Sabahattin Ali Kafakağıdı Öyküsü Hakkında ve Metni

Ekleyen : Cansu Demir , 02 Aralık 2019 Pazartesi aaa Beğen
 
 
 
Kafakağıdı adlı hikâye Sabahattin Ali’nin Kağnı  adlı öykü kitabındaki 12 adet öyküden biridir. Kafakağısı adlı hikaye ilk kez Necip Fazıl Kısakürek’in çıkarmış olduğu Ağaç dergisinde yayımlanmış,  (Ağaç, 14 Mart, Sayı:1, s.13) daha sonra yazarın ilk baskısı 1936 yılında yapılmış olan Kağnı  adlı hikaye kitabına alınmıştır.
 
Kağnı adlı öykü kitabı Sabahattin Ali’in ilk baskısı 1936 yılında yapılmış olan ve içerisinde on iki hikâyesinin bulunduğu bir öykü kitabıdır.   Kağnı adlı kitabı ise yazarın yazmış olduğu ikinci öykü kitabıdır. . Yazar ilk öykü kitabı olan Değirmen ile ikinci öykü kitabı olan Kağnı adlı hikaye kitabındaki öyküleri Sinop ve Konya  cezaevinde kaldığı yıllar ve sonrasındaki yıllarda yazdığı öykülerden oluşur.
 
 Sabahattin Ali, Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla (1932) Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmıştı.  Öykü ve romanlarını Almanya dönüşü ve Sinop cezaevindeki mahkûmiyetinden sonra yazmaya başlayan Sebahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", " Arap Hayri ", ,"Pazarcı", "Kağnı" (1934 - 1936) gibi öyküleriyle dikkatleri üzerine çekmişti.
Kuyucaklı Yusuf , Kürk Mantolu Madonna, İçimizdeki Şeytan adlı romanları ile  ün salan Sabahattin Ali çok sayıda öykü de yazmış, romanları kadar öyküleri de oldukça beğenilmiştir.  
 
Kafakağısı adlı hikaye ilk kez Necip Fazıl Kısakürek’in çıkarmış olduğu Ağaç dergisinde yayımlanmış,  (Ağaç, 14 Mart, Sayı:1, s.13) daha sonra yazarın ilk baskısı 1936 yılında yapılmış olan Kağnı  adlı hikaye kitabına alınmıştır.
mıştır
 
Sabahattin Ali,  Kafakağıdı adlı öyküsünün başına  bir takriz açıklama eklemiş  ve önsözünde  şu paragrafı not düşmüştür. “Bugün, Türkiye hikâyesi diye bir şey var mıdır? Bu sorgu edebe aykırı görünmesin, var mıdır? Her gün Sirkeci garına giren trenlerin getirdikleri en pespaye Fransız gazetelerinden en pespaye şartlar altında hırsızlanan ve altına iki isim, bir de soyadı hâlinde üç Türk ismi atılan bir gündelik gazete hikâyesi ve hikâyeciliği vardır. Bundan başka yerli ve bir yazıcının yazdığı, yerli bir sanat kıymetini, yerli bir realite görüşünü, yerli bir ruh hâletini arz eden bir hikâye var mıdır? İlk gençliklerinde hikaye yazmış ve artık yazmaz olmuş bir iki kişi bir tarafa, bugün bu vasıfları taşıyan teki bir hikâyeci faaliyette değildir. Bu hikâyeyi okuyunuz. Bakalım onda Anadolu’ya ait nasıl bir ruh hâleti ve nasıl bir perspektif göreceksiniz.”  (Ağaç, 14 Mart, Sayı:1, s.13)
 
 
 
 KAFAKAĞIDI
 
Akşamüzeri hapishaneye bir sürü adam getirdiler. Hepsi elli kadar vardı. Bu kadar kalabalığı süngü takmamış iki jandarmanın arasında görünce yol parası borcundan buraya geldiklerini anladık.
 
Nizamiye kapısından girince avluda sıra oldular. Bir gardiyan elindeki kâğıda bakarak yoklama yaptı. Ondan sonra duvar kenarına dizilerek çömeldiler, konuşmadan bekleşmeye başladılar.
Kılıkları pek perişandı. Poturları parça parça sarkıyordu ve çoğunun ayağında kunduraya benzer bir şey bile yoktu.
 
 
Sırtlarında devetüyü çuldan kısa ve gene parça parça cepkenler, bunun altında solmuş, lime lime yıpranmış ve yamadan görünmez olmuş mintanlar vardı. Siperini sağ veya sol yanaklarının üstüne getirdikleri kasketleri yağ içindeydi ve yırtık siperden koyu sarı mukavvalar fırlıyordu.
 
Yanlarına koydukları çul heybelerin yan yatan ağızlarından birkaç somun kara ekmek, birkaç dürüm yufka ve bazılarınınkinden birkaç taze soğan yaprağı görünüyordu.
 
Hangi koğuşa gideceklerini ve ne yapacaklarını söyleyen olmadığı için uzun zaman beklediler. Aralarında ara sıra bir şeyler fısıldanıyorlardı. Kendi köylerinden birkaç mahpus yanlarına sokulunca isteksiz ve çekingen tavırlarla onun suallerine cevap veriyorlar, ara sıra başlarını başka tarafa çevirip uzaklara bakarak bu konuşmaya devam etmekten pek hoşlanmadıklarını anlatıyorlardı.
 
Hakikaten, tanımadıkları mahpuslardan ziyade hemşerilerinden tanıyor gibiydiler. Katilden veya başka ağır cürümlerden yatan kendi köylülerinin karşısında, yol parası veremedikleri için hapse düşmüş olmak onlara pek ağır geliyordu.
 
İçlerinde bir de ihtiyar vardı. Görünüşte altmışı çoktan aşmış olan bu adamın artık yol parası vesaire ile alakası olmasa gerekti. Mavi damarları fırlamış ve kütükleşmiş ellerinde tuttuğu eğri ve kalın bir sopaya dayanarak kalkabiliyor ve iki kat olmuş belini hemen bir yere yaslamak için duvarın yanına gidiyordu.
 
Kupkuru ve uzun çenesinde birkaç tel sallanmakta, dökülerek adamakıllı seyrekleşen ak saçlarının altında lekeli ve pul pul olmuş bir deri parlamaktaydı.
 
 
 
Üstü başı ötekiler kadar, hatta daha fazla perişandı. Belindeki meşin silahlık, belki altmış senenin kahrını çekmiş olduğu için, tüylenmiş, çatlamış, taban astarı gibi incelmişti.
 
Yanına yaklaştım. İhtiyarlıktan ufalmış gözlerle bana baktı. Geçeceğimi sanarak başını gene başka tarafa çevirdi.
 
Yanına diz çöktüm:
 
-Merhaba, dede!- dedim.
Dönüp baktı. Gözlerinde ufak bir hayret parladı ve döndü.
-Eyvallah!-
 
Her yeni gelene söylenen beylik cümleyi söyledim:
-Geçmiş olsun!-
-Sağ ol!-
 
Tekrar önüne baktı. Bir cıgara çıkarıp verdim. Titrek elleriyle aldı, sonra silahlığından teneke bir tabaka çıkararak açtı. İçinde bir tutamdan az tütün tozu ve bir fitilli çakmak vardı. Bunun seferberlikten kalma olduğu besbelliydi. Avcunun içi ile hızlı hızlı çaktı, sonra fitili düzeltip birkaç kere daha denedi. Bir türlü yanmıyordu. Bu sırada benim yakıp uzattığım kibritle cıgarasını ateşledi ve ağır ağır, derin derin çekti.
 
Ben gene sordum:
-Vukuatın ne, dede?-
-Ne vukuatı oğul, susa yolu parası veremedik!-
-Kaç yaşındasın?-
-Ne bileyim? Seksen olmalı!..-
-Nasıl olur? Altmışını geçenlerden yol parası istemezler…-
-Benden istiyorlar…-
-Bir yanlışlık olacak.-
-Yanlışlık değil oğul!- dedi ve anlattı:
 
-Dört oğlum vardı, birisi katilden hapse düştü, sekiz sene yattıktan sonra öldü; ikisi seferberlikte gitti; biri de jandarma idi, eşkıya takibinde vuruldu, topal kaldı, şimdi köyde oturur, benim elime bakar. Öbür oğullarımın çocukları yoktu. Bunun da bir tek oğlu oldu, o da sekiz yaşında sıtmadan öldü. Öleli yirmi yılı aşkındır. O zamandan beri topal oğlumla otururuz. Benim kocakarı ile topalın karısı tarlayı sürer, ekerler, ben de harmana yardım ederim, topal da çardakta oturup bostanı bekler, kıt kanaat geçiniriz. Üç sene evvel bizim ağa dere boyundaki ufak tarlamıza sahip çıkar oldu. Bağırdık çağırdık, fayda etmedi. Oğlan sakat, bende de derman yok, hakkımızı kendimiz arayamadık. Mecbur olduk hükümet kapısına düşmeye. İki sene mahkememiz sürdü. Bizim tapumuz filan yoktu ama, bütün köylü o tarlanın bize dededen kaldığını bilirdi. Bunu soran olmadı, ağa yalancı şahit dinletti, mahkemeyi kazandı. Mahkeme sürerken benden kafakağıdımı istediler, nereden bulayım? Askerden döneli devlet kapısına işim düşmemişti; aradım aradım yok… Sonra mushafın arasında bizim topalın ölen oğlunun kafakağıdını buldum. Onun da adı Mehmet’ti. Kafakağıdı değil mi, hep bir, dedim, vilayete kaydını gördürdüm, yeniden adres verdim.
 
Mahkemede bir şey çıkmadı. Vilayete gelip giderken öbür tarlayı yüzüstü koyduğumuzla kaldık. Altı ay sonraydı, köye tahsildarlar geldi. Yol parası vereceklerin arasında muhtar beni de okudu. Yanlış olacak diye kulak asmadım. Birkaç kere gelip gittiler, aldırmadım. Yirmi senedir yol parasından muaftım.
 
Bu sefer tahsildarlar jandarmayla beraber geldiler. Yol parası vermeyenlerle beraber beni de aldılar; ben seksen yaşındayım dedim ama dinleyen olmadı. Nüfusa geldik, defteri açıp baktılar, daha yirmi dokuz yaşındasın dediler. Amanın etmeyin, halime bakın dedim, olmaz, tevellüdün işte burada, adresin de belli, diye dayattılar. Cebimdeki nüfusu çıkarıp verdim, orada da 29 gösteriyormuş, o zaman aklım erdi ama neyleyim? Daha çok kurcalarsan başına iş açılır, dediler. Ben de sesimi çıkarmadım. Altı lirayı bir denkleştirebilsem verir kurtulurdum ama bu zamanda altı liranın yolu nerde? Kaderde yazılıymış dedik, geldik buraya…-
 
Gülmeye başlamıştım:
-Ama babacığım, hiç insan torununun nüfus kâğıdını alır mı?- dedim.
Bıkkın bir tavırla elini salladı ve:
-Ne olurmuş sanki?- diye mırıldandı, -Hepsi devletin kâğıdı değil mi?-
 
(Sabahattin Ali, Ağaç, 14.03.1936)
 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...