Sabahattin Ali'nin Bir Firar Öyküsünün Metni ve Düşündürdükleri


24.11.2019
 
 
Bir Firar(1933)
 
“Bir Firar “ adlı öykü kitabı Sabahattin Ali'nin ilk baskısı 1935 tarihinde yapılmış olan ve beş hikâye kitabından ilki olan Değirmen  adlı öykü kitabındaki öykülerinden biridir. Sabahattin Ali’nin  Değirmen  adlı öykü kitabı 1927 yılı ile 1935 yılları arasında yazmış olduğu hikâyelerinden oluşur. Değirmen adlı öykü kitabı Sabahattin Ali’nin  “Dağlar ve Rüzgâr’ (1934) “ adlı şiir kitabından sonraki basılmış ikinci kitabı olmaktadır.
 
Yazarın Değirmen adlı öykü kitabında bulunan öykülerden iki tanesi Sabahattin Ali’nin henüz öğrenci iken 1927 yılında yazdığı iki öykü ile birlikte toplamda on altı öyküden oluşmaktadır
.
Yazar bu öyküsünü Konya ve Sinop cezaevinde yattığı yıllarda yazmış, 1933 yılında yazılan bu öyküsünü 1935 yılında basılan Değirmen adlı öykü kitabının da içine almıştı.
 
Cami’yi soymadığı halde civarlarda serseri serseri dolaştığından suçlu olarak yakalanan, suçu işleyen kişi kaçtığı için jandarmalar tarafından suçlu zannedilerek yakalanan İdris’in başından geçenler ve gördüğü işkencelerden söz eden bu hikâye muhtemelen yazarın Konya veya Sinop cezaevlerinde iken tanıdığı bir mahkûmun yaşadığı anılara dayanmaktadır.
 
Öykü  1930 lu yıllardaki  develetin sıkı idaresini ve kolluk kuvvetlerinin  baskısını ortaya koymakla dikkati çeker. Cami’yi soymakla suçlanan İdris, Cuma namazı vaktinde camiyi soymakla suçlanmaktadır. Oysaki idris Cami’yi soymamış asıl soyan kişi ise kaçıp gitmiştir.  Yüzbaşı ise gönderdiği birliğe suçluyu yakalamadan gelmeyin diye kesin bir talimat verdiğinden Jandarmalar bir suçlu bulup getirmek zorundadır.  Jandarmalardan işkence gören İdris, yediği dayak yüzünden suçu işlediğini kabul etmiş dayaktan kurtulmak için yedi yıl yatmaya razı olmuş ama çalmadığı için çalındığı söylenen eşyaları kendi çalmadığı için geri verememektedir.
 
Öykü bir yandan  oy yıllarda köylüler ve halk üzerindeki jandarma baskısını ortaya koyup dökerken diğer yandan da halkın içinde bulunduğu büyük ekonomik sıkıntıyı da gözler önüne sermektedir.
 
 
BİR FİRAR ÖYKÜ METNİ 
 
İki candarma İdris’i aralarına almış götürüyorlardı.
 
İdris ayaklarına basamayacak haldeydi. Jandarmalar çok dövmüşlerdi, fakat seke seke yürümeye çalışıyordu. Bayram namazında İmamköy Camii’ni bastığını ve orada namaz kılanları soyduğunu en nihayet itiraf etmişti. Hâlbuki böyle bir şeyden haberi bile yoktu…
 
Ne çare?.. Dayak bu… Her şeyi söyletir.
 
En aşağı yedi sene yiyecekti. Seke seke yürüyor, ara sıra ayağı bir taşa takılıp sendeledikçe jandarmaların birisi koluna yapışıyordu. Biraz yürüdükten sonra kendisine bir de sigara verdiler…
 
Bunlar da aslında fena adamlar değildi… Fakat ne yapsınlar, vazife… Takibe çıkarken, -faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin!- diye yüzbaşı sıkı sıkı emirler vermişti. Köyü soyan çoktan kirişi kırmış olacağı için, ne yapıp yapıp fail bulmak lazımdı. İdris de zaten kaç senedir buralarda serseri serseri dolaşıyor, binbir türlü dalaverelere girip çıkıyordu.
 
Birkaç kere de sigara kâğıdı ve çakmaktaşı satarken yakalanmıştı.
 
Asıl mühimi, köylü kendisinden şikâyetçiydi. İlk zamanlarda rahmetli babasının -babası köyün imamıydı- hatırını sayanlar bile onun bu hallerini görünce kaybolmasını istemeye başladılar. İdris köyde kaldıkça jandarmanın ayağı kesilmeyecekti.
 
Bunun için jandarmalar İdris’i yakalayınca, muhtarla köy bakkalı, İdris’i vakadan bir gün evvel İmamköy tarafına giderken gördüklerini söylediler… Bu kadarı yeterdi. Üst tarafını jandarmalar söylettiler…
 
İdris İmamköy Camii’ni bayram namazında nasıl soyduğunu anlattı.. Şimdi İmamköyü’ne gidiyorlardı.
İdris düşünüyordu; adamakıllı dalmıştı.
 
Bu dakikada aklında, ne yediği dayak ne de yiyeceği yedi sene vardı. Onun zihnini büsbütün başka bir şey, başka bir düşünce dolduruyordu. Bu düşünce ona dayaktan ve hapisten daha acı geliyordu.
 
Fazla işlemeye alışmamış olan kafası bir çare arıyor, bulamıyor, sıkıntısını, dışarıya fırlayan gözlerinde, yüzünün birbirine karışan sinirlerinde gösteriyordu.
 
Düşündüğü şey şuydu: İdris dayak yerken, köyü soyduğunu söylemişti. İş bu kadarla bitmiyordu. Deliller de lazımdı. Bunun için paraları ve gümüş saatleri nereye koyduğunu söylemek icap ediyordu.
 
Ne parası? Ne gümüş saati… Hatta ne soygunu?.. Fakat söylemek lazımdı… Sopa, dipçik ve tekme dayanılır gibi değildi. Beyni kafasından fırlayacak gibi oluyordu: Ne söylesin?
 
-İmamköyü’nü ben soydum!- demek kolay… Fakat paralarla gümüş saatleri meydana çıkarmak zor… Hem çok zor…
 
Değnekler, tekmeler, dipçikler kalkıp iniyordu. Bayılacak gibi oldu. Gözleri karardı. Elini hafifçe kaldırdı:
 
-Diyivereceğim!- dedi.
 
Jandarmalar bıraktılar. Yüzüne su serptiler. Bir sigara verdiler. O zaman İdris ilk aklına gelen ismi söyledi:
 
-Paralar İmamköyü’nde kahveci Süleyman Ağa’da!- dedi.
 
Dayak kesilmişti. İdris’in de o zaman düşündüğü yalnız buydu. Fakat İmamköyü’ne doğru yola çıkınca büsbütün başka şeyler düşünmeye başladı. -Yandı garip Süleyman Ağa!- dedi
 
Süleyman Ağa, kendi köyünde olsun, İmamköyü’nde olsun, ona hala yardım eden bir tek kişiydi. Kahvesinde yatacak yer verir, ona nasihat falan ederdi.
 
Nereden aklına evvela bu zavallının ismi gelmişti?.. Şimdi jandarmalar, hiçbir şeyden haberi olmayan ihtiyarı yatıracaklar ve döveceklerdi. Gebertinceye kadar döveceklerdi.
 
Süleyman Ağa:
 -Bilmiyorum!- diyecek, bin bir türlü yemin edecek, fakat dayağı yiyecekti. Titrek sesiyle yalvaracak, anlatmak isteyecek, kıvrım kıvrım kıvranacak, fakat dayağı yiyecekti.
 
Aksakallı ihtiyarın, sakallarından yaşlar akarak ağladığını görür gibi oldu. İhtiyarın iki kat olmuş beline tekmelerin, dipçiklerin indiğini görür gibi oldu. Beyaz, gür kaşların altında, feri kaçıp dışarı fırlayan iki gözün kendisine dikildiğini, -beğendin mi ettiğini, İdris!- demek isteyerek baktığını görür gibi oldu.
 
Beline tekrar bir dipçik yemiş gibi inledi.
 
Jandarmaların biri ona yandan bir göz attı… Sonra bir sigara daha çıkarıp verdi…İdris sigarayı göbeğinin üzerinde sallanan kelepçeli elleriyle yakalayarak ağzına götürdü. Sıkı sıkı bir iki nefes çekti.
 
Beş on adım daha gittiler…Sigara İdris’in ağzından düştü…A-ah… Bunu yapamayacaktı…
 
Karşıdan İmamköy görünmüştü… Evvela bir iki uyuz ağaç, sonra birkaç kerpiç ev… Beş on çıplak çocuk…Yüz adım daha… Sonra köye geleceklerdi… Ve Süleyman Ağa.
 
İdris etrafına bir bakındı… Şosenin sağ tarafı fundalıktı. Jandarmalara baktı: Silahları ellerinde gidiyorlardı.
 
Bir sıçradı, hendeğin öbür tarafına atladı, düştü, tekrar kalkarak fundalıkta koşmaya başladı. Jandarmalar -şırrak- diye mekanizmaları açıp kapadılar, ondan sonra iki tok ses… Havada kısa ve keskin bir vınlama oldu, İdris olduğu yere yıkıldı.
 
Jandarmalar yanına koştular. Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı:
-Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok…- dedi: Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi. Tekrar gözlerini açarak:
 -Benim de…- dedi.
 
Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı.
 
(Sabahattin Ali, 1933

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış