Sabahattin Ali ‘nin Sıcak Su Öyküsü Konusu Metni ve Hakkında Bilgiler


9.02.2020
 
 Sabahattin Ali ‘nin  Sıcak Su  Öyküsü 
 
 
Sıcak Su adlı öyküsü Sabahattin Ali ‘nin ilk kez 1937 yılında Ayda Bir adlı dergide yer alan ve yayımlanan bir öyküsüdür.  ( Ayda Bir, 01.07.1937)
 
 Sıcak Su adlı öykü daha sonra Sabahattin Ali ‘nin 1936 ile 1937 yılları içinde yazdığı hikâyeleri içeren “Ses” adlı öykü  kitabı içinde yer alarak yayınlanmıştır.  
 
 Ses adlı öykü kitabı, toplamda 65 hikâye yazmış olan ve bu hikâyelerini beş ayrı kitapta toplayan Sabahattin Ali’nin   basılmış olan üçüncü öykü kitabı olmaktadır.
 
Toplumsal gerçekçi bir öykücü olan Sabahattin Ali ‘   1930 yılında Resimli Ay adlı dergi kadrosu içine girmiş Nazım Hikmet ve diğer Sosyalist ve Marksist diğer yazarlar arasında yer almaya başlamıştı.
Eserlerinde, köylü, işçi,   kanunlardan kaçan veya hapse düşmüş kişiler, fahişeler, paragözlü doktorlar, memur,  düşkün, yoksul, emekçi insanların dramlarını ve trajedililerini dile getiren öyküler yazan düzeni eleştirmekten geri durmadığı için hayatı boyunca düzen ve devlet adamlarıyla boğuşan Sabahattin Ali ‘nin asker ve jandarmayı tenkit eden en sert öykülerinden birisi olmaktadır.
 Bir Orman Hikayesi, Kazlar , Katil Osman , Candarma Bekir ,  Bir Firar , gibi öyküleri yazarın benzer konuları ele aldığı öyküleri olmaktadır.
 
Öykünün Konusu ve Kısa Özeti
 
 
Öykü de Ağa’nın oğlunu vurarak dağa çıkan bir kanun kaçağını arayan Jandarmaların bu kanun kaçağının karısına tecavüz etmesi ve sonrasında da bu kadının iffetinin bozulması nedeni ile evini ve köyünü terk ederek ortadan kaybolması konusu işlenmektedir.
Sıcak Su adlı öyküsü kolluk kuvvetlerinin kanun dışı bir adamı ararlarken yaptıkları kanunsuzluk ve ahlaksızlıkları  konu edinmesi nedeni ile  Sabahattin Ali ‘nin  en çok dikkat çeken öykülerinden birisi olmaktadır.
Sıcak Su-Sabahattin Ali
 
İki jandarma alacakaranlıkta köyün kenarına varınca, atlarından indiler ve dizginleri karşıdan koşup gelen kahveci çırağına vererek, bacaklarını gere gere yürümeye başladılar.
Köyün sokaklarında kimse yoktu. Uzaktan yanık bir inek böğürmesi işitiliyordu. Rüzgâr söğüt ağaçlarının dallarında hafif mırıltılarla dolaşıyordu. Köyün batı tarafındaki sırtları kaplayan orman, oraya çökmüş bir bulut yığını gibi kımıldıyordu.
Jandarmalar kahveye girip kahveci ile yavaş sesle birkaç kelime konuştuktan sonra dışarı çıkarak köye doğru yürüdüler. Evler büsbütün karanlığa dalmıştı…
Tam köyün öbür ucunda, ormanın başladığı yerdeki ufak bir eve yaklaştılar. Ses çıkarmak istemedikleri anlaşılıyordu. Evin etrafını saran çite gelince, ayaklarının ucunda yükselerek evin ışık görünen penceresine baktılar. İçeride bir kadın diz çökmüş, çorba içiyordu. Birçok örgülere ayrılmış saçları arkasına bırakılmıştı. İkide birde pencereden dışarıya da kaçamak bir göz atıyordu.
Jandarmalardan biri:
-Bire domuzun karısı, nasıl da haberi yokmuş gibi yapar ya!.. Diye söylendi. Öteki:
-Bu dördüncü gelişimiz. Hiçbirinde kıstıramadık. Bu sefer de İsmail yok gibi ama bakalım! Dedi.
Çitin kapısını iterek girdiler. Bir jandarma, bahçenin arkasına dolandı. Ötekisi kapıyı vurdu.
İçerde hiç bir telaş eseri görülmedi. Yalnız yerinden kalkan kadının üç etekli entarisinin yaklaşan hışırtısı duyuldu. Sonra kapının arkasından taze bir ses:
-Kim o? diye sordu.
-Aç… İsmail’i arıyoruz!-
Bir sürgü çekildi, kadın kapıyı açarak:
-Buyurun arayın, İsmail evde yok. Geçen sefer geldiğinizde söyledim: Bahardan beri İsmail gelmiyor. Dört ay mı oldu ki ne!
Jandarma bağırdı:
-Sus, iki gündür buradaymış, bize haber geldi!-
Kadın yumuşak bir sesle:
-Yalan ağacığım, yalan! İsmail vukuatı yaptıktan sonra bu yakalarda görünmedi bile. Kim bilir ne yanlara gitti? Belki de dağlarda öldü kaldı!
Jandarma, yükü açtı, yatakları devirdi, sonra etrafına bakındı. Ev bu bir tek odadan, bir de aralıktan, ibaretti. Aralıkta bir zeytinyağı testisi ile bir ekmek tahtası ve ne oldukları pek belli olmayan birtakım şeyler daha duruyordu. Biraz genişçe olan odanın bir kenarında bir minder uzanıyor, onun bir köşesinde de, açık bir mushaf duruyordu.
Jandarma, evvela güzellikle işe başlamak isteyerek kadına sokuldu:
-Bana bak, Emine! Dedi.  İnkârı bırak. Bu oğlandan gayrı sana hayır gelmeyeceğini anladın. Devlet onu sana bırakmaz. Ondan sorulacak hesabı var. Nesine acırsın yabanın katilinin? Ama diyeceksin ki, o keyfinden adam vurmadı, canını kurtarmak için vurdu. Peki, ne diye dağa çıktı öyleyse? Devletin mahkemesi yok mu? Vurduğu uşak, ağa çocuğu diye onu yiyecek değiller a! Hakkı ne ise o kadar yatıp çıkacaktı. Dedim ya, bırak sen onun arkasını da, nerede olduğunu, bu akşam nereye kaçtığını bize söyle. Bak gençliğin var. Kendine yazık etme… Hadi Emine, deyiver bakayım, İsmail biraz evvel buradaydı değil mi? Kim haber verdi bizim geldiğimizi?-
-Söyledim ya, ne diye üstelersiniz! Dört aydan beri İsmail’i görmedim!
-Emine, bunun sonu kötü olacak. Biz de buraya keyfimizden gelmiyoruz, yüzbaşı söylemedik laf koymuyor; bu sefer de yakalamadan gidersek, iflahımızı keser. Kim bilir hangi dağ başındaki karakola gönderir.
Kadın önüne bakıp susuyordu.
Jandarmalar birbirlerine baktılar. Sonra yan yana gelip birkaç kelime fısıldadılar. Birisi:
-İhbar sahi miydi acaba? Dedi.
Öbürü kurnaz bir gülüşle:
-Şimdi anlarız!.. Diye cevap verdi ve bu işlerin kurdu olduğunu göstermek ister gibi elini salladı. Sonra kadına dönüp:
-Aç şurayı!.. Diye bağırdı ve eliyle odanın bir köşesindeki küçük tahta kapıyı gösterdi.
 
Kadın bir dakika tereddüt ettikten sonra, o tarafa giderek tahta mandalı çevirdi ve kapı kendiliğinden açılıverdi. Burası küçük bir gusülhaneydi.
İçerde kimse yoktu. Öbür jandarma sorucu gözlerle arkadaşına baktı:
-Hani ya? Diye mırıldandı.
-Sus!
İçinde isli bir teneke ile küçük bir tahta iskemle görünen gusülhaneye yaklaşarak elini tenekenin içine soktu. Sonra parmakları yanmış gibi hızla geri çekti:
-Bu sıcak su ne olacak?-dedi.
-Hiç!.
-Hiç olur mu? ve anlayışlı bir sırıtma dudaklarına yayıldı.
Kadın kızararak mırıldandı:
-Su dökünecektim…
-Allah’ın gündüzü kalmadı mı? Kime yutturuyorsun? Kocan burada değil de, gece vakti ne diye sıcak su hazır edersin?
Sonra arkadaşına dönerek:
-Bu en sağlam usuldür! Dedi. Bir kaçağın evini ararken evvela gusülhaneye bakarım!..
Birdenbire kadını kolundan yakalayıp çekerek bağırdı:
-Artık inkâr para etmez! Söyle bakalım, İsmail nerede? Su adamakıllı sıcak olduğuna göre, herhalde yeni kaçmış. Buralardan uzak değildir. Söylemezsen kendin bilirsin!-
Kadın, benzi sapsarı kesilmiş bir halde, kolunu kurtarmaya çalıştı, sesi titreyerek: Bilmiyorum!.. dedi.
O zaman jandarma, kadının kolunu hızla bırakarak odada dolaşmaya başladı. Arkadaşı bir duvara dayanmış duruyor ve kadının süratle inip kalkan göğsüne bakıyordu.
Dolaşan jandarma birdenbire durdu, arkadaşını eliyle çağırarak yavaş, fakat kadının duyabileceği bir sesle:
-İsmail herhalde uzakta değildir, bize teslim olmaya gelmezse, karısının ırzını kurtarmaya da gelmez mi?. dedi, sonra daha yavaş bir sesle ilave etti:
-Ben şimdi Emine’yi yakalayıp mindere atarım, bağırırsa, nasıl olsa İsmail dayanamaz, neredeyse çıkar gelir. O zaman kapının yanında bekler, ya ölüsünü, ya dirisini yakalarsın… Bağırmazsa… Eh, ne yapalım… Bir kere de sen denersin!.
Kadın sapsarı kesilmişti ve titriyordu. Alt dudaklarını kanatacak kadar ısırıyordu. İki tarafına bakındı. Dört duvardan ve iki jandarmadan başka bir şey yoktu.
 
Biraz evvel sıcak suya bakan jandarma, gözleri parlayarak kadını bileğinden yakaladı ve odanın kenarına sürükledi. Öbür jandarma silahını eline alarak dışarı çıktı.
Fakat ne öteki, ne de bu, kadının ağzından bir kelime bile alamadılar… O, her şeye rağmen bir kere bile bağırmadı, yardıma kimseyi çağırmadı.
Bir müddet sonra jandarmalar silahlarını omuzlarına vurup yüzlerinde tatlı bir yorgunluk ve içlerinde hafif bir endişe ile evi terk ederlerken, Emine de yavaşça arkalarından dışarı süzüldü. Çitin kenarlarına sine sine ormana daldı.
Sabaha kadar uzaktaki çalıların arasında bekleyen İsmail, ortalık ağardığı halde hala evde ışık yandığını görünce sürüne sürüne sokuldu ve yarı açık kapıdan garip bir üzüntü ile içeri girdi.
Oda darmadağındı. Yağı bitmeye yüz tutan lamba, cızırtılarla yanmaya çabalıyordu. Ortada kimseler yoktu.
Kapının önüne çıkarak bir ıslık çaldı. Köy tarafından on dört yaşlarında bir çocuk göründü. Koşarak ve etrafına bakınarak geldi. İsmail onu hemen aşağıya, kahve tarafına yolladı. -Jandarmalar Emine’yi götürdülerse n’eylemeli?- diye düşünüyordu. Fakat yarım saate varmadan dönen oğlan, jandarmaların gece yarısına doğru atlarına binip kasabaya yollandıklarını ve kimseyi götürmediklerini söyledi.
O zaman köyden gelen daha birkaç kişi ile beraber Emine’yi aradılar. Her eve sordular, ormanda dolaşıp:
-Kız Emine… Nerdesin?- diye bağırdılar. Fakat ne o gün, ne de ondan sonra, hiçbir yerden Emine’ye dair bir haber çıkmadı.
(Sabahattin Ali, Ayda Bir, 01.07.1937)
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış