fırından da ekmek alamamaya başlamıştır. Bir gün fırından kaptığı bir ekmeği yerken ekmeği onun ağzından almaya kalkmışlar bu durumu gören arzuhalci de insanlara kızmıştır. Emine, dilenmeye başlar.
Emine hastalanmış ve günlerce ortalıkta görünmez olmuştur. Jandarma bölük komutanı Sabri ile bir Çavuş ve bir askeri onu bulmaları için görevlendirir.  Görevliler, Yatık Emine’nin evine geldiklerinde Yatık Emine’nin açlıktan ölmüş cesediyle karşılaşırlar.
 
KİTABIN KONUSU:
Ankara’da fahişelik yapan Yatık Emine, İl merkezinden ilçeye gönderilir.  İlçeden dışarıya çıkarılmayan, amirlerin de bakamadığı, halkın da dışladığı ve iş vermediği Yatık Emine ilçede açlık ve susuzluktan ölüme terk edilir.  Öykünün konusu bir hayat kadınının toplum tarafından ölüme terk edilmesi konusunu işlemektedir. Yazar bu öyküsünde “ahlak kaygısı taşıyan insanların düştüğü çelişkileri”  dile getirmektedir.
 
ÖYKÜNÜN KAHRAMANLARI
YATIK EMİNE: Ankara’da fahişelik yaparken bir ilçeye gönderilen ve o ilçede halk tarafından iş güç aş, ekmek verilmeyerek ölüme terk edilen, her söyleneni kabullenmekle birlikte ölmekten kurtulamayan bir kadın
DAL SABRİ: Merhametli gibi gözüken ama Yatık Emine’ye acımasız davranmak zorunda kalan acemi olduğu için de gözlerine tutulduğu Yatık Emine’ye yardımcı bile olamayıp ölüme terk edilmesine de izin veren Jandarma Komutanı 
GÜRCÜ SERVER: Hastanede görev yapmaktadır ve Yatık Emine’ye kısa bir süreliğine yardım etmiştir.
ARZUHALCİ: Müslüman ve samimi bir adam . Herkese rağmen Emine'ye içtenlikle yardım etmeye çalışır. 
 
 
Yatık Emine Öykü Metni 
 
Akşam üzeri, geç vakit, jandarma mülâzımı (teğmen) kalemden çıkarken çavuş odaya girdi: selâm verip bir kâğıt uzattı:
Merkezi vilâyette müti vak'alar hudusuna sebebiyet veren uygunsuz takımından Yatık
Emine, kaza dahilinde ikâmet ettirilmek ve âhar bir mahalle azimetine muhalefet olunmak üzere edildiğinden icrayı icabı emrediyordu. Kaymakam bu tezkerenin arkasına lâal mürekkebe batmış kamış kalemle yazdığı havalede

Kasaba­nın ahlâk-ı umumiyesini ifsada meydan verilme­mek için lâzım gelen tedabirin jandarma
bölük kumandanlığınca ittihazı» demişti. Mülazım daha yeni mektepten çıkmış, pembe, sarışın, tüy gibi ince, güzel endamlı bir delikanlıydı.

Mektepte adı Dal Sabri idi. Bunu okuyunca garip bir utangaçlıkla hafifçe kızardı; daha bu cinsten bir işe ilk rastlıyordu. Fakat çavuşa acemiliğinden renk vermemek ve çapkın görünmemek için kaşlarını biraz çatarak çok ciddî yapmak istediği bir sesle:
- Getirin onu buraya!
Dedi. Ne yapacağını kendisi de pekiyi bilmiyordu. Önce şu kadını bir görecekti; sonra, sonra da belki korkutacak, ona bazı emirler verecekti. Dirseklerini masasına dayadı, önüne kâğıdı çekti ve bekledi.

Burası Ankara'ya iki gün öte, ana yollardan aykırı küçük bir kasabaydı. İki gün bitmez tükenmez yokuşlar çıkılarak bin zahmetle takati tükenmiş ve eğilmiş bir halde gelindiği halde orada oturulacak bir kahve, yatacak bir han bulunmaz; şu çıplak kuru memlekete varmak için neden bu kadar yollar aşıp zahmetler çekildiğini insan bir türlü anlamazdı. Soğuk, barınılmaz bir kışı; susuz,: dayanılmaz bir yazı vardı. Civara nispetle o kadar yolsuz ve yüksekti ki, sanki buraya insanlar yokuşları tırmana tırmana değil, gökten serpilerek gelmişler ve inmeğe iz bulamayarak öyle, dünyadan alâkasız bir küme
halinde kalmışlardı. Haymana ovasının ortasında, en yüksek bir yerde gözcü gibi bekleyen kasaba, kerpiç evleri ve ağaçsız sokaklarıyla ne kadar zevksiz, kasvetliydi. Bütün ömürlerini netice vermeyen davalar arkasında büyük ümitlerle koşa didişe geçirip nihayet umduklarını bulamadan yıkılıp ölen adamlar gibi buraya nihayet tırmananlar da hiç şüphesiz arayıp beklediklerini bulamamaktan ileri gelme bir kederle düşüp kalmışlardı. ilk insanlar o, yanık ovaları, sarp dağları aşarak buraya çıkmaya neden lüzum görmüşlerdi? Tufan gibi nasıl bir tehlike önünden kaçarak bura ya yerleşmişlerdi? O, şimdi bilinmiyordu, fakat her halde, bu derece zorluğa katlanabilmek için mühim sebepler olmalıydı. Zaten civardaki halk He kolayca buluşup münasebete girişememek yüzünden bu hesaba gayet
geri, gayet uyuşuk, şevksiz kalmıştı. Ne gençlerin de hayatın ilk tadlarını duymaktan gelen bir iştah, bir sıcaklık; ne de ihtiyarlarında rahat bir yaşlılığın verdiği çubuklu, hikâyeli bir keyif... Kadınlar ise taş gibi hissiz, kütük kadar hareketsiz ve donuktular; fakat hepsinin de ne kadar gürbüz, ne dinç ve sağlam vücutları vardı... Sıtmaların tırmanamadığı, hastalıkların barınamadığı bu dağ sırtında çınarlar gibi gelişe genişleye uzun, bıktırıcı bir ömür sürüyorlardı. Ne kadar heyecansız, ne derece uyuşuk bir ömür! Hayatın aşağı tabakalarda insanları kavuran,. çarpışıp didiştiren fırtınaları burasını tutmuyordu.

Burada maneviyat itibariyle de durgun, tahavvülsüz (Değişikliksiz) bir hava, karları lapa lapa yağan, sakin bir dağ iklimi vardı. Köylerinde ahali apaçık, kaçgöçsüz gezip yaşadıkları halde bu kasabada kadınların iki gözünü birden görmek imkânsızdı. Gelin bir evde, kayın babasından kaçar, güvey baldızının yüzünü tanımazdı. Sazsız, sözsüz; düğünsüz derneksiz bir ölü hayatı geçiriyorlardı. Bol bol evlenmekten ve sık sık doğurmaktan başka ömürlerinin tadı, acısı yoktu. Kadınlarında ne oynaklık, erkeklerinde ne bir haşarılık.. Kaçma, kaçırma gibi hâdiselere tek tük rastlanırdı; ahlâksızca vak'alar da binde bir görülürdü. İşte vilâyet merkezinde bitip tükenmez uygunsuzluklara sebebiyet veren Yatık Emine ahlâkını ıslâh etmek için bu donuk kasabaya gönderilmişti. Jandarma kumandanı kapının önünde sesler duyunca tavrını büsbütün ciddileştirdi. İçeri, arkasında rengi atmış siyah bol çarşaf, yazma peçesi inik, elleri pelerininin altında saklı ufak tefek, mahcup ve korkak bir kadın girdi; hemen oracıkta, eşiğin yanında durdu.

Mülâzım bunu beklemiyordu. O zannediyordu ki, İstanbul sokaklarında bazen rast geldiği gibi sigarası parmaklarında, allıkları yüzünde, peçesi açık, dişleri çürük, yürüyüşü kıvrımlı, tıknaz bir kadın girecek, yayvan yayvan hemen konuşmaya başlayarak nihayet jandarmalarla tutturulup dışarı attırılacaktı. Karşılıklı duruyorlardı. Mülâzım bekleyip hazırlandığının çıkmamasından dolayı büsbütün durgunlaşıp kızardı; neden sonra, okur gibi yaptığı kâğıda başını eğerek sordu:

- Emine sen misin?... Yatık Emine!...
Obürü hiç cevap vermedi; kımıldamıyordu bile... Sıkı sıkı yüzüne çekip çenesinin altından iğnelemiş olduğu, üzeri mor ve beyaz dallı yazma peçesinin arkasında gözlerinin canlılığı, dikkatli dikkatli baktığı fark olunuyor, bu gergin tülbendin bastırdığı burnunun ucu da beyaz, toparlak bir benekle yüzünün tam ortasında göze çarpıyordu.
Sabri şimdi yan gözle onu tetkik ediyor; o kadar kapalı, şekilsizdi ki insana ne iğrenme, ne beğen­me, hiç bir his vermiyordu. Ökçeleri çarpık, uçları kalkık yamru yumru ayakkabıları toz içindeydi; çarşafının kumaşı da yer yer akmış ve buruşmuştu.

- Söylesene be!... Sen misin?
Kadın biraz kımıldadı, sonra o vücuttan çıktığına inanılmayacak kadar boğuk, kalın bir ihtiyar, şişman Lehli kadın sesiyle:
- Benim, dedi, adım Emine, babamın adı Abdullah, anamınki Hürmüz... Üç yüz yirmide doğmuşum, Rum hesap, hamidiyemde öyle kayıtlıymış, kâğıdıma Yanık Emine yazmışlar amma o yanlış, bana Yatık Emine derler... Karakollarda, mahkemelerde tekrar ede ede öğrenmiş, ezberlemiş olduğu bu sözleri bir bir ar­asından kayıtsızca söylüyordu. Mülâzım sözünü keserek:

- Bana bak dedi. Yatık Emine misin, Yanık Emine mi, her ne herze ise, bana onun lüzumu yok; burası Ankara değil, aklını başına al, uslu uslu otur, ufak bir münasebetsizliğini duyarsam seni karakola çeker, eşek sudan gelinceye kadar döverim, kemiklerin kırılır anladın mı? Şimdi arş!

Kadın hiç cevap vermedi; ezile büzüle, sıska bir yavru köpek gibi duvara, kapının pervazına sürünerek dışarı çıktı.

İyi mal olsa buraya gönderirler miydi? Kavruk murdarın biri... Çavuşu çağırdı: Alın onu, kadınlar hapishanesine misafir edin! Emrini verdi, kılıcını taktı, avluya yürüdü. Emine orada etrafını alan yılışık jandarma halkası ortasında sırtını duvara verip çömelmiş, peçesini açmış, hararetli hararetli konuşuyor:
- Taşlar ayaklarımı daladı, bu ne cehennemin bucağı yermiş... Diye yılgın bir tavırla yolda çektiği sıkıntıları anlatıyordu.

Kasabada kimse Yatık Emine'ye ev vermek istemiyor, hiç bir mahalle onu almaya katlanamıyordu. Memlekette içten içe kaynayan bir hiddet, bir hoşnutsuzluk vardı. Kahvelerde toplanan erkekler, çeşme başlarında biriken kadınlar hep bu işi konuşuyorlar:
- Hele hökümatin ettiğine bak, kötü karıları gönderecek bizim memleketi mi bulmuşlar?...

Diye söyleniyorlardı. Vilâyetin bu kirli hediyesi onurlarına dokunmuştu. Hatta halkın sıkıştırması üzerine Belediye âzası kaymakamın yanına çıkıp şikâyet bile etmişlerdi. Fakat aldıkları cevap sertti; mademki vilâyetin emriyle gelmişti, geri çevrilmesine imkân yoktu; hem bu memleketleri için bir şerefti; vali burasının ne kadar ahlâklı bir kasaba olduğunu bildiğinden ıslahı haletsin diye onu göndermişti. Hiç şüphe yoktu ki günah yoluna sapan bu kadın, memleketlerinde ahlâkını değiştirecek, doğru yolu bulacaktı; bunun hayrı, sevabı onlara idi. Kırk yıl kötü, bir gün tövbekâr...Bu izahat eşrafı pek de ikna edemedi, daha ziyade zorlamaya çekinmişlerdi. «Hele bir zaman bekleyelim! » karariyle dağıldılar. Ahali hala sert, merhametsiz davranıyordu,. Kaymakam, Yanık Emine'nin kadınlar hapishanesinde usul dışı uzun müddet kalmasından ürküyor, jandarmaya «ille eve çıkmalı» diyordu.

Bir gün Emine'yi kanlar içinde hapishanenin avlusunda yatar buldular. Emine oradan memnundu; dostunu baltalayan bir yörük karısıyla komşusunun sandığından beşibiryerdeler aşıran bir göçmen kadını arasında külfetsiz, zahmetsiz yaşıyor, başını dinliyor, yorgunluğunu alıyordu. Lakin bir gün, hapishane bahçesindeki ağaçta dutlar doldu. Yarı ham, yarı olmuş silkip yere düşenlerin beraberce yenmesine önce ses çıkarmadılar, fakat yemişler pişip tatlılaşınca iş değişti. Hepsi girmeğe hakkı olmadığı halde aralarına sokulup kısmetlerini yiyen bu kadın da kimdi? İki mahpus başbaşa verip konuştuktan sonra hiç yoktan bir kavga çıkardılar; Emine'yi bir iyi dövdüler.Vak'a haberini alan kaymakam, mülâzımı çağırttı:

- Haspa orada rahat durmamış, bir gün yörük karısı kızıp gırtlağından sıkarsa neden hapishanede duruyordu diye bizi mes'ul ederler. Bugün çıkacak, anlaşıldı mı? Emrini verdi Emine sokak ortasında kaldı. Nerede yatıracaklardı? Nihayet kalem

odacılarından bir ihtiyar, evinde alıkoymağa razı oldu. Kasaba kadınları bunu haber alınca kafile kafile yollara düzülüp seyre, odacının evine geliyorlardı.Orak biçmek için kasaba cıvarında çadır kuran çingene kadınları bile kulaktan kulağa işi duymuşlar, onlar da bir kafile olarak odacının evine misafir gelmişlerdi. Evi dolup dolup boşalıyor, bir düğüne gelir gibi feslerine inci, boyunlarına beşibiryerde takmış, yüzlerine düzgünler sürmüş irf kuvvetli ve bu, yeni dişiye karşı kıskanç kadınlar arasında Yatık Emine, şakağındaki taze yarası, sol ayağına topallık veren beresi ile dolaşıyor, kovulmamak, dışarı atılmamak için her şeye razı, kendini seyrettiriyordu. Kadınlar ona baktıkça şaşırıyorlardı. Ankara'da bu cılız, sıska için mi adamlar birbirini vurmuş, kocalar karılarını boşamış, kasaba karmakarışık olmuştu? Manalı manalı birbirine işaretler yaparak, göz kaş süzerek Emine'ye uzun uzun bakıyorlar, fiskos gülüşüyorlardı. Erkeklerde merak daha fazladır: «Acep ne biçim karıymış ki bu... diye toplaştıkları dere boyunda konuşurlar, fakat evlerinde sormaya cesaret edemeyerek zihinlerinde

Emine'yi büyütürlerdi. İşi gidip jandarmalardan tahkike kadar varan daha meraklıları ise:
- Kor gibi sıcak ama bir sıkımlık canı var... dan başka daha tafsilâtlı cevap alamamışlardı. Emine, zayıf çelimsiz bir kadındı; fakat çirkin değildi. Duru beyaz, birbirine uygun, ufacık çehresi üstünde insanı şaşırtacak kadar kara, kapkara ve parıl parıl iki gözü vardı. İnsan gözünden ziyade bunlar kafese konmuş vahşi, yırtıcı hayvanların içleri hırs, haşinlik ve ürkeklikle dolu heybetli, fakat zebun gözlerine benziyordu.Bu gözlerin en ehemmiyetli hassası dişiliği idi; hırsını bir türlü yenemeyen, bir türlü cinsiyeti bastırılamayan bir kısrak bakışıyla erkekleri süzerken insanın, damarlarına bir ılık duygu yayardı. Bu tesiri kendinde duymayan yoktu. Serseri müşterilerinden sık sık işinin düştüğü komiserlerle jandarma zabitlerine (subay) ve hatta mutasarrıf (Kaymakam ile vali arası idare amiri) valilere kadar kimin karşısına çıkarsa peçesini kaldırınca gözlerinin izini bırakır, birkaç gün ara sıra kendini düşündürür, hatırlatırdı. O harap, hasta, zebun vücudunun üstünde bu gözler ne kadar sağlam, ne kadar sıhhatli ve kudretli dururdu... İnsan, onların böyle bir kadına nasip oluşuna acır, bayıltıcı olması lâzım gelen keyiften ancak birtakım serserinin tattığına kızardı. Emine'nin dudakları da kendiliğinden fazla kırmızı, âdeta boyalı gibiydi. Dudağa allık sürmesini bilmeyen bu memlekette duru beyaz çehre üzerindeki kırmızılık da çok tesirli oluyordu. Sonra onun endamsız, zayıf vücudunda ısınmış bir tuğla gibi çok âdi, fakat işleyici, devamlı, bir sıcaklık da vardı. Hülâsa, hangi tabakadan olsalar köylü veya memur, bütün erkekler Emine'nin karşısında, yürekleri üzerine arzunun bir kanat gibi sürünüp geçtiğini duyarlardı.

Odacının karısı şimdi memlekette şöhretli, mevkiliydi. Sokaklardan geçerken her kapıdan bir kadın fırlıyor, onu lâfa tutarak Emine hakkında, malûmat alıyordu. İçlerinden bazıları da kocasına mukayyet olmasını, kara gözlü büyücü kadına görünmemesini söylüyorlardı. Bu nasihatlerin tesirine tutulan kadın artık gelip giden misafirlerin şerefinden, Emine'nin gördüğü işlerden de vazgeçmeğe razı oluyordu. Bir gün, kendi de evde yokken, hiç âdeti olmadığı halde kocası kalemi bırakıp eve gelmişti. Bunu komşulardan haber alınca kıyamet koptu; hırsından pencereleri açıp sokağa bağırıyor, üstünü
başını parçalıyordu. Fakat öğle üzeri olduğundan erkekler işte idi; kapının önü, başına döşemesini (Bir çeşit başörtüsü) şöyle iğreti örtüp evinden fırlamış kadınlar, entarilerinin etekleri yerlerde sürünen çocuklarla, doldu. Bir aralık kadınlar hep, bir ağızdan:

- Hele at dışarı, at dışarı!..Diye bağırdılar. İçeri girenler oldu. Biraz sonra Emine'nin bohça gibi dışarı fırlatıldığı görüldü. O hiç ses çıkarmıyor, elleriyle başını esirgemeğe alışarak yerde yatıyordu. Öbürleri, sanki bu sessiz, hareketsiz vücut onları ısırıyor, sokuyormuş gibi korka korka haykırışarak, ara vermeden nalınlı ayaklarıyla vuruşturuyorlardı.

Bereket Hükümet konağı uzak değildi; haber aldılar, gelip Emine'yi kaldırdılar. Nereye götüreceklerdi? Hapishanede ölmesine razı olmayan kaymakam şimdi:
- Geberseydi de kurtulsaydı! Diyordu. Nihayet hastaneyi muvafık buldular.
Bu karar verilinceye kadar Emine, eczanenin kapısı önünde peçesi inik, inliye inliye sekiz saat beklemişti. İhtiyar Rum eczacı yaralarını yıkayıp sarmıştı. Eczacı parasını nereden alacaktı? Belediyenin vereceği şüpheliydi; hapishanenin çoktan tahsisatı bittiğinden zaten artık ölüm halindeki mahpuslara bile ilâç verilemiyordu. Nihayet akşama doğru elinde pusulasıyla bir jandarma geldi, kımıldamaya mecali olmayan Emine'yi ite, söve önüne kattı, şehrin dışındaki hastaneye götürdü. Yolda iki defa düşmüş, fakat jandarmanın akıl almaz bir ahlâksızlıkla şurasına burasına attığı çizmelerin tekmeleri altında, kamçı zoruyla kalkan bir lâğar (Acıma) at gibi burnundan korkunç sesler çıkarıp soluyarak kendini toparlayabilmişti. Daha iki saat evvel, içinde ölü yatan temizlenmemiş bir yatağa onu soktular. Bayıldı, kaldı... İşte bunun için böyle her zora katlanıp ne yapılsa sızıltısız rıza gösterdiğinden dolayı Emine'ye Yatık Emine derlerdi. Hükümet memurlarınca âdetti; akşam üstü
kalemden çıkanlar eczanede toplaşırlar, memlekete ve işlerine dair sonu gelmez dedikodular yaparlardı. Kaymakamın yolsuz icraatı, hususi hayatı hep burada konuşulur, kasabanın olup biten işleri hep burada öğrenilirdi. Rum eczacı, biri kırmızı, diğeri mor boyalı ve şiş karınlı iki cam kavanoz arasında yarı gizlenerek gözlüklerinin ardında dikkat kesilen gözleriyle bu lâkırdıları dinler, sigara yakmak isteyenlere kibrit yetiştirir, kendi eliyle yaptığı zencefil liköründen arasıra ikramlarda bulunurdu. Lâkin memlekette her türlü fenalıkların artmasını beklediği halde lâkırdıya karışmaz, ufak bir mütalâa yürütmez, pek mecbur kaldığı zaman da sade:

- Çok şaştı bu ise!..

Derdi. Bu cümle her yeni habere, her yeni dedikoduya yaraşır ve ona hiç bir mes'uliyet getirmezdi. Gene böyle bir akşam kaza kodamanları eczaneye toplaşmışlardı. İki ay evvel izinli gittiği vilâyetten yeni dönen tapu memuru bir aralık sordu.

