Sabahattin Ali ’nin Gramofon Avrat Öyküsü Hakkında Bilgiler ve Öykünün Metni

Ekleyen : Gazi Çakmakçı , 05 Kasım 2019 Salı aaa Beğen
 
 
 
Gramofon Avrat adlı hikâye, Sabahattin Ali ’nin ilk kez 1936 yılında yayımlanan [1] "  ve çoğu daha önce Varlık Dergisinde çıkmış olan yazarın 1934 – 1936 yılları arasında yazdığı öykülerden oluşan“Kağnı "  adlı hikâye kitabındaki dördüncü öyküsü olmaktadır.
 
Sabahattin Ali bu öyküsünün mekânını Konya olarak seçmiş,  Konya’daki oturak âlemlerinde boy gösteren düşük bir kadının hayatından bir kesiti öyküsünün konusu olarak seçmiştir.  Yazarın Gramofon Avrat adlı öyküsünde Konya’yı mekân olarak seçmesindeki asıl neden MEB ‘in açtığı bir sınavı kazanarak gittiği Almanya dönüşünden sonra Konya Ortaokulun’da Almanca öğretmeni olarak görev yapması ve bir süre sonr tutuklanarak Konya’da bir yıldan fazla süre cezaevinde kalması ile ilgilidir.[2] Bu nedenle Konya, Sabahattin Ali  ’nin biyografisinde önemli bir yer tutmaktadır. Görev yaptığı ve hapiste kaldığı yıllarda Konya’nın sosyal ve fiziki coğrafyasını yakından tanıma fırsatını bulmuş o nedenle Arap Hayri adlı hikâyesinde de olduğu gibi mekânı Konya olan birçok öykü de yazmıştır.
 
Yazarın Kağnı adlı öykü kitabında yer alan diğer hikâyeler gibi Gramofon Avrat adlı hikayesi de yazarın Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla verilen bir yıllık mahkumiyetin sonra yazmış olduğu bir hikayedir. Nitekim yazarın Kağnı adlı hikâyesindeki öykülerin pek çoğunda hapishane hayatına dair hikâyeler ağırlıklı olmaktadır.
 
 Sabahattin Ali, edebiyata şiirleri ile girmiş,  günümüzde daha çok Kürk Mantolu MadonnaKuyucaklı Yusuf  ,İçimizdeki Şeytan  adlı romanları ün salmış, ama daha  ziyade öykü türünde serler vermiş bir yazarımızdır.
Gramofon Avrat adlı öyküsü oturak âlemlerinin düşük bir kadını olan Azime ile onu oturak âlemlerine taşıyan faytoncu Murat’ın aşkını konu edinmektedir.  Konusu ve adı ile Sabahattin Ali’nin en popüler öykülerinden birisi olan Gramofon Avrat adlı öykü bu ilgi nedeni ile iki kez filme de alınmıştır.  Öyküye dair ilk film 1967 yılında Yılmaz Duru tarafında  "Azap Yolları"  adı ile çekilmiştir. İkinci film ise  1987 yapımı Yusuf Kurçenli filmdir. Bu filmde ise başrolleri Hakan Balamir, Türkan Şoray (Cemile), Menderes Samancılar, Güzin Özipek,  Emin And paylaşmışlardır. [3]
 
 ( Not : Yazının  yukarıdaki Tenkit kısmı Esa Editörleri tarafından yeniden düzenlenmiştir.
 
Gramofon Avrat Öykü Metni
 
Azime bu kızı eline geçireli bir sene bile yoktu. Fakat adı şimdiden bütün Konya hovardalarının arasında yayılmış, bunun sayesinde Azime’nin çıkınına yeşil yeşil bangonotlar dolmaya başlamıştı.
 
Yaşı daha yirmi sularında idi. On beş senelik oturak avratlarından güzel oyun oynuyor, bütün türküleri, en zorlarını bile, gözünü kırpmadan söylüyordu. Bir yanık sesi vardı ki… Bu ses için ismi Gramofon Avrat olmuştu. Asıl adı pek malum değildi. Nereden geldiğini de bilenler azdı. Dilinin epeyce düzgün olduğuna bakılırsa herhalde şehirde bir efendi yanında evlatlık kalmış olacaktı. İki sene evvel ilk defa olarak Dereköylü bir delikanlının yanında Meram’da bir oturağa gelmiş, ondan sonra bir iki ay bu çocukla dolaşmıştı. Dereköylü bir gece kavga arasında vurulup ölünce bütün öteki kimsesiz ve efesiz oturak kadınları gibi Azime’nin eline düştü. Azime ne tükenmez hazine yakaladığını bilmez değildi. Kızı evvela terzi Mürüvvet’e götürüp hanımlar gibi giydirdi, ayağına tokalı pabuçlar aldı, bir hafta, on gün istirahat ettirdi. Ondan sonra bir geceliğine oturağa göndermek için otuz, kırk, yerine göre yüz lira alarak ve sürüyüp götürmesinler diye yanına kendi adamlarından bir silahlıyı -efesidir, yalnız göndermez- diye katarak kızı çalıştırmaya başladı.

Anasının beşibiryerdelerini, babasından kalan iki dönüm tarlayı, Araplar Mahallesi’ndeki eski evi satan her delikanlı paralarını kuşağına basıp Azime’ye geliyor ve bir gececik oynatmak için Gramofon Avrat’ı istiyordu.
Öteki avratlar hep yaşlı kadınlardı. Oyundan anlayan hovardaların beğenebileceği bir oyun, ancak on beş yirmi senede öğrenilebiliyor ve bu müddet içinde yüzler, kalın düzgün tabakaları altında saklanacak kadar çöküyordu. Az ışıklı çıraların veya sönük lambaların ziyasında oynayan bu kadınların yüzlerinden çok ayaklarına ve türlü türlü ahenklerle kıvrılan vücutlarına bakıldığı için yüzlerinin ve yaşlarının pek ehemmiyeti yoktu.
 
Fakat bu Gramofon Avrat… Daha bu yaşta, yıllanmış kadınlardan güzel ve ustaca oynayan, en kıvrak şarkıları konuşuverir gibi kolayca söyleyen, rakı verirken adamın gözlerinin içine bakıp gülen bu yaman kadın öbürlerine benzemiyordu. Bu kız için millet birbirini kırıyordu. Azime kızı oynatacak olanların akıllı uslu olmalarına ne kadar dikkat ederse etsin, her oturakta muhakkak kavga çıkıyor, silah atılıyor, adam vuruluyordu. Fakat şeytan kız, bunların hepsinden yakayı kurtarmasını biliyordu. Tam kavga alevlenip kendi yüzünden dövüşenler kendisini unutunca usulcacık sıvışıyor, onu getiren ve asla kavgaya karışmayan adamla beraber, kapının önünde bekleyen arabaya atlayıp bağlar arasından dolaşarak -Azime yengesine- geliyordu.
Gramofon Avrat’ın acayip bir huyu vardı: Bir gördüğünü bir daha hiç hatırlamıyordu. Uğruna evini barkını harcayanları bile ikinci görüşünde tanımamazlıktan geliyor, daha doğrusu sahiden tanımıyordu. Çünkü karşısındaki kendisini ona hatırlatmak için: -Nasıl bilmezsin canım, Silleli’nin bağına gittik ya… Orada Küçük Ali beni bıçakladı da dört ay hastanede yattım ya!..- dedikçe öyle masum bir tavırla: -Bilemedim hay efendiciğim, bilemedim işte!- derdi ki, yalan yaptığını söylemek insafsızlık olurdu.
Kendisini alıp götüren ve oynatanların, hatta bir iki gece yanlarında alıkoyanların ne zengin ne de -aslan gibi delikanlı- olmaları, bunların Gramofon Avrat’ın kafasında yer bırakmalarına yetmiyordu. Yalnız bir kişiyi ve uzun zaman unutmadı:
Azime’nin eski dostlarından Rumelili bir Hüseyin Ağa vardı. Konya’dan istasyondan çıkınca insanın karşısına dizilen bir sürü çift atlı paytonların belki dörtte biri bu adamındı. Azime’ye araba lazım oldu mu, buna haber salar, Hüseyin Ağa da işin sonunda bazan vukuat da çıkabileceği için en genç ve kuvvetli arabacısı Murat’ı yollardı.
Bu delikanlı, hiç konuşmadan, hiç arkasına bakmadan kendisine söylenen yere atları sürer, hangi bağa gidilirse, kapısının önünde bekler, çağırılsa bile içeri girmez ve sabaha karşı oturak bitince yahut bir vukuat çıkıp silah sesleri ve bağırışlar arasında Gramofon Avrat bağdan dışarı fırlayınca hemen atların torbalarını alır, dörtnala şehre dönerdi.
Ne kadın ona, ne o kadına bir laf söylemiş değildiler. Aylardan beri onun doru atları ve hafif arabası kadını birçok yerlere götürdüğü, birçok yerlerden, bazan arkalarından atılan kurşunlara rağmen, selametle evine getirdiği halde, belki bir kere adamakıllı birbirlerinin yüzüne bakmamışlardı.
 
Fakat bir gece Murat hastalanıp yerine başka arabacı gelince Gramofon Avrat bindiği arabadan atladı ve gitmem diye dayattı; ne yalvarmak, ne bağırmak fayda vermedi. Azime pohpohlamak için birkaç gün sonra bunu oğlana söyleyince o, aldırış etmezmiş gibi, omuzlarını silkti.
 
Bir gün Meram’ın ta öbür başında bir oturağa gittiler. İçerde sazlar çalınıp şarkılar titreşen dut yapraklarında dolaşırken, dönen ve oynayan kadınların kaşık sesleri taşlı bir yolda dörtnala koşan at nalları gibi geceye yayılırken, her zamanki şey oldu: Bağırmalar, sövüşmeler başladı. Birkaç silah sesi duyuldu. Murat başını çevirerek bağın tenha kapısına baktı, neredeyse bu kapıdan çıkıp arabaya atlayacak olan kadını ve -efesini- gözledi. Fakat bunun yerine içerden keskin bir kadın sesi çınladı:
-Amanın Murat yetiş, beni vurdular!-
 
Oğlan yerinden sıçrayarak bahçe kapısını omuzladı. İçerde hala boğuşanlar vardı. Birkaç kişi kadını kucaklayıp bağ evine sokmaya çalışıyorlardı. Kadın Murat’ı görünce ellerini ona doğru uzattı ve ilk defa olarak ona, hem de çok şeyler söyleyen gözlerle, baktı. Murat yavaşça ceketinin cebinden iri nagantını çıkararak oradakilere doğru sıktı; onlar, nereden geldiğini anlamadıkları bu ateşten şaşırdıkları sırada çabucak kadını yakalayıp dışarı fırladı ve arabaya atlayarak şehrin aksi tarafına, dağlara doğru sürdü.
 
Fakat buraları iyi tanımadığı ve sığınacak kimsesi olmadığı için birkaç gün sonra candarmaların eline düştü, kendisini hapishaneye, kadını hastaneye kaldırdılar. Gramofon Avrat hastaneden çıkınca ilk işi Murat’ı sormak oldu. Tabanca attığı zaman yaralananların biri öldüğü için, delikanlı, esbabı muhaffefesi (hafifletici sebeplerden dolayı ceza indirimi) filan çıktıktan sonra, tam on iki buçuk sene yemişti.
 
Bu günden sonra kadın ne bir oturağa gitti, ne eline kaşık alıp oynadı, ne de güzel ve yanık sesini duyan oldu. Evvela yaşlıca birinin yanına kapatma girdi. O kendisini kapı dışarı edince de umumhaneye düştü. Fakat her salı günü muhakkak hapishaneye gidip Murat’ı görür, ya birkaç kuruş para, yahut da yağ, bulgur, cıgara gibi bir şey bırakırdı. Aralarında bir iki kelime bile konuşmadıkları halde kendi uğruna hiç düşünmeden adam vuran bu çocuğu, vücudunu satıp kazandığı paralarla besliyor, belki de artık yalnız bunun için çalışıyordu.
(Sabahattin Ali, Resimli Herşey, 05.12.1935)


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...