- Ayol, dedi, buraya bir kadın göndermişler, Emine mi, Ayşe mi, ne... Merkez komiseri Hacı Bekir Efendi bana, «Git de gözü onda gör, adamın yüreğini gıcıklıyor!» dedi, doğru mu?

Jandarma zabiti hastahane memuruna döndü.
- Sahi ne oldu Emine'ye, hala yatıyor mu? diye sordu. Hastane idare memuru sürmeli gözlü, yanık yüzlü Urfalı bir kırklık adam, hafifçe kızardı. Sonra arap şivesine uygun sıcak bir sesle:

- Yok, kalktı, fakat hastanede; hademe kadın çocuk düşürdü de onun işlerine bakıyor! dedi. Eczanede herkes, birdenbire, şüphe ve tereddütle dolu bir ağır sükûta daldı. Acaba hastane memuru Yatık Emine'ye mi tutulmuştu? Kâfir Urfalı, daha yeni de evlenmişti, fakat ona bir karı, beş karı yetişir mi?

Dal Sabri'nin yüreği âdeta burkuldu; «Sıcağa, faydalıdır, hararet keser diye eczacının uzattığı zencefil likörünü bir hamlede yutup kalktı; kılıcını daha azametle, âdeta bir tehdit gibi şakırdatarak askerce selâm verdi, çıktı. Bir şeye canı sıkıldığı zaman o böyle yapar, selâmını askerce verir, kılıcını şakırdatırdı. Eczanede kalanlar bir müddet daha sustular; sonra tapu memuru, gitti çubuk sahibi mihnetsiz bir yerli:
- Ne oldu bu tüysüze? Canı sıkıldı, hele hastaneci söyle bakalım. Emine'ye takılıyor musun? Çocuğu
şüphelendirdin... Diye alay etti. Urfalı:

- Yok a canım, benim o tarafa uğradığım yok, gardiyan Gürcü Server meşgul. İkisini de atacağım ya bir yakalarsam... Dedi.

Dal Sabri o hiddetle çarşı boyunu geçti; etrafına bakmıyor, bir vak'aya yetişir gibi acele acele yürüyordu. Yolda rast gelenlerin selâmını bile görmezliğe geliyordu. Burada jandarma zabiti olsun da daha bir defa, Ankara'da şöhret salmış olan o, gözleri görmesin... Hay aptal hay, işte hastane memuru işini yoluna bile koymuştu; hem bana haber vermeden, danışmadan nasıl oluyor da jandarma nezareti altında bulunan bir kadını iyileştiği halde hastanede alıkoyuyordu: Yarın kaymakama müzekkere (Bir iş hakkında amire sunulan yazı) verecekti...
 
Önlerinde, ev boyunda gübre yığılı, bahçelerine çit yerine ölmüş hayvan kemikleri örtülü dış mahallelere gelmişti. Hazır hastane de şurada idi. Bir defa uğrasa, tahkikat yapsa fena olmazdı. Fakat ilk önce erkekler tarafına girdi. Lâf yaparlar diye korkmuştu; şöyle, çabuk çabuk odalara baktı, havasız, kirli yerlerdi; batmaya başlayan güneşin ışıkları sık demir parmaklıklı küçük pencerelerden içeri giremediğinden her tarafı loşluk bürümüştü. Avlu biraz asitfenik, biraz da aptesane ve çirkef kokuyordu; hava değiştirmeğe gelen askerlerden ölen çoktu; delik tıkandığından teneşirin sabunlu suları etrafa taşıyor, her zaman yenisi döküldüğünden batak bu kızgın güneş altında bile kurumuyordu. Sabri karsısında ellerini göğüslerine kapayıp bir nevi divan duran hastabakıcılara! «Açın! Süpürün Yıkayın.. gibi emirler verdikten sonra bahçe içindeki tel kapıdan öbür tarafa geçti, merdivenleri çıktı. Sofada, çarşafının pelerinini omuzlarına atıp başına beyaz bir tülbent örtmüş,
yüzü açık bir kadın vardı; iskemleye oturmuş, hareketsiz duruyordu, ayağa bile kalkmadı, acaba Sabri'nin çizme seslerini duymamış mıydı? Yoksa uyuyor muydu? Evet uyuyordu. Ağzı biraz çarpılmış, gözünün biri yarı açık, rahat bir teneffüsle derin derin uyuyordu. Kapıdan giren kızıl bir aydınlık altında hiç de fena görünmüyordu; yüzü ne kadar beyaz ve dudakları ne kadar kırmızıydı, haspa burada bile muhakkak düzgününü sürüyor, allığını unutmuyordu. Sabri'nin üzerine dikip kalan bakışları altında Emine uyandı; hemen ayağa kalktı. Gözleri şaşkınlıkla, korkaklıkla doluydu, kendisini çarşaflı zannederek elini hemen peçesine attı; fakat hatırlayarak tülbendin ucunu çekti; ağzının üstüne kapattı;

Sabri dik, ürkütücü bir sesle:

- Başka kimse yok mu burada? Diye sordu. Emine'ye, nedense, doğrudan doğruya bakamıyor ve bunu sorarken içeriye, boş bir koridora sesleniyordu. Öbürü, kalın, boğuk sesle anlattı:

- Hanife kadın hastalandı; şimdi, o gelinceye kadar işlerini ben yapıyorum; çamaşır yıkadım da yorulmuşum, şöyle içim geçmiş... Sabri, etrafın sessizliğinden, binanın loşluğundan cesaret aldı, birden başını çevirip gözlerini Emine'nin tâ gözlerine dikerek:

- Nasıl, artık iyileştin mi? Dedi. Bu cümlede, bu seste istemeyerek fazla bir rikkat (samimiyet) vardı; hemen değiştirdi.
- Bir dayak daha yersen geberirsin ha..! Diye ilâve etti. Mülâzımın yüreğinden geçen bu rikkat Emine'nin gözünden kaçmamıştı. Tecrübelerinin bilgisiyle şimdi karşısındaki şu ince, güzel delikanlının kendisine istemeye istemeye sokulduğunu, sokulmaya mecbur kaldığını, anlamıştı. Yüzünün gül destesi gibi ne de elvan renkleri vardı... Ya endamı? Emine istekli, aç gözleriyle şimdi, korkusuzca, zevk ala ala bakıyordu; karşılıklı bakışıyorlardı. Bu, iki taraf için de sıcak, sokulgan bir bakıştı. Sabri fazla ileri gittiğini anladı, başını kapıya döndürüp:

- Hastane memuru sık sık gelir mi buraya? Diye sordu. Konuşa konuşa, biri arkada itaatli, ezgin, öbürü önde hâkim ve dik, merdivenleri indiler. Kapının önünde Sabri döndü, tesirini duyduğu o iştahlı gözlere şimdi bir daha, kaçamaksızca baktı sonra hiç bir şey demeden, yeni bir karar almış gibi sert, çıkıp gitti. Kaymakam ertesi günü hastane memurunu çağırdı:
- Hani, dedi; Ankara'dan gelme bir kadın vardı; jandarma dairesi ona bir ev bulmuş, artık hastanede kalması caiz değil, elin aşüftesini biz mi besleyeceğiz; onu gönderin de yerine namus ehli bir başkasını kullanın!

Emine'ye bu kararı bildirdikleri zaman gene, âdeti üzere, hiç itiraz etmedi. Fakat yüreği sızlamıştı. Ömründe bu kadar, hiç bir yerde rahat görmemişti, vücudu yerlerde sürüklenmeden, hırpalanmadan Allah rızkını veriyordu. İçinden: «Ah o jandarma, diyordu, beni hastane memurundan kıskandı da buradan attırıyor! » Ona buldukları ev kasabanın ucunda, göçmenlere ayrılmış ücra mahallenin en izbe bir köşesindeydi. Bomboştu, ne minder, ne şilte, ne perde... İçeri girdi; komşunun kuyusundan taşma bir su ayağından kuvvet alan bodur kabaklar dizili bir bahçesi ve iki yer odası vardı. Ne yiyip ne yakacak, nasıl geçinecekti? Kenarda hasır eskileri kalmıştı, onları bahçeye bakan pencereden önüne çekti, üstüne kıvrıldı, düşündü. Ah hastane! Ne rahat, amma ne rahattı... Şimdi, bu saatte, çorba ve ekmek dağıtılırdı. Gürcü gardiyan Server duvardan.
- Emine, kâseleri yakala da gel!
Diye seslenir, sonra onun tabağına bir kepçe fazla dökerek:
-Ye de biraz et, can tut, yüreğim gibi kavrulup gidiyorsun be kız... Diye takılırdı.
Şimdi, güneş kaybolduğundan bu çukur odaya karanlık, batan bir geminin ambarına su nasıl dolarsa, öyle her taraftan taşkın bir halde giriyor; koyulaşıp ağırlaşıyordu. Emine, rahatın tadını aldıktan sonra ilk defa şu değişiklikten, şu yoksulluktan eza duymuştu! Sabri'yi hatırlayarak:

-Ah gidinin köpeği! Dedi; fakat tesirinden de kendisini kurtaramıyarak: «Amanın ne körpe çocuk...» diye söyleniyor, düşünüyordu. Hükûmet konağının yan sokaklarında bir sıra ufak dükkân vardı, arzuhalci ve avukat dükkânları... Küçük bir çekmecenin önüne geçip bol sigara ve çay içerek sohbet eden bu dükkâncılara arasıra köylüler uğrar, arzuhal yazdırır, dâva havaleederlerdi. Bunların çoğu arazi sahibi, zengince adamlardı; eşraf ile düşer, kalkar, onlarla bir teşrifata tâbi olur, itibarlı
yaşarlardı; fakat memurluktan ayrılma arzuhalciler de vardı ki kalem odalarından kovula atıla, azarlana sövüle şunun bunun işini kurtarıp beş on para çıkarmaya çalışırlar, bu parayı da içki ile bitirirlerdi.

Emine, günlerce beklemiş, ne komşulardan, ne de başvurduğu jandarma çavuşundan bir yardım görmüştü. Ne yapacaktı? Bir gün sıkıca örtündü, arzuhalcilere birer birer baş vurdu. İtibarlıları derhal bu yabancı ve çarşaflı kadının kim olduğunu seziyorlardı ve mevkilerinin şerefini korumak için daha lâkırdı söylemesine meydan vermeden (Başka dükkâna, bizim vaktimiz dar! » bahaneyle başlarından savıyorlardı öbürleri ise halk nazarında kirlenip söylenmekten, müşteri kaçırmaktan korkarak:

-Fayda etmez kadın, pul parasına yazık... Nasihatiyle atlatıyorlardı. O, böyle bir cevap alınca hiç sızlanmadan, kızmadan dükkândan çıkıyor, sabırla öbürüne dalıyordu. Nihayet birisi:
-Üç kuruş pul parası, on para kağıt, bir çeyrek de yazma hakkı, hadi çıkar, ben sana okunaklı bir arzuhal yazıvereyim... Dedi.

Bu, reji kantarcılığından kovulmuş serseri ve yarı meczup bir adamdı. Emine göğsünün altından çıkardığı rutubetli bir meşin çantanın orta gözünü açtı, hesapladı; kırk para çıkışmıyordu. Öbürü ısrar ediyordu, başka türlü yazamazdı; canı isterse, hem onun yazacağı çok tesirli, firakla (Acıklı) olurdu, muhakkak istediğini yaparlardı. Kadın, iri, derin gözlerini karşısındaki bu göğsü açık, bıyıkları dağınık kaba herife dikmiş:

-Ne etsek ki, vallahi yok, olsaydı saklar mıydım ayol! Diye söyleniyordu. Dükkânda yalnızdılar; sokak öğle güneşininaltında tenhalaşmış; gübreleri eşen serçelerle ara sıra haykıran horozlardan başka meydanda canlı kalmamıştı. Erkek düşünüyor. Emine de merhamete getiririm, diye mütemadiyen anlatıyordu:

- Dört gündür sıcak yemek yemedim, günah değil mi, beni buraya gönderdilerse açlıktan ölsün demediler a; Ankara'da hiç olmazsa karnım doyardı... Gözlerim kararıyor!
Bir aralık arzuhalci düşündü:
- Haydi git, put getir!

Dedi; sonra tuttu, uzun bir dilekçe yazdı. Emine kalan parayı vermek istiyordu; öteki almıyordu; «Sende kalsın, kebap ye! » diyordu. İki serseri bu merhamet hissiyle birbirlerine ne kadar yaklaşmışlardı... Emine çıkmakta acele etmedi; tahta kanepenin bir kenarına ilişti, arzuhalci de
mürekkebin kurumasını bekledi. Konuşuyorlardı. Kadın :

- Bu memleketten misin?
Diye sordu. Öbürü Rumeli'nden geldiğini, dört yüz kuruş aylıkla rejide çalışıp giderken kafasına bir sızı yapıştığını, hastalanıp kaldığını, şimdi, işte gördüğü gibi, arzuhalcilikle geçindiğini anlattı. Hükûmet konağını işaret ederek:

- Bunlarda akıllıca iş arama... Seni sürerler, nasıl geçineceğini düşünmezler; açlık bu, ne yapacaksın, gene önüne gelenle düşüp kalkacaksın... Yarın hadi bir vak'a buradan da bilmem nereye; oradan da başka bir cehennemin bucağına...

Diye söyleniyordu. Nihayet: «Hele götür bakalım şu kâğıdı, ne buyuracaklar?» cümlesiyle bir türlü kalkıp gitmeye arzu göstermeyen Emine'yi harekete getirdi. Kâğıt, tekrar, aidiyeti cihetiyle, jandarmaya havale edilmişti. Emine'nin kapıdan içeri girdiğini görünce Dal Sabri:

- Gene ne var, artık her iş bitti, Yatık Emine'yle uğraşacağız!
Diye haykırdı; arzuhali okuduktan sonra büsbütün kızdı:
- Ne o, dedi, hastane hoşuna mı gittiydi? Ye, iç, keyfini de getir, âlâ... Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Bir daha hükümet tarafına ayağını attığını duyarsam karakola tıkarım! Çamaşıra git, hizmetçilik et, çorap ör, dikiş dik, geçin, anlaşıldı mı? Yallah!

Sabri, âdeta hoşlandığı Emine'ye için için kızgındı; gözlerini unutamıyordu; fakat o kadar seviyesi düşük, âdi bir kadındı ki, elini sürebilmesine imkân yoktu; işte bu imkânsızlık onu böyle hain ve hasetçi ediyordu. Emine çıktı; beş, altı senelik sokak kahpesi ömründe ne acı zamanlar geçirmişti... İşte bu da onlardan biriydi; bu da elbette geçecekti. Fırına uğradı, kocaman, has bir pide aldı; kalan paranın yarısını peynire, yarısını da karpuza verdi; yolunun üstünde bir bostan vardı; sulak, serin, gölge bir yere geçip oturdu, iştiha ile karnını doyurdu. Henüz yemeğini bitirmişti, arkadan biri:
- Ne o, Emine, seyrana mı çıktın kız!

Diye seslendi. Bu, hastanedeki Gürcü Server'di; meşe gibi sağlam, gürbüz bir delikanlı... Hiç pervasız (çekinmeksizin) gelip setin üstüne, Emine'nin yanına oturdu. O, ne şehirler görmüş, sergüzeştler (serüven) geçirmiş, yiğit bir adamdı; bu memlekette zevksizlikten bunalmıştı; kaçıp başka bir tarafa gidecekti amma askerliğini bitirememişti. Emine dedi ki:
- Bizi görürler, lâf olur...
Server:
- Öyle ise gel, nah şuracıkta kireç ocağı var, siper yer, rahat rahat konuşuruz... Kalkıp yürüdüler; hakikaten orası hem izbe, hem de serindi. Server bir sigara da Emine'ye sardı. Dumanları savura savura sıcaktan bunalmış bir tabiat ortasında, akşama, hatta geceye kadar konuşup kaldılar. Ertesi gün Gürcü Server Ermeni kuyumcuya uğradı, o güne yetişmek üzere savatlı bir bilezik ısmarladı; sonra çarşıyı dükkân dükkân dolaştı, pembe papatyalı, kocaman dallı ince bir kumaştan dokuz endaze entarilik (orada fistanlık derlerdi) birkaç gaz boyaması aldı, biraz dane (Yiyecek, içecek) düzdü; bunların hepsini iki çıkın yaparak akşam karanlığında Emine'nin evine götürdü.

Kapıyı çaldığı vakit kadın çoktan uyumuştu; bir türlü duyuramıyordu; geri dönecek değildi ya, elini aralıklardan sokarak mandalı çevirdi, açtı, bahçeye girdi. Cama evvelâ fiskeyle vurdu; işittiremedi, sonra parmaklarının tersiyle sert sert, bir darbuka gibi öttürdü.
Emine:
- O kim? Ne istersin? Diye soruyordu. Beriki:
- Benim, Server, al şunları... Diyordu.

Fakat kadın başka başka adamlar tarafından sık sık uyandırılmaya alışık olduğundan ve kafasında birbirine karışmış birçok erkek isimleri dolaştığından birden gelenin kim olduğunu ve nerede bulunduğunu hatırlayamıyor, hâlâ Server'i tanıyamıyordu Nihayet anladı, kapıyı açmaya cesaret edemeyerek pencereyi sürdü. Dışarıda çok yıldızlı bir gecenin, yüksek dağ gecelerinin durgun, huzurlu
aydınlığı vardı. Odanın ve uykunun karanlığından çıkan Emine'ye bahçe âdeta sabah alacası içinde gittikçe açılır gibi göründü, gittikçe kıyıyı, köşeyi, Server'in yüzünü daha iyi seçiyordu. Orada, komşulara duyurmamak için fısıl fısıl konuşmaya başladılar. Ne Server içeri girmek arzusu gösteriyor, ne de öbürü gelmesini teklif ediyordu. Çıkınlar pencereden uzanınca Emine şaşaladı, sevinçli bir sesle:
- Neye masraf ettin a kız! Diye söylendi.
O, böyle sevindiği zaman erkeklere de tıpkı kadınlarla konuşur gibi «A kız!» diye hitap ederdi. Memnun, koruyucu tavırla:

- Paranı tüketmişsin sen... Neler var bunların içinde?.. Diye hem fazla masrafa taraftar olmadığını anlatıyor, hem de çok memnun olduğunu, meraktan çatladığını gösteriyordu. Server:

- Kaç kuruşluk iş ki... Ye, kuşan! Diye cevap veriyordu.

Pencereden içeriye yıldızlı gecenin keskin soğuğu doluyordu. Bir aralık söz bitti, gökteki yıldızlar gibi bunların da gözleri karanlığın içinde keskin bir aydınlıkla parıldaşıyor, birbirlerinden alma ışıkla yanıyordu.ikisi de zihinlerinden geçen asıl düşüncelerine dalmış öyle, sessiz duruyorlar, bekliyorlardı. Server omuzlarını oynatarak: «Ayaz yapıyor be!) diye söylendi. Emine bu fırsatın üzerine bir kedi gibi atılarak:

-Gir içeri, kendini soğuklatırsın!..

Diye cevap verdi. Sanki soğuk birden, yıldırım süratiyle Server'in üzerine düşerek ve onu yakacakmış gibi telâş ederek hemen koştu, iç kapının sürmesini çekti. Şimdi Emine'nin sıcak nefesleriyle âdeta ılıklaşmış olan odada kapalı, emin bir yerde idiler. Lamba yoktu ki yaksın... Server bir kibrit çaktı; fakat etrafına, odaya değil, karşısındaki kadına, daha doğrusu kadının derin kara gözlerine baktı.

Sonra birden tekrar karanlığa, daha koyu, daha kapanık bir karanlığa gömüldüler. Gecenin sesleri büyülten durgunluğu içinde pencerenin yavaşçacık indiği duyuldu. Server, Emine'ye iyi bakıyordu. Tütün kaçakçılığıyla hastane mutfağından hissesine düşen kârı hep ona sarf ediyor, şurada burada ne bulursa hemen çıkın yapıp gece, bir yavrulu köpek gibi duvarlara sürüne sürüne zehiren miskin
ve korkak, fakat için için azılı ve hücuma hazır, hep ona taşıyordu. Tereke ve mezatlardan minder, şilte gibi, çanak çömlek gibi ev eşyası da almıştı. Şimdi oda, döşeli, pencere perdeliydi; ocakta ateş, duvarda lâmba vardı. Emine ne kadar rahattı... Bohçasını hazırlayıp sık sık hamama gidiyor, bir koca kalıp sabunla yıkandığını, fildişi tarakla tarandığını gören kadınları kıskanıyordu. Ona

Server, hamamdan başka, dışarıya çıkmasını menetmişti. Bütün gün yapayalnız canı sıkılıyordu, ama katlanmaktan başka çare bulamıyordu. Lâkin eve gelip gitmesini aleniyete vuran Server'e düşmanlar peyda olmuştu. Komşu Tatarlar kendi cinslerinden olmayan bu iki uslu insanla çok meşgul olmuyorlardı, ama ara sıra de elinde dolu sepet ve mendil ile Gürcü uşağın içeri girdiğini gördükçe
alınıyorlardı. Bereket güz mevsimi gelmişti; kasaba kışlık tedarikiyle uğraşıyordu. Bu sırada hastanedeki çavuş, bir gece Server çekilip gittikten sonra, yüreğindeki kıskançlığın arttığını duydu, yanındaki arkadaşına açıldı:
-Hele ettiğine bak Gürcünün... Bizi, çağırsa ya!.
Diye söylendi. O gün, kasabadan gelirken yan sokakta hamamdan dönen Emine'ye rastlamıştı; salına salına, oynak oynak gidiyormuş, onu tanımış ama aldırmamış... Öbürü çavuşun hoşuna gitsin diye kızar görünüyor:
-İndireydin kafasına kasaturayı:
Diyordu. Böyle saatlerce söyleştiler. Sonra bölük eminine (Bölük yazıcısı) işi haber vermek kararıyla yattılar. Ertesi gün Server köprü nöbetçiliğiyle iki günlük uzağa atıldı; Emine'yi görmesine bile meydan vermemişlerdi; vak'ayı haber alan Dal Sabri:

-Kahpe bize de göz yumdurttu be, hele bir payını vereyim!
Diye bağırmış, Emine'yi çağırtmıştı. İki jandarmaya tutturup kılıcının kabzasıyla onu bir iyi döverken:
-Geldiğin gün sana uslu otur, yoksa kemiklerini kırarım dedimdi; al işte...
Diye söyleniyordu. Her vuruşta biraz daha sakinleşiyor, yatamadığı bu kadını dövmekten lezzet alıyordu. Sızıltısız, sessiz dayağı yedikten sonra Emine'yi bıraktılar, doğru arzuhalciye gitti; onu kendisine candan bir ahbap sayıyor, o günkü dostluğunu unutamıyordu. Kollarını bacaklarını acele acele, açarak berelerini gösterdi.
-Bak, bana ne etti o oğlan?..
Dedi. Fakat memnun gibiydi, sesinde keder yoktu, sanki kendisine eziyet ettiği halde elinde olmayarak hoşlandığı bu güzel delikanlıdan dayak yemek ona lezzetli gelmiş, sinirlerini yatıştırmıştı. Bunu yarı yarıya fark eden öbürü, filozof tavrıyla:
-Onlar öyledir, adamın posasını çıkarırlar. Dedi. Emine, iyiliğini gördüğü bu adamı mükâfatsız, mukabelesiz bırakmaya razı değildi; çantasından iki çeyrek çıkardı, cömertliği, keyfi üzerindeydi: «Al borcunu, yarın ahrette Allah benden sorar!» dedi. Arzuhalci hâlâ inad ediyordu:

-Geç kız, var işine, ben para mara istemem! Diye söyleniyor, gözlerini yumuyordu. Lakin kadın dayağın lezzetinden âdeta şımarmıştı. Donuk yüzü pembeleşmiş, o her zamanki kıpkırmızı dudakları ise aksine uçuk bir renk almıştı, gözlerinin siyahlığı şimdi yorgun, dumanlı, fakat ateşliydi; yari sarhoş gibiydi, arzuhalciye:

-Alıver be kız! ...

Diye ısrar ediyor, ara sıra da kendi kendine söylenir gibi;

-Hay gidinin oğlanı, bedenimi bere etti... Diyordu. Bunu söylerken sanki tatlı bir şeyden bahseder gibi süzülüyor, yutkunuyordu.

Çoktandır erkek dayağı yememişti. Onu şimdi çok lezzetli bulmuştu... Arzuhalci birden kızdı; ikindiden çıkanlardan üç dört kişi durmuş, yazıhanenin camekânından bunları seyrediyordu. Maskara olacaktı, bu ne belâlı karıydı, yerinden fırladı, onun böyle birdenbire tutan delilikleri vardı. Emine'yi yakaladı, kapının önüne götürdü omuzlarından tuttu, sonra bacağını olanca kuvvetiyle kaldırıp nişanlayarak
tâ arkasına bir tekme vurdu... Bu vak'a, sözü kahvelere düşürdü. Gürcü Server'in işinden haber alan yerlilerin ayaktakımı bir zamandır geceleri Emine'nin evi önünde dolaşmayı Adet etmişlerdi. Hatta güpegündüz iki delikanlının kapıyı zorlayıp içeri girdiklerini iddia edenler vardı. Güya eve dadananlar sade bunlardan ibaret de değildi; o, Urfalı memur da arasıra. uğruyordu. Halbuki bunlardan Emine'nin haberi yoktu, hepsi yalandı. İşin doğrusu bir gün kendisi yokken
Tatar karıları eve girmişler, buldukları eşyayı minderlere kadar aşırmış, taşımışlardı. polis şikâyet, dinlemiyordu: «Hangi eşya be? Sende mal ne arar, jandarmanın önünde kolunu sallıya sallaya geldiğini daha unutmadık!» diyorlardı. Emine, Sabri'nin yanına girmek istedi, fakat devre çıktığını haber aldı. Evi soyulduğu zaman yarı kederlenmişti, fakat bu fırsatla jandarma mülâzımının yanına gireceğini düşünmüş, sevinmişti. Şimdi bu ümidin boşa çıktığını anlayınca birden ye'se kapıldı: Ku­ru tahtada kaldım. Fildişi tarağı da aşırmışlar, asıl buna canım yandı! Diye tutup jandarmalara bir
müddet derdini döktü; hiç acımayarak hatta alay ederek dinliyorlardı. Nihayet, kalemlerin boşalmaya başladığını, memurların birer birer çıktığını görünce korktular. Emine'yi kovdular.

Boş evde sıkıntılı bir gece geçirdi. Ara sıra, bir teselli gibi: «Mü'lâzım gelince çıkar anlatırım, isterse beni gene dövsün..» diye söyleniyordu. Fakat mülâzım bir türlü gelmiyor. Emine de bu sefer büsbütün aç çıplak, fırınlar bakkallar önünde çarşıyı kovula, sövüle dolaşıyor, bazen da bostanlarda, kırlarda yatıp kalkıyordu. Ara sıra sataşanlar oluyordu; açlıktan gözleri kararan bu mecalsiz, bitkin kadına sadaka vereceklerine laf atıp geçiyorlar, gülüşüyorlardı.
Artık soğuklar da başlamıştı; yağmurların ardı arkası kesilmiyor, bazan sulu sepken kar bile düşüyordu. Mahalle aralarında dolaşan Emine fırını tüten evlerin kapısını çalıyor, ekmek dileniyordu; 'lâkin ekmek yerine «Daha çıkmadı», yahut «Fırına salmadık» gibi ters cevaplar alıyordu. Bir gün sabahtan akşama kadar polis komiserinin kapısında bekledi.

Kapı, aralığından, Yatık Emine'nin şekli gözüne iliştikçe herif içerden:
-Kirk gün beklesen nafile... Diye haykırıyordu.

Bir aralık polislerden biri, yeni kaydolmuş bir delikanlı, merhamete geldi çantasını açtı, bir kuruş çıkardı. Bir kuruş koca bir ekmek demekti. Lâkin nasılsa bu sadaka hazırlığı komiserin gözüne ilişti; tutuşmuş gibi bir hamlede gözleri dönmüş, kendisini dışarı attı:
-Verme, verme! diye bağırdı...

Emine'nin uzattığı el boşta kaldı. Hayatın dayanılmaz bir sarsıntısı bu kadını bir defa yere kapatmış, sonra her halkası başka biçim eza ve mihnetlerden yapılma bir uzun, ağır zincir vücuduna dolanarak onu yaralıya, bereliye sürüklemiş, paramparça etmişti. Bu, manevi değil âdeta maddi bir zincirdi.. Bu, teşbih değil, vak'a idi. O bunlara ne derin bir tevekkülle katlanmıştı. Fakat bu derece hainliğe daha rast gelmemişti. Gözlerini çevirdi, içinden on beş senelik musibetlerin hazmedilmemiş acısı taşan bir bakışla komiseri uzun uzun seyretti. Sonra gene bir şey demeden, aç bir kurt gibi atılıp ısırması iktiza eden bu vücuda karşı hâlâ isyan
 etmek arzusu duymadan salına salına hükümet avlusundan çıkıp gitti.

Emine'nin böyle çarşıda, pazarda düşe kalka, dilene kovula gezdiğini gören eşraftan bazı nüfuzlular sarıklarını bastıran kaymakama çıktılar. Burası namuslu bir kasabaydı, o karı açlıktan geberir, fakat kimseden yardım görmezdi; günahtı, başka bir yere defetmek için bir defa vilâyete yazılsa muvafık olurdu... Kaymakam: «Nasıl olur canım? Diyordu, ben nasıl kendiliğimden yazarım.» Maamafih,
başka çare olmadığını görerek razı oldu. Mutasarrıflığa tezkere yazıldı, kâğıt buradan vilâyete gidecek, sonra gene uğraya uğraya, kimbilir kaç ayda, o da izin çıkarsa buraya gelecekti. Devirden dönen Dal Sabri bir aralık merhamete geldi, kendi tayınından günde bir ekmek yemek üzere fırıncıya emir gönderdi. Emine, mülâzımın bu ekmeğinden sanki ayrı bir lezzet buluyordu. Önüne gelene, tablakâra, çıraklara:

-Bir yiyip bin şükür ediyorum, ömrüne ömür bereketi, yavuz çocuk...

Diye şükranını anlatıyordu. Fakat tablakâr hile ediyor, fırına uğrayan Emine'ye bazı günler:
-Kız demin verdik ya, ne arsız şeysin, defol!...

Diye haykırıyordu. Etraftaki adamlar da buna inanarak: (Hay çirkef hay, sıkılmasa fırını götürecek! » diye ona sahabet (Arka çıkma) ediyorlardı. Gitgide, vermediği günler çoğalıyordu. Emine'de itiraz, şikâyet hakkı, müdafaa kudreti yoktu. Böyle bir cevap alınca dönüp gidiyordu. Bir gün cesarete geldi, iki gündür, komşusunun bahçesinden çaldığı lâhana yapraklarından başka midesine bir şey girmemişti; fırıncının:
-Demin aldın ya, günde beş çift mi yiyeceksin?
Demesi üzerine elini uzattı, tezgâhın üzerinden sıcak, beyaz bir okkalık yakaladı, ortasından böldü, iri bir parçayı hemen ağzına attı.Çıraklar,koştular elinden almaya, ağzındakini çıkarmaya. Uğraşıyorlardı. O sırada biri yetişti, çocuklara birkaç tokat attı fırıncıya bir küfür fırlattı:

-Hele itlere bak, aç olmasa karı ekmeği kapar mıydı be...

Diye bağırdı. Bu, arzuhalci idi, geçerken görmüş, dayanamamış, işe karışmıştı. Emine, elinde kalan ekmeği sıkıca yakalamış, şimdi kaçıyordu. Ahali delişmen bir adam olduğundan arzuhalciden çekinirdi; sessizce dinliyorlardı; o muttasıl bağırıyor:

-Ulan ambarlarınız zahire dolu; bir ordu beslenir, elin sıska karısına bir dilim ekmek vermez misiniz? Siz ne alçak adamsınız!

Diye söylemediğini bırakmıyordu. Nihayet daha ileri gitti, bütün halka sövdü. O zaman sarıklılardan biri:

-Hadi nene lâzım, İsmail efendi, bizi de belaya Sokma...

Diyerek arzuhalcinin arkasını sıvaya sıvaya, yarı tehdit, yarı nezaket sokaktan çıkardı. Meydanı boş bulan fırıncı şimdi:

-Kahpenin gözlerine mi tutulmuş ne, Sahabetçi çıkıyor, aha uyuz, küreği kafana indirirdim amma Hatip Efendi'ye dua et! Diyordu. Biraz sonra peştemalını toplayıp kuşak gibi beline doladı, doğru jandarma kumandanına çıktı, izzetinefsi kırılmış bir adam edâsıyle:

-Paşam, dedi, affet, o kötü karıya, ben artık ekmek mekmek vermem, çarşı ortasında haysiyetimi bir paralık ediyor.

Dal Sabri o sırada eşkıya işleriyle çok meşguldü; öfkeliydi:

-Kes, dedi, gebersin kahpe!

Ertesi gün süklüm püklüm fırına uğrayan Emine'ye bağırdılar:

-Başka kapıya, senin tayınını kestiler

Ekim ayı içinde yağmurun kar parçalarına dönerek rüzgârlar önünde savrula harmanlana yağdığı sert bir geceydi. Server'in evvelce yattığı koğuştaki çavuşla arkadaşı önlerine mangalı çekmişler, karanlığında sigara içerek konuşuyorlardı; nefeslerinin buharı kömürlerin kızıl ışığı üzerinden geçerken pembemsi bir çiçek gibi açılıyor,,sonra birbirlerine yüzlerine çarpıp dağılıyordu. Doğruca gidip kapıyı çalsalar sanki ne lâzım gelirdi? Gürcünün girdiği gibi bunlar da girerlerdi, elin kahpesi, ne diyecekti
ki? Bu kararla kalktılar, başlarına örtülerini sıkıca dolayarak sokağa çıktılar. Bastıkları yeri görmüyorlar, bataklara, su birikintilerine dala çıka, konuşmadan acele acele yürüyorlardı. Nihayet soğuğa rağmen terlemiş bir halde evin önüne geldiler; çavuş kapıya abandı; mandalı bile inik değildi, acaba iç kapı ne tarafta idi? Elleriyle duvarı yoklaya yoklaya biraz gittiler; çehrelerine iri iri, yumuşak karparçaları çarpıyor, yapışıyordu.

-Sabaha kadar bastıracak...

Diye söylendiler. Sonra ellerine kerpiçin yerine tahta iliştiğini anlayınca:

-Hah, kapıyı bulduk... Dediler; kancasını yokladılar. Bu da açıktı, acaba karı evde değil miydi? İçeri girdiler. Nefeslerini tıkayan rüzgârdan burada eser yoktu.

-Behey, Emine! ... Diye içlerinden birisi seslendi; fakat cevap veren olmadı. Çavuş, kibrit kutusunu bulmak için ceplerini karıştırıyor, tütün tabakasına anahtar veya çakı gibi şeylerin çarptığı duyuluyordu. Nihayet yarı boş bir şamalı kutusunun yoklandığı kibritin zımpara kâğıdına sürtüldüğü duyuldu; rutubet aldığından galiba yanmıyordu. Böyle dört beş kibrit sürttüler, fosfordan birkaç çizgi kapkaranlık odanın ortasında maviye yakın bir aydınlıkla ışıldıyordu.

Nihayet tembel, isteksiz; çok dumanlı bir alev belirdi... Köşede, ikiye katlanmış bir hasır parçası üstünde bir şekil uzanmış, yatıyordu. Sevinçle:
-Hah, burada!... Dediler, Kibrit sönmüştü, fakat artık lüzum var mıydı ya? Çavuş, karanlıkta hesapladığı köşeye yürüdü, elini uzattı, fakat ürkek bir sesle:

-Aha, karı buz kesmiş!...
Diye haykırdı. Yatık Emine açlıktan ve soğuktan öleli galiba günler geçmişti. Tüh, bu ne aksi işti... Nefer de, işi daha ziyade sağlam tutmak için, bir defa yokladı:
-Yetişemedik be, gebermiş!..
Dedi. Bir müddet, zihinlerinden fena şeyler geçirerek durdular. Sonra «Hadi, gidek!» ikazıyla birbirlerini iterek gecenin karlı rüzgârlarına karışıp küfür ede ede uzaklaştılar.
 
KARAY Refik Halid (1995). Memleket Hikâyeleri, Ġstanbul: Ġnkılâp Yayınevi.
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